Röportajlar

Osmanlı Tarihçisi Marc Baer: Mitler, Tarihçilik, Soykırım

Kurtarıcı Sultanlar ve Hoşgörülü Türkler‘ın yazarı tarihçi Marc Baer ile kitabında anlattığı mitler, tarih yazıcılığı siyaseti ve Türkiye Yahudi toplumunun liderliği üzerine konuştuk.

Nesi Altaras: Kitabınızda bu topraklardaki Yahudi tarihini uzun bir bakışla yaklaşıyorsunuz. Yüzlerce yıllık bir hikayeyi bir araya getiriyorsunuz. Neden bu bakışı tercih ettiniz?

Marc Baer: Çok az kişi bu beş yüz seneyi aşan tarihi bir araya getiriyor. Bence bu bakış olayları daha anlaşılır kılıyor. Mesela ‘minnetarlık’ algısı – bu nereden geliyor? Uzun bakışla bunu anlamak daha kolay: güvensizlik ve korku var. Ermeni veya Rum toplumları farklı şekilde hareket ediyor. Ama Aron Rodrigue‘in de diyeceği gibi Yahudilerin farklı bir tarihi var, bu topraklara başka yerlerden kaçarak gelmenin hafızası var. Bu yüzden kitaba 15. yüzyıldan başlıyorum. Aynı anda üç şey yapmaya çalışıyorum: tarih, tarihi hafıza ve tarih yazımının siyaseti.

‘Toplu alanda söylenenle gerçek arasındaki farkları görmeye başladım’

NA: Peki neden şimdi?

MB: 1990larda Osmanlı’da Yahudilerle ilgili çalışmaya başlarken o dönemki pozitif algıları ben de duyuyordum. ‘Osmanlı Yahudileri kurtardı’ vesaire, özellikle 500. yıl bağlamında. Sonra Türkiye’ye geldim ve o zaman toplu alanda söylenenle gerçek arasındaki farkları görmeye başladım. Özellikle Aşkenaz Yahudilerinden bambaşka bir deneyim dinledim. İnanılmaz bir Yahudi karşıtı ırkçılıkla karşılaştım – İslamcısından solcusuna, taksiciden profesöre her yerde.

Bu deneyim Türkiye Yahudi toplumunun mesajlarına hiç uymuyordu. Bu gariplik tabi ki tezim olamazdı. Özellikle o dönemde Türkiye’de araştırma yapmak isteyenlerin soykırımdan açıkça bahsetmesi mümkün değildi, kaynaklara erişim zorlaşırdı. Ben de kariyerim yoluna girene kadar bekledim. Ancak araştırma vizesi veya terfi konuları kapanınca, profesör olunca bu konuya girebildim. Tabi Ermeni Soykırımı’nın yüzüncü yılı da beni tekrar düşünmeye itti. Bu kitaba kadar yazdığım hiçbir şeyde soykırım dememiştim. 2010 çıkan dönmelerle ilgili kitabımda soykırım kelimesini kullanmadığım için rahatsızım.

NA: Kitabın önemli bir kısmı akademideki tarih yazımının siyasetiyle ilgili. Bu ortamı biraz anlatabilir misiniz?

Sarayburnu’ndaki Struma Anması’ndan bir kare

MB: 1992’de ben başlarken soykırımı tanıyan Osmanlı tarihçi yoktu. Bu alanda çalışan herkes inkarcıydı. Ben Chicago’ya gittim, orada da Türkiye devletinin desteklediği bir kürsü vardı ve oradaki kişi de inkarcıydı. Ancak 2000’lerde alan açıldı. Tabi aynı zamanda Türkiye’de de bir açılım oldu. 2002 ile 2010 arasındaki bu pencere tartışma olan bir Türkiye’yeydi. Bugün başka bir Türkiye var. Yahudi toplumu da Struma’yı anmak gibi hareketlere başladı.

‘Araştırmalar ‘kanıtlama-yalanlama’ açmazından çıkıp daha derinleşiyor’

Osmanlı tarihçiliği bölünmüş durumda: yaşlı grup farklı sebeplerle inkarcılığa devam ediyor ve fikrini değiştirmeyecek. Benim neslimden olanlar genelde kafalarını kuma gömüyor ve sadece 16. yüzyıl Sufizmi gibi tartışmasız konulara odaklanıyorlar. Bir de gençler var. Tabu yıkıldığı için artık yurtdışında doktora yapan Türkiyeliler soykırımı kabul ediyor ve çok daha ilginç konularda yazıyor. Araştırmalar ‘kanıtlama-yalanlama’ açmazından çıkıp daha derinleşiyor. Böylece Osmanlı’da şiddet gibi kapsamlı ve başarılı çalışmalar yazılıyor.

‘Yahudilerin güvenliğine karşı inkarcılık’

NA: Türkiye Yahudi toplumunun liderlerinden ve Amerika’daki Yahudi kurumlara ve ABD devletine Türkiye Cumhuriyeti adına yaptıkları lobicilikten bahsediyorsunuz. Bu lobicilik neden başarılı oldu? ABD Yahudileri neden soykırım inkarcılığını kabul ettiler? İsrail-Türkiye ilişkisini yakınlaştırma çabası buna nasıl bağlanıyor?

MB: Ortak düşmanı Suriye olan İsrail ve Türkiye’yi yakınlaştırma çabası var, bu önemli. Ama daha büyük kısmı ‘Yahudileri korumak.’ Türkiye’den Yahudiler gidiyor ve bu kurumlara ‘bizi korumak için soykırımı inkar edin’ diyor. O dönemde bir de İran ve Suriye’den kaçan Yahudiler Türkiye üzerinden hareket ediyor. Türkiye, eğer Yahudi gruplar ABD’de inkar lobisi yapmazsa bu insanlara sınır kapayacağını söylüyor. Türkiye açıkça Yahudilerin güvenliğine karşı inkarcılık isteğinde. Bu tehdit İsrail’i de etkiliyor: orada da yıllarca Ermeni Soykırımı konuşulmuyor, üstü kapatılıyor. Bir de Arap/Filistin etkisi var. ABD’nin ‘iyi Müslüman’ bulma, ‘tüm Müslümanları karalamıyoruz’ deme çabasına hoşgörülü Türk imajı cuk oturuyor.

‘Bu insanlar tabi ki durumun vehametini biliyor’

NA: Türkiye’nin Yahudileri liderlerinin mitleri tekrar etmesi gerçek düşüncelerini yansıtıyor mu? Neden bu yol?

1993’de Kamhi’ye suikast girişiminde bulunan Yaşar Polat

MB: Anlamamız gereken bu zihniyet bir travma zihniyeti. Bensiyon Pinto, Jak Kahmi gibi isimler ciddi travmalar yaşıyor. Evleri yakılmaya çalışılıyor, suikast girişimi oluyor, medyada aşağılanıyorlar. Pinto’nun ilk tepkisi ülkeyi terk edip İsrail’e kaçmak oluyor. Yani bu insanlar tabi ki durumun vehametini biliyor. Kırılgan, güvensiz bir ortamda yaşadıklarını biliyorlar. Onlara göre, ve Hahambaşılık’ta benim tanıdığım hem genç hem orta yaşlı insalara göre, azınlık olarak yaşamak için yapmaları gereken bu. Sessiz ol. Erken modern dönem gibi ‘saray Yahudisi’ rolünü oyna. Fas’ta da böyle bir durum var.

Ancak o zaman Yahudilere ne kaldı? Bu ortamda canlı bir toplumsal yaşam olamaz. İçerde bir kişi, dışarda başka bir kişi olmak. Irkçılığı bilmek ama yokmuş gibi davranmak. Herkes biliyor tabi: açıkta Davut yıldızı takmıyor, kipayla gezmiyor.

Sadece nesilsel de değil bunu düşünen gençler de var. Yanlışı, nefreti görüp ‘bu kabul edilmez’ denebilir. Tabi buna ben karar veremem. Ama bana öyle geliyor ki eleştirel bir gazetesi olan, açıkça konuşan figürleri olan Ermeni toplumu daha sağlıklı bir yaşam sürüyor. Türkiye Yahudilerini çok eleştirmek istemiyorum ama işin doğrusu Türkiye Cumhuriyeti onlara kötü davrandı ve bu nedenle yıkılalı yüz yıl olmasına rağmen hep Osmanlı’yı konuşuyorlar.

Tabi inkarcılık konusunda bir de otantik his var: biriciklik. Bizim başımıza gelen Holokost her şeyden daha beterdir, benzetilemez. İsrail’de de bu yaygın. Sanki başkasının acısını tanımak kendimizinkini azaltacakmış gibi. Bu da ikincil bir sebep.

‘Bazılarının yalanlarından dolayı ödüllendirilmelerinden bıktım’

NA: Kitapta tarihçilerin sorumluluğundan bahsediyorsunuz. Bu noktayı biraz anlatır mısınız?

Shaw’un kitabının kapağı

MB: Türkiye Yahudilerinin neden böyle davrandığını anladım ama dışardaki Aşkenaz Yahudi tarihçilerin niye bu uydurmaları ve mitlerini tekrarladığı ve ürettiği bir muammıydı. En önemli örnekler Bernard Lewis, Stanford Shaw, Avigdor Levi gibileri. Baktıkları arşivler dedikleriyle direkt çatışma halinde. Mesela Columbia’da Dubnow neden anakronistik şekilde erken modern Yahudilerin vatanseverliğinden bahseder? Lewis mesela neden ‘Türkler toprağı hakediyor’ gibi şeyler der? Bunlar çok açıkça sorumsuz. Ben de bu insanların yalanlarından dolayı ödüllendirilmelerinden bıktım doğrusu.

Shaw’un Osmanlı ve Türkiye Yahudileri kitabı örneğin, kullanılamaz bir propaganda. Öğrencilerime ilk sayfasını okutuyorum, orada neden Osmanlı Yahudi tarihini okumalıyız diye soruyor. Cevabı Yahudilerin yaptığı herhangi bir şey değil de Türklerin iyi yanlarını göstermesi. Yahudileri tamamen obje konumuna koyan inanılmaz bir saçmalık. Bunu kıranlar da oldu tabi. Ben özellikle Rıfat Bali ve Cory Guttstadt‘a teşekkür borçluyum.

2 comments on “Osmanlı Tarihçisi Marc Baer: Mitler, Tarihçilik, Soykırım