Makaleler

Türkiye Yahudi Liderleri, Lobicilik ve Misafircilik: Kurtarıcı Sultanlar ve Hoşgörülü Türkler

1989 yılında dönemin Türkiye Hahambaşı David Asseo tüm ABD Senatosu üyelerine Ermeni Soykırımı tasarısına ‘hayır’ oyu vermelerini isteyen bir mektup yolluyor. Mektubunda 500 yıldır Yahudilerin ‘korunduğunu’ söyleyen Asseo Türkiye’nin Yahudilere olan ‘hoşgörüsünü’ anlata anlata bitiremiyor ve kendi vatandaşına olan bu tahammülü Ermeni Soykırımı diye bir şey olmadığına delil olarak göstermeye çalışıyor.(Baer 2)

Türkiyeli Yahudilerin ‘hoşgörü’ ve ‘500 yıllık dostluk’ masalları üzerinden devletin Batı’daki imajını temizleme ve özellikle Ermeni Soykırımı inkarcılığı yapması maalesef münferit bir olay değil. Bu masalların erken modern Osmanlı’dan 2010’lara kadar nasıl yaratıldığını, Holokost hikayeleri ile nasıl perçinlendiğinin hikayesini Marc D. Baer yeni kitabında cesurca ve doğrudan anlatıyor. 2020 yılında İndiana Üniversitesi Yayınlarından çıkan ve henüz Türkçesi olmayan Kurtarıcı Sultanlar ve Hoşgörülü Türkler: Osmanlı Yahudi Tarihini Yazmak, Ermeni Soykırımı’nı İnkar Etmek (Sultanic Saviors and Tolerant Turks: Writing Ottoman Jewish History, Denying the Armenian Genocide) bu iç kaldırıcı hikayenin izini sürüyor ve sorumsuz isimleri bir bir listeliyor.

Amerikalı bir Yahudi ve Osmanlı Yahudi tarihçisi olan Baer hem bir soykırımın kurbanı olan Yahudilerin diğer kurbanlara, Ermenilere, olan ahlaki sorumluluğunu hem de tarih yazanların göz önünde bulundurması gereken etik ve ahlaki zaruretleri tartışıyor. (Baer xiii) Bu sorulara cevap ararken uydurma bir Osmanlı Yahudi ütopyasının nasıl kötü niyetli bir Ermeni düşmanlığına alan yarattığını inceliyor. Ayrıca kendi hayatlarında nefretle defalarca yüzleşmiş, can ve mal kaybetmiş kaybetmiş önde gelen Yahudilerin bir yandan bu ütopik kurguyu yazarak kendilerini nasıl şizofrenik bir hale soktuklarını açık ediyor.

1500’lerden 1800’lere Sefarad Mit İnşası

Baer’e göre kitabının amacı tarihi olay, tarihi hafıza ve tarih yazımının siyasetini birbirine bağlamak. (Baer 9) Bunu yapmak için önce ortaçağa geri dönüyor ve gerekli bir hatırlatma yapıyor: ‘Müslüman yönetimindeki ülkede halihazırda [1492’den önce] çeşitli ve hoşgörülen Grek, Arap, Orta Avrupalı (Aşkenazi) Kürt ve Sefarad Yahudileri vardı.’ (Baer 30) Ne Anadolu’da ne de Osmanlı’da Yahudilerin tarihi 1492’de başlamadı – birçok Yahudi toplumu Türkçe konuşan Müslümanlardan yüzlerce yıl önce bu topraklara yerleşmişti.

Sardis’teki antik sinagog

Baer 16. yüzyıldan 20. yüzyıla giderek dallanıp budaklanan Osmanlı-Yahudi ilişkileriyle ilgili birtakım uydurmanın kaynağına işaret ediyor. Bunlardan ilki 1453’te Fatih Sultan Mehmed’in yeni İstanbul’un nüfusunu canlandırmak için zorla Balkanlar ve Anadolu’dan Yahudileri İstanbul’a iskan etmesiyle başlıyor. (Baer 31) Zorla göç edip geldikleri yerlerin adlarıyla Kastorya, Ahrida (Ohrid) gibi sinagoglar kuran bu Yahudilerin sonraki yüzyıllarda gerçek dışı bir şekilde ‘davet’ edildiği iddia ediliyor ve bu masal tekrarlana tekrarlana ‘gerçek’ haline geliyor.

Ahrida Sinagogu

Bu mitlerin üretiminde öncü Giritli Elijah Capsali ve entellektüel ardılları Osmanlı sultanını kendilerine düşman biçtikleri Hristiyan medeniyetine karşı mesihsel kurtarıcı olarak kurguluyorlar (Baer 37-40). Bu ortaçağ ve erken modern anlatılardan 6 asılsız iddia modern tarihyazımında yerini koruyor: (1) Fatih Yahudileri zorla iskan ettirmedi, ‘davet’ etti, (2-3) Fatih Hahambaşılık makamını yarattı, divanda Rum patriğinden daha yakınına oturttu (4) İkinci Bayezid Sefarad Yahudilerini Osmanlı’ya davet etti, (5) Bayezid ‘Ferdinand Yahudileri yollayarak kendini fakirleştirdi, benim ülkemi zenginleştirdi’ gibi filosemitik bir söz söyledi, ve son olarak (6) Sultan son çare olarak hep Yahudileri kendi memurlarından korudu. (Baer 46).

Mitlerin Modernleşmesi ve Tekrarla ‘Gerçek’ Olması

Bu mitler modern çağda mesihsel anlatımdan çıkıp milli ‘bilimsel’ tarih anlatımına girdi. Baer bunu 1892’de ilk kez kutlanan İspanya’dan Gelişten Beri 400. Yıl kutlamaları ile anlatıyor. Yahudi liderlerin devlete yaranma çabaları işte bu olayla ciddi olarak başlıyor. (Baer 58) Bu dönemde de Yahudi ileri gelenler kendilerini devlete faydalı ve ‘düşman’ Hristiyanlara kıyasla güvenilir olduklarını kanıtlamaya çalışıyorlar. (Baer 60) Hatta 1896 katliamları sırasında kurbanlara yardım eden, onları saklayan Yahudilerin bu hareketlerini saklamaları, Hristiyanlardan yana tavır alındığı algısı yaratılmamaları Ladino basında açıkça ifade ediliyor. (Baer 61)

İttihat ve Terraki’ye yakınlığıyla bilinen
Hahambaşı Haim Nahum

Bir zihinde iki fikir sorunu bu dönemde başlıyor. Devlete yakın duran ve siyasette önemli bir aktör haline gelen Hahambaşı Haim Nahum bir yandan Yahudilerin devletten gördükleri hoşgörüyü ve yaşadığı ütopyayı överken diğer yandan telegraf ve mektuplarda Adana’da Ermenilere olanların kendi başına geleceğinden korktuğunu ifade ediyor. (Baer 65-66) Yine bu dönemde Nahum İttihat ve Terakki’nin 1917 yılında Filistin’den Yahudileri süreceği, oradaki Yahudileri de Ermeniler gibi bir sürece tabi tutacağı haberini alıp İTC’yi bu fikirden vazgeçirmeye çalışıyor. (Baer 74)

Ev Sahibine Minnettar, Nankör Olmayan Yahudi Uydurması

Cumhuriyet dönemi boyunca ‘Türk’ün düşmanı Hrıstiyan, dostu Yahudi‘ miti Atatürk’ten Yahudilerin sözcüsü konumuna gelen tarihçi Avraam Galanti’ye kadar yayılıyor ve yukarıdaki altı uydurmayla birlikte tekrar üretiliyor. Bu anlatıda Galanti ve Yahudi liderliği kendilerine memlekette hak sahibi olan vatandaştan ziyade tahammül edilen 500 yıllık misafir rolünü biçiyorlar. Böylece Türkler de mekanın sahibi, minnetarlık bekleyen üst merci oluyor. Yahudiler kendi çizdikleri bu misafir-ev sahibi ikiliminden çıkmaya çalışınca da nankör olarak yaftalanıyorlar; çünkü eğer misafirlerse umduğunu değil, bulduğunu hak eder…

Bir yandan Trakya’da pogroma uğrayan, dilleri yasaklanan, kendilerine ‘pis Yahudi’, ‘korkak Yahudi’ olarak hitap edilen, hatta Aşkale çalışma kampına sürülen Yahudi liderler diğer yandan ‘Türkiye’de antisemitizm yoktur‘ gibi kendilerini bile inandıramayan gerçek dışı ve tutarsız açıklamalar yapıyorlar. (Baer 82) Baer özellikle Galanti’nin bu rolünü detaylı olarak inceliyor ve tutumunun ancak Holokost’ta kendi ailesinden insanları kaybedince bir nebze değiştiğini belirtiyor.

Ancak Baer bu gibi uyduruk tarih yorumlarının sadece ‘rehin’ konumdaki küçülen Yahudi toplumuyla sınırlı olmadığını, Batı’da Yahudi olan ve olmayan Osmanlı tarihçilerinin de etikten ve ilkeden yoksun şekilde bu ve benzlerlerinin tekrar ettiğini gösteriyor. (Baer 90)

İnkar Lobiciliği ve Tehditler

Türkiye adına Yahudi lobiciliğinin ve Holokost’un buna alet edilişinin anlatılması da hikayeyi derinleştiriyor. Jak Kamhi, Jak Veissid, Hahambaşı Asseo başta olmak üzere birçok zengin (ve zenginliği devletle iyi ilişkileri gerektiren) Yahudi Türkiye’nin Batı’daki imajını düzeltmek ve Ermeni Soykırımı inkarını kurumsallaştırmak için gönüllü oluyor. Bu Yahudiler üzerinden Amerikan Yahudi kuruluşlarına Ermeni Soykırımı’nı tanımamaları için baskı yapılıyor. Osmanlı 1492’de Yahudileri kabul ettiği için bu toplumun soykırımcı olamayacağı gibi düz mantık bir ilişki geliştiriliyor. Bu şekilde Türkiye-İsrail ilişkilerinin de düzeltebileceği düşünülüyor. (Baer 117-118)

Büyükelçiyken Türkiyeli Yahudileri
tehdit eden CHPli Şükrü Elekdağ

Bu Yahudi lobiciliğinin yanında bir de Türkiye yetkilileri ABD’de herhangi bir şekilde Ermeni Soykırımı tanınırsa Türkiye’de Yahudilere zarar verileceği, ‘güvenliklerinin sağlanamayacağı’ (!) söyleniyor. Bu tehditler dönemin Washington Büyükelçisi Şükrü Elekdağ tarafından birden fazla kişiye söyleniyor. (Baer 124). Bu antisemit tehditleri savuran Elekdağ 2011 yılına kadar CHP’den İstanbul milletvekilliği yapıyor!

İlerleyen dönemlerde bu inkarcı lobi kervanına Bensiyon Pinto da katılıyor. Pinto vatanını çok sevdiğini, bu nedenle dışarıda imajını düzeltmek için lobi çalışmalarına katıldığını söylüyor. (Baer 134-136) Buradaki ülkeye hizmet anlayışında birinci amaç Türkiye’nin sorunlarını Batı’nın gözünden saklamak ve Batı’ya imaj düzeltmesi yapmak.

Kurmacaların Kurumsallaşması

Bu mitler ve lobicilik en çok 500. Yıl Vakfı üzerinden pekiştirilip kurumsallaştırılıyor. Genellikle dışa dönük, Türkiye’nin imajını onarma ve soykırım inkar etme peşinde olan bu kurum ilerleyen yıllarda bir de müze açıyor. Bu müze son yıllarda 1492 merkezli tarihten bir nebze değişse de hala sitesinde kurucu vakfın amacı ‘Türklerin devlet ve toplum olarak üstün insanlık vasıflarını her türlü olanaktan yararlanarak tüm dünyaya tanıtmak, din ve vicdan hürriyetlerini korumak için bağnazlık ortamından kaçarak Türk toprağını vatan seçen Musevilere kucak açan Türk Milleti’nin insancıl yaklaşımını en geniş şekilde yurt içinde ve yurt dışına duyurmak ve Musevi yurttaşlarımızın şükran ifadelerinin açıklanmasına yardımcı olmaktır.’ Bu şekilde alışılmış şablona Yahudiler misafir, Türkler ev sahibi olarak yerleştiriliyor.

Bir araştırmacaya göre vakfın amacı tarihsel doğruculuk değil de bir türk halkla ilişkiler tiyatrosu. (Baer 159) Vakıf danışmanı ve amatör tarihçi olmasına rağmen Türkiye Yahudi Toplumu’nun resmi tarihçisi olan Naim Güleryüz bu mitleri PR halinde ısıtıp ısıtıp tekrar sunmayı sürdürüyor.

Tiksindirici Holokost Kahramanlık Masalları

Belgesel olduğu
iddia edilen filmin posteri

Kitabında ABD’deki Osmanlı tarihçiliği alanında Ermeni Soykırımı ve Yahudileri de inceleyen Baer’in sunduğu en keskin eleştiri Holokost’un araçsallaştırılması. Türkiye Cumhuriyeti devleti, 500. Yıl Vakfı’ndaki fabrikatör Yahudilerin heyecanlı desteğiyle Türk diplomatların Holokost’ta binlerce Yahudi’yi kurtararak kahramanlık destanı yazdığını, bunu yapan bir toplumun soykırımcı olamayacağını, Türkiye’de antisemitizm olmadığını söylemeye başlıyorlar. 1990’larda başlayan bu hikayeler Stanford Shaw’ın bir kitabında kaynaksız diplomat anılarından başlıyor ve Türk Pasaportu adlı bir ‘belgesel’ yapımına kadar geliyor.

Hikayelerden birine konu olan Necdet Kent

Bu rahatsız edici hikayelerden en rezaleti Baer’e göre Marsilya konsolosu Necdet Kent’inki. (Baer 193) Kent kendisinin Türkiyeli Yahudileri bir trenden onlarla beraber trene atlayarak ve Nazi askerleriyle bağrışarak kurtardığı hikayenin detaylarının nasıl tarihsel bilgi ve belgelerle örtüşmediğini açıklıyor. Her defasında evrilen bu uçuk hikaye için Baer açık konuşuyor: ‘Bu bir uydurmadır.‘ (Baer 195) Asıl iğrenç olan devletin vakıf desteğiyle öne sürdüğü bu masalda ‘kurtarılan’ Yahudilerin gerçekte öldürülmüş olmasıdır. Ayşe Kulin de bu yalan anıyı romanı Nefes Nefese‘de neredeyse birebir kullanmış, sanki gerçek bir olaymış gibi göstermiştir. Bu masalı anlatan Türk Pasaportu filmine de 500. Yıl Vakfı destek olmuştur.

Yolga ve Erkin Masalları

Daha da sinirlendirici uydurmalar Namık Kemal Yolga ve Behiç Erkin ile ilgili. Paris Konsolosluğu’nda görev yapan Yolga ve Vichy’ye büyükelçi olarak gönderilen Erkin iddia edildiği kadarıyla 20 bin (!) Yahudi’yi Holokost’tan korumak bir yana Fransa’da doğan Türkiyeli Yahudi ailelerin çocukların vatandaşlıktan çıkarılmasını hızlandırarak bu insanların katledilmesine ön ayak olmuş. (Baer 202-203). Böyle bir yalana destek vermek vakıftaki Güleryüz gibi insanlar için yüz kızartıcı olmalıdır ancak onlar utanmadan bu iddiaları desteklemeye devam ediyorlar. (Baer 205)

Holokost’tan Yahudi kurtardığı kanıtlanan
tek Türk diplomat Selahattin Ülkümen

Bu ‘kahramanlar’ Türkiye dışında hiçbir Holokost kurumu tarafından delil yetersizliği sebebiyle tanınmamış, ödüllendirilmemiştir. Türkiye’nin kanıtlı ve tanınan tek Holokost kahramanı Rodos konsolosu Selahattin Ülkümen‘dir. Kendisi Ankara’nın emirlerine karşı gelerek 42 Yahudi’yi ölümden kurtarmıştır. Bu diğer masalları destekleyerek ve sanki Ankara hükümeti Yahudileri kurtarma çabasındaymış gibi gerçek dışı bir hikayeye arka çıkarak, Vakıf ve Müze yöneticileri Ülkümen’in kahramanlığını küçültüyor ve Fransa’dan ölüm kampına yollanan binlerce Türkiyeli Yahudi’nin anısına saygısızlık ediyor. Devlet bu kişileri andığı ve kendini kahraman ilan ettiği Holokost anmalarında Yahudileri kendi emelleri için set dekorasyonu olarak kullanıyor. (Baer 207) Bu anlatıların tanık ve belgeden yoksun olduğunu Rıfat Bali de daha önce açıkça belirtmişti. Buna rağmen Müze Müdürü ve Küratörü Nisya Allovi bu Kent, Yolga ve Erkin’in hepsinin hala müzede ismen anıldığını bu makale için doğruladı.

Mit Yıkıcıların Ortaya Çıkışı ve Umut Veren “Avlaremoz”

Baer kitabının son kısımlarında bu uydurmaları kırmaya başlayan, Türkiye’de antisemitizmin yaygın şekilde var olduğunu, on binlerce Yahudi’yi bazen ölüme daha sık da göçe sürüklediğini yüksek sesle söyleyen Eli Şaul, Avner Levi, Mario Levi ve en önemlisi Rıfat Bali’nin çalışmalarını anlatıyor. Önceki dönemlerde Türkiye’ye toz kondurmayan Pinto gibi bazı isimler fikir değiştirirken Kamhi ‘hoşgörülü kurtarıcı Türk’ ütopyasından vazgeçemiyor. Osmanlı tarihçiliği akademisinde Ermeni Soykırımı tabusunun yıkılmaya başladığını söyleyen Baer son sözünde giderek küçülen Türkiye Yahudi toplumunda da mitlerin ve inkarın artık bitmesini temenni ediyor ve şöyle diyor:

‘Tek umut öncülerin ve eski nesillerin mitlerini reddeden genç Türkiye Yahudileridir. Yakın zamanda ortay çıkan Türkiyeli Yahudi aktivistler tarafından üretilen Türkçe online “antisemitizm karşıtı platform” Avlaremoz (Judeo-Espanyol’da konuşalım) gibi girişimler önceki nesillerin kayedez veya sessiz kalıp göze batmama halinden bir dönüşüm yaratabilir.” (Baer 297)

Uydurma misafirlik kalıplarının, antisemitizmin Türkiye’de olmadığı yalanını ve Türkiye’nin kendine biçtiği ‘Holokost kahramanı’ rolünü kırmak için milat bir kitap olan Kurtarıcı Sultanlar ve Hoşgörülü Türkler Osmanlı tarihyazımının içinde devam eden, özellikle Ermeni soykırımıyla ilgili tartışmalara da mercek oluyor. Türkiye Yahudi toplumunun süregelen liderlik sorunsalını anlamak için elzem bir kaynak.

Marc Baer. Sultanic Saviors and Tolerant Turks: Writing Ottoman Jewish History, Denying the Armenian Genocide. Indiana University Press, 2020. (E-Book)

Düzeltme: Bu makalenin önceki versiyonunda Behiç Erkin’in torunu Emir Kıvırcık’ın dedesi hakkında hikayeleri ürettiği Büyükelçi adlı kitabın Gözlem Yayınları’ndan çıktığı söylenmiştir. Kitap Goa Yayınlarından çıkmıştır. Bu hata düzeltilmiştir.