Kültür Sanat Makaleler

Ahenk mi, Dışlanma mı? Türkiyeli Yahudilerin Kültürel Mirasının Düşündürdükleri (1) – Dr. İlker Hepkaner

2013-2019 seneleri arasında New York Üniversitesi’nde doktora yaparken peşinde olduğum bir soru zinciri vardı: Türkiyeli Yahudilerin kültürel mirasını hangi politik, sosyal ve kültürel bağlamda anlayabiliriz? Bu kültürel mirası kim, nasıl ve neden şekillendirir? Osmanlı İmparatorluğu’nun asli unsurlardan biri olmalarına, politika, ticaret ve sanatta çok önemli roller oynamalarına rağmen 20. yüzyılın başında “azınlık” kategorisine itilmiş Yahudiler beraber yaşadıkları geniş topluma kendilerini, geçmişlerini ve geleceklerini nasıl anlatıyorlar? 

6 sene ABD, Türkiye ve İsrail arasında yürütülen bir araştırma, 200 sayfadan uzun bir doktora tezi ve farklı akademik yayınlar sonrasında bu sorulara hala mutlak bir cevap vereceğimi iddia edemem. Ancak  Avlaremoz’un ricasını kıramayıp, araştırmalarımı ilk defa Türkçe bir yazı dizisinde paylaşmanın heyecanını yaşıyorum. 

 “Sen kimsin ve Müslüman bir Türkiyeli olarak neden Yahudi kültürüyle ilgileniyorsun?”

Sorduğum soruların cevaplarına ve araştırmalarımın sonuçlarına girmeden önce bana hep sorulan iki soruyu kısaca cevaplamak istiyorum: Sen kimsin ve Müslüman bir Türkiyeli olarak neden bu konuyla ilgileniyorsun?

İzmir’de -eksik de olsa- geçmişten konuşmayı çok seven bir ailede büyüdüm. Alt orta sınıfa mensup olan ailemde kültürel olay ve konulara çok değer verilirdi. Yaz tatilinde çok harcamayalım ki Eylül’deki açıkhava konserlerine para kalsın fikri vardı mesela. Mithatpaşa Meslek Lisesi’nin o ihtişamlı tarihi binası cayır cayır yandığında babamın “bir geçmiş kül oldu” diye ağladığını, yangın söndükten sonra lisenin yanından geçerken ablamın da “buranın restorasyonunda çalışsam ne güzel olur” dediğini hatırlıyorum. Kültürel dünyanın güzellikleri, geçmişten bize kalanlara sahip çıkmanın önemi ve bizden sonraki kuşaklara neyi nasıl bırakacağımızı hep konuşurduk ama evde Türkiye tarihine dair pek somut bilgi dönmezdi. “Evet bunlar Rum evleri peki ama sahipleri Rumlar nerede?” sorusunu çok uzun süre sormadım mesela. Veya ufacık çocuklar olarak 23 Nisan’da büyüklere stadyum gösterileri hazırladığımız için 24 Nisan’da tatil yaparken, eski Ermeni Mahallesi üzerine kurulmuş İzmir Fuarı’nda “bu tatili geçirmenin” nasıl da büyük bir acılar zincirinin parlak bir unutkanlık halkası olduğunu uzun yıllar keşfetmedim.

İnsan şehrini bırakıp neden taşınır?

Ancak Galatasaray Üniversitesi’ne başlayıp, Türkiye tarihini ders kitaplarından değil de gerçek tarihçilerden öğrenmeye başlayınca kafamda ufak kıvılcımlar çakmaya başladı. Bu kıvılcımlı anların birinde anneme sordum: “Tüm lise arkadaşlarınla görüşüyorsun, ama en yakın arkadaşım, sıra arkadaşım dediğin Karen Teyze’yle görüşmüyorsun, neden?”[1] “O liseden hemen sonra İsrail’e taşındı da, o yüzden” dedi. O an “Neden taşındılar ki?” diye sorsam da annemin lafı geçiştirmesinden cevabı bulmak için geçmişi bizzat benim deşmem gerektiğini anladım. İnsan ailesini, arkadaşlarını, doğup büyüdüğü şehri, en yakınlarını bırakıp, başka bir ülkeye neden taşınır? 11 senedir ABD’de yaşayan birisi olarak bu soruya benim kendimce bir cevabım var. Ancak Karen Teyze’nin hikayesini araştırmaya başladığımda gördüm ki Türkiyeli Yahudilerin 20. Yüzyıl boyunca önce Filistin’e, sonra İsrail’e göçü tek bir nedenle anlatılamayacak kadar karmaşık bir hikaye. Ve bu hikaye Türkiyeli Yahudilerin kültürel mirasını anlamakta kimi kilitleri açabilecek potansiyele sahip.

Türkiye Yahudi Tarihine Bakışlar, Kamplaşmalar 

Doktora araştırmalarım sırasında bu konu üzerine yazılan tarihe baktığımda gördüm ki 20. yüzyıl boyunca yaşanan ve Türkiyeli Yahudilerin büyük çoğunluğunun ülkeden ayrılmasıyla yaşanan süreçler tarihçiler tarafından genel olarak birbirine iki zıt açıdan işlenmiş. Bir bakış açısı aslında Türkiye’deki Sünni Türk çoğunlukla (ve aslında daha çok bu çoğunluğun domine ettiği devletle) Yahudilerin arasında bir sorun yaşanmadığını iddia eden “Ahenk Kampı.” Bu görüştekiler Müslüman çoğunlukla Yahudi azınlık arasında yaşanan  ‘sıkıntıları’ tarihin “ahenkli” akışının aksadığı istisnalar  olarak betimlilyorlar. Onlara göre (sadece İberya kökenli Sefaradlardan oluşan) Türkiyeli Yahudiler, 1492’de İspanya’dan kovulduklarından beri önce Osmanlı sonra da modern Türkiye’de harika bir hayat yaşadılar. Sürtüşmeleri göz ardı eden ve Müslümanlarla birlikte yapılan ortaklık örneklerine odaklanan bu görüş, 19. yüzyılın sonundan 21. yüzyılın ilk on yılına kadar Türkiye Yahudi Toplumu’nun temel anlatısı olarak devam etti. Kendi tarih yazımını benimseyen bu ahenk kampı, özellikle 1992’deki 500. Yıl Kutlamaları çerçevesinde Türkiye devletiyle birlikte birçok tarihçinin projesine finansal katkıda bulunarak yaymaya çalıştı. 

Bu ahenkli tarihi yayma çabası, Türkiye, ABD ve İsrail devletlerinin farklı farklı iç ve dış politika hedeflerine de uygun olarak ortaya çıkmış. Bu ortaya çıkış hikayesini New York’taki Amerikan Sefardi Federasyonu’nun 500. Yıl kutlamalarına dair muhafaza ettiği iki detaylı arşiv kolisindeki belgelere dayanarak okumak mümkün.

Eleştirel Kampın Sahneye Çıkışı

“Ahenk Kampı”nın karşısına 1990’lı yıllardan başlayarak, özellikle ABD’nin prestijli üniversitelerindeki Antropoloji, Tarih ve Ortadoğu Çalışmaları bölümlerinde baskın olan, devletlerin politikaları ışığında büyüyen tarihsel doğrulara topyekûn eleştirel yaklaşımı benimsemiş “Eleştirel Kamp” ortaya çıkmıştı. Bu kampta yer alan sosyal bilimciler “Ahenk Kampı”nın çizdiği resmin neredeyse aynadaki görüntüsünü resmedecek şekilde Türkiye’deki Müslüman çoğunlukla Yahudi azınlığın asla ve kat’a uyumlu bir geçmişe sahip olmadığını, hatta aksine tarihsel ilişkinin sadece iki çatışmacı aks üzerine kurulduğunu iddia etmiş. Birinci aks Müslüman çoğunluğun Yahudileri diğer azınlıklara yaptığı gibi soykırım ve göçe resmen zorlama yapmasa da, ekonomik ve sosyal hayattan elini çektirme, taşradan İstanbul’a taşınmaya zorlama ve hatta ülke dışında yaşamaya gayri resmi olarak zorlaması olarak belirlenmiştir. Bu kampa göre bu tarihsel aks üzerinde Yahudi ve Müslümanların ilişkisinin tarihi ancak “pogromlar” üzerinden açıklanabilir. Bu tarihçilerin iddialarına göre ilişkinin ikinci aksı ise Türkiye’deki Yahudi ileri gelenlerin devlete yaranmaya çalıştığı, bu amaçla  “Ahenk Kampı”nın söylemlerine tutunup cemaat içi aykırı sesleri bastırdığı, tarihi çarpıttığı ve sadece kendi çevrelerinin çıkarlarını gözettikleridir.

Avrupa-merkezli Olmayan Bir Eleştirel Tarih Yazımı Arayışı

Ahenk Kampının  yazdığı tarih, Türkiye devletinin Ermeni Soykırımı’nı reddetmek için kullandığı hoşgörü söylemini yeniden üretebilirken, Eleştirel Kamp’ta yazılan tarih, Ella Shohat’ın çalışmalarında bahsettiği Avrupa-İsrail merkezli, sadece Avrupa’daki tarihi temel alan tarihi yazımının tuzaklarına düşebiliyor. Peki nedir bu tuzaklar? Holokost’un dünyada yarattığı büyük şok sonrasında Yahudilerin Avrupa’daki tarihini sadece pogromlar ve soykırım üzerinden açıklayarak İsrail’in politik varlığını ve Avrupalı Yahudilerin Filistin’e yerleşimini meşru kılan bu tarih yazımı, aynı merceği Müslümanlarla birlikte yaşayan Yahudilerin geçmişine biraz zorlamayla tutuyor. Bu mecburiyetin ışığında Avrupa’ya özel bağlamda ortaya çıkmış ve çatışmalarla örülmüş Avrupa Yahudi tarihin bir benzeri Müslüman çoğunluklu coğrafyalar için üretilmeye çalışılıyor. Böylece  tarih boyunca süregelmiş Yahudi-Müslüman ilişkilerine dair eksik ve Avrupa-merkezci bir hikaye anlatıyor. 

Bu hikayenin günümüze dair söylediği şey de oldukça çarpıcı. Bu Avrupa-merkezci yaklaşım İsrail devletinin kurulması sonrasında Ortadoğu’da çıkan çatışmayı tüm Müslüman çoğunluğun yaşadığı coğrafyaya mal ediyor. 1000 yılı aşan tarihsel bir izleği reddedip Yahudilerin Müslümanlarla yaşamasının “imkansızlığını” iddia etmeye başlıyor. Bu sözümona imkansızlığa önerilen çözüm ise, aynı Avrupa’daki çatışma dolu tarihte hayatta kalan Yahudiler gibi Müslümanlarla yaşayan Yahudilerin da İsrail’e yerleşmesi gerekliliği. Bu tip bir tarih anlayışı günümüzde Müslüman coğrafyalarda yaşayan Yahudilere göç dışında başka bir imkan sunmuyor. Kısacası bu yaklaşım sadece tarihi eksik okumuyor, günümüze dair seçenekleri de otomatik olarak sınırlıyor.  

Kampların Yazdığı Tarihten, Türkiyeli Yahudilerin Ürettiği Tarihe

İki kampın da anlattıkları devletlerin politik söylemlerinin gölgesinde kalıyor. Uydurma olduğu kanıtlanmış hikayeler (mesela Muhtar Kent’in hiçbir kayıtlarda yer almayan, Marsilya’da Yahudileri Naziler’den kurtarma hikayesi) bazen bu anlatılara dahil ediliyor. Ancak yine de bu kampların söylediklerine kulak vermek ve iki kampın ortaya çıkardığı gerçeklerin ışığında geçmişe, kültüre ve geleceğe bakmanın önemli olduğunu düşünüyorum. Bu nedenle bu tarih yazımı geleneklerinin tarihi hakikatleri ortaya çıkarma çabalarının kesişiminde Türkiyeli Yahudilerin kültürel miraslarını incelerken, kültürel ürünlerin etkisi altında kaldıkları siyasal, sosyal, toplumsal ve ekonomik güçleri anlamaya ve bunu yaparken de bu kültürel mirası üreten Yahudileri merkeze almaya çalıştım. Bu incelemem sırasında doktora tezimi Türkiyeli Yahudilerin İsrail ve Türkiye’de geçmişlerini anlatmak için inşa ettikleri kamusal alanlar üzerine yazsam da, araştırmamda aynı zamanda Türkiye’deki Yahudilerin icra ettikleri müziğe ve tiyatroya, kendilerinin çektikleri belgesel filmlere ve oluşturdukları arşivlere de baktım. Bu incelemelerim sonunda gördüm ki Türkiyeli Yahudiler kendi geçmişlerini tarihçiler gibi Ahenk-Pogrom ikileminden çok daha katmanlı bir noktadan anlatıyor. Türkiyeli Yahudilerin ürettiği kültürel ürünler bize Müslüman çoğunlukla Yahudi azınlığın arasındaki ilişkinin sadece ahenk veya sadece pogrom ile anlatılamayacağını, çoğunluk ve azınlığın iletişiminin sadece bir müzakere veya çatışma değil aynı zamanda birlikte üretim olarak da anlaşılabileceğini gösteriyor.

Tiyatro Örneği

Mesela Türkiye’deki amatör Yahudi tiyatrosunu düşünün. Devletin toplumu, ekonomiyi ve kültürü Türkleştirme politikaları nedeniyle 20. yüzyılın ilk yarısında Ladino (Yahudi İspanyolcası) konuşan Yahudilerin ülkeden dışarıya göçü hızlandı. Bu nedenle Türkiye’de artık daha çok evlerde konuşulan Ladino yok olma tehlikesiyle karşı karşıya kaldı. Ancak 1970’lerin sonuna doğru bunu engellemenin ilk çözümlerinden birisi kültürel üretimde bulundu. Özellikle amatör tiyatro oyunları ve müzikal performanslar Ladino’nun en azından kültürel çerçevede canlı tutulmasında önemli bir rol oynuyor. On yıllardır tekrar tekrar sahnelenen Kula ‘930 oyunu, ardından sahnelenen diğer Ladino tiyatro oyunları, bu oyundan doğan Los Paşaros Sefaradis müzik grubunun şarkıları gibi canlı kültürel ürünler sayesinde Ladino  kültürel dünyada var olmaya devam ediyor.  

Bu kültürel fenomenin bir yanında bu dilin sokakta konuşulmasının engellendiği Vatandaş Türkçe Konuş! kampanyası ve onun Yahudi toplumundaki yıkıcı etkileri duruyor. Ancak bir yanda da bu dili ayakta tutmak için çabalayan, yeri geldiğinde iki dilli Türkçe-Ladino oyunlar sahneleyen sanatçılar var. Bu örneğe baktığımızda ne Ahenk Kampının iddia ettiği gibi güllük gülistanlık bir durum söz konusu, ne de Eleştirel Kamp’ın iddia ettiği gibi sadece yıkıcı ve şiddet dolu çatışmalarla örülmüş bir mücadele. Her iki kampın da kültürel tarihe ışık tuttuğu alanlar var ve ancak bu ikisini bir araya getirdiğimizde her iki kampın da görmezden geldiği noktalar olduğunu açıkça görebiliyoruz.

Moiz Mos Konta Kualo? (Moiz Bize Ne Anlatıyor?)

Onstage, a middle-aged woman in a pink floral dress looks upset and an older man in a cap and red apron looks on
Paris’te bir konferansta Moiz oyunu örneği,  “La vida djudia de ayer a oy en la famiya de Moiz” oyunundan (Dünden Bugüne Moiz ailesinde Yahudi yaşamı) Kaynak: UW Stroum Center

Kula ‘930’da doğan, sonrasında Jojo Eskinazi’nin yönetiminde yeşeren ve Moiz karakterinin etrafında büyüyen “Moiz oyunları”nı incelediğimizde de benzer bir durumla karşılaşıyoruz. Komedi unsurunun yoğun olduğu Moiz oyunlarının 1990’lar ve 2000’li yıllarda ele aldığı konularda “ahenk-çatışma” aksından daha derinlikli bir çeşitlilik gözlemleniyor. Bu çeşitliliği iki ana grupta toplayabiliriz. Birincisi Türkiye’deki Yahudi toplumunun kendi içerisindeki tartışmaları. Holokost’un Türkiye’deki Yahudileri nasıl etkilediği, 20. yüzyıldaki göç dalgalarının aileleri yurtdışında farklı farklı köşelere savurmuş olması sonrası aile üyeleri arasında mesafelerin artması, Ladino’nun  yeni kuşaklara aktarılması önündeki engeller gibi konular Moiz oyunlarında izleyiciyle buluşuyor. İkinci grupta da Türkiye’de yaşayan ve geniş toplum veya azınlık topluluklarına ait olmanın çok da etkilemediği konular var. Mesela kuşaklar arasında teknoloji, günlük dilde İngilizce kullanımı ve ailevi ilişkilerin farklı algıları da Moiz oyunlarında sıklıkla işlenmekte.

Bu iki tip konuya baktığımızda Türkiye’de icra edilen amatör Yahudi tiyatrosunun ne sadece kendi cemaatine dair konularla ilgilendiğini ne de tamamen geniş toplumun yaşadığı sıkıntıları dert edindiğini görüyoruz. Moiz oyunlarının bize gösterdiği olgulardan en önemlisi, kanımca, Türkiyeli Yahudilerin bu coğrafyada yaşanan kimi gelişmelerden hem herkes gibi etkilendikleri, hem de topluluğa dair kendi konularını da kültürel dünyada dile getirdikleri. Türkiyeli Yahudilerin ürettiği kültür bu nedenle ne Türkiye’nin geniş toplumunun tartıştığı konulardan izole bir şekilde değerlendirilebilir, ne de Türkiyeli Yahudilerin kimi sorunları “aynı geniş toplumdaki gibi” yaşadıkları iddia edilebilir.

Moiz oyunlarının izleyicileri sadece İstanbul ve İzmir’deki Yahudiler değil. İsrail’de yaptıkları her gösterimin orada yaşayan ve Türkiye’den göç etmiş Yahudiler tarafından büyük ilgiyle karşılandığını ve çok sevildiğini yaptığım arşiv araştırmalarında görmüştüm. Türkiye’deki Yahudilerin ürettiği kültürel ürünler bize Ahenk-Eleştiri kamp çatışmalarının bir adım ilerisini gösterirken, bu ürünleri severek takip eden ve İsrail’de yaşayan Türkiyeli Yahudilerin İsrail’de kendi geçmişlerini anlattıkları kültürel ürünler bize ne gösteriyor, diye sorabilirsiniz. O konuyu İsrail’deki Atatürk Ormanı’nın hikayesini anlatacağım bir sonraki yazıya bırakıyorum. 


[1] Tüm araştırmam boyunca isimleri değiştirdim, bu yazıda da gerçek isim kullanmıyorum.

2 comments on “Ahenk mi, Dışlanma mı? Türkiyeli Yahudilerin Kültürel Mirasının Düşündürdükleri (1) – Dr. İlker Hepkaner

  1. […] Bir yandan bu şarkıların benzetilmesi. Bir yandan Karen Gerşon’un “Damda deli var” skecinde oynarken rol icabı attığı o unutulmaz çığlığından yola çıkarak benzer karakterde bir Bulisa tiplemesi oluşturulması. Bir yandan Fikso skecindeki tuluat becerisiyle tanınmış Jojo Eskenazi’nin yarattığı sarhoş Moiz tiplemesi. […]

  2. […] Bir yandan bu şarkıların benzetilmesi. Bir yandan Karen Gerşon’un “Damda deli var” skecinde oynarken rol icabı attığı o unutulmaz çığlığından yola çıkarak benzer karakterde bir Bulisa tiplemesi oluşturulması. Bir yandan Fikso skecindeki tuluat becerisiyle tanınmış Jojo Eskenazi’nin yarattığı sarhoş Moiz tiplemesi. […]

Comments are closed.