Makaleler

Uzaylılar – Yakup Cemel

İnsan bilimi anlamına gelen antropoloji, anthropos (insan) ve logos (bilim) sözcüklerinin birleşiminden oluşur. Antropoloji ise insan ve toplumların benzerlik ve farklıklarını anlayabilmek amacıyla ortaya çıkan bir bilim dalı. Antropologlar ilkelden uygara tüm insan gruplarının anatomik yapısını, sahip olduğu özelliklerini, yaşayış koşullarını, ürettikleri eserleri, konuşmuş oldukları dilleri ve geleneklerini inceler. Antropometrik ölçümler, bireyler veya gruplar arasında, anatomi, coğrafi bölge ve meslek grupları gibi çeşitli faktörlerden kaynaklanan benzerlikleri ve farklılıkları saptayarak daha geniş bir insan kitlesine uygun tasarımlar yapma imkânı sağlar. Bazı hastalıkların tanısında da bu ölçümlerden faydalanırlar. Buradan bakınca ne kadar güzel görünüyor. Her şey insanoğlunun yararına…

Maalesef bu böyle olmuyor. Irkçılığı beslemek için de bilimi referans göstermek gerekiyor. Baktığımızda MÖ 14. Yüzyılda Mısır’da ırksal farklılıkların ilk defa gösterildiği hiyeroglifler bulunuyor. Belge niteliği taşıyan bu hiyeroglifler daha çok fiziksel özellikleri sınıflandırmak için resmedilmişler. Belgelenmemiş daha eski ırkçı söylemlerin olması da muhtemel. Irk ile ilgili çalışmaların başlangıcı 17. yüzyıl olarak kabul ediliyor. Sonra da birçok bilim insanı bununla uğraşıyor. Pek çoğu Mendel’den Darvin’den örnekler vererek ırkçılığı bilimle harmanlıyorlar. DNA’nın keşfi ile modern ırkçılık da başlıyor. “Bunların genleri böyle,” “Şunların DNA’sı bozuk,” gibi söylemler türüyor… Antropometrik ölçümleri kullanarak, kafatası ölçümleri ya da kemik uzunlukları gibi, saf ırkı bulmayı amaçlayanları da yakın tarihte gördük. Oysaki gerçek biyolog ve antropologlar insanlara uygulanan biyolojik ırksal kavramları onlarca yıl önce reddetmişlerdi.

Somali’de doğan bir çocuk o bölgede dünyaya gelerek belki de 5 yaşına gelmeden açlıktan ölmeyi kendi isteği ile seçmemiştir. Norveç’ de doğan başka bir çocuk da burada çocuk hakları, insan hakları ve yaşam koşulları çok iyi diye orada doğmamıştır. Bunun dışında seçemediğimiz birçok şey var. Ten rengimiz, ait olduğumuz aile, etnik, kültürel farklıklarımız ve dinimiz. Farklılıkları kabullenmek, dünyayı evimiz olarak görüp yaşanılası bir yer haline getirmek zor olmamalı. Yakın zamanda şahit olduğumuz savaşlarda on binlerce insan hayatını kaybetti. Yaralananlar, ölenler, haber alınamayan insanlar ve arkalarında bıraktıkları çaresiz aileler var. Entelektüel düzeyi çok da yüksek olmayan politikacıların yönettiği dünyada ortak bir akıl maalesef oluşmuyor. Yaşamı yüceltmek yerine ölümü önümüze koyuyorlar.

“İnsanlık yaşayanlardan çok ölülerden oluşur”

Barışa ulaşmak için tarih kitapları savaşçıların zaferlerini yazmaktan; bilim kitapları güçlünün güçsüzü ezdiği doğal sistemi savunan görüşleri savunmaktan vazgeçmeli. Barış bir ütopya değil, ulaşılması gereken bir olgu olmalı. Barış karşısında her zaman sermaye ve sermayenin piyonu bağnaz ideolojiler var. En kazançlı olanlar ise silah üreticileri… İnsanlar yaşamlarını kaybederken kapitalistlerin banka hesaplarındaki paraların son hanesinde bol bol sıfırlar ekleniyor. Bunların yanında ölüler üzerinden ırkçılık yaparak olayları farklı yorumlayanların bireysel hareketleri de kitleleri yanlış yönlendiriyor.

İnsanların ortak bir akıl ile insani değerlere sahip çıkması gerekiyor. Örneğin yaşam hakkı, doğaya saygı, beraber ve ortak yaşam… Çok temel şeyler ama şu anki dünya koşullarında maalesef çok fantastik düşünceler olmaktan ileriye gidemiyor…

Benim aklımda gerçekten çok fantastik hayaller var ancak bu  düşüncelerimin gerçekleşme olasılığı bile talep ettiğimiz temel hak ve özgürlüklerin evrensel olarak kabul edilme olasılığından daha yüksek olabilir.

Mesela bir uzaylı istilası olduğunu hayal ediyorum. Dünya dışı varlıklar bizi ziyarete gelmişler. Çok dostça bir ziyaret aslında ama olanları tam olarak anlayamadığımızdan ya da uzaylılarla anlaşamadığımızdan sanki insanlığı yok etmeye gelmişler gibi algılıyoruz. Sonuçta bilmem ne galaksisinden dünyaya kadar gelip başka yaşam formları ile iletişime geçebilecek kadar akıllı canlılar. Bu kadar akıllı olunca da ırkçılık yapacak zekâ düzeyini çoktan aştıklarını söylemeye gerek yok sanırım. Bütün insanlık korku içinde. Korkmaya gerek yok aslında uzaylılar sadece Kayseri mantısı tarifi almaya gelmişler. Mantı ile beyinlerinin ya da ona karşılık gelen organlarının daha iyi çalıştığını keşfetmişler mesela.

Wells biraz da Asimov tarzı bir benzetme olduğunun farkındayım. Onlar mantıyı alacaklar bize de onların teknolojilerini, ilimlerini ve bilimlerini verecekler.

Bu dünya dışı akıllı varlıkların yarattığı korku bütün dünyadaki insanların sınıfsal ve ırksal farklılıklarının öneminin kalmadığı bir ortam yaratıyor. Uzaylılar ten rengi, dil, din, ırk gibi meselelerin anlamsızlığını gözler önüne seriyor. Bütün insanlık bu uzaylı dostlardan(?) kurtulmak için birlik oluyor. Birden dünyada ırkçılık diye bir şey kalmıyor. Bu zamana kadar yapılan ırkçı eylemler ve düşünceler anlamını yitiriyor. Afro-Amerikanlar Amerikan polisi ile kol kola yürüyor; Çinliler, Uygur Türkleri ile kadeh tokuşturuyor, Filistinliler ile İsrailliler beraber mangal yapıyor… Mutlak bir birliktelik ve dostluk havası var ama kafayı kaldırınca yeni farklıya odaklanıyorlar. Zaten bildiğimiz bir şey olan ırkçılığı, tekrar öğrenmemize gerek kalmadan, uzaylılara yöneltmeye başlıyoruz.

Böylece ırkçılık da boyut değiştiriyor. Şu şekilde ırkçı söylemlerle karşılaşıyoruz: “Konuşma yavrum onlarla, onlar bizim dünyadan değil,” “o gezegendekiler ile alışveriş yapmayın,” ya da “bilmem ne gezegenindekileri komple öldüreceksin”… 

Kendi gibi olmayanı anlamak yerine yok etmeye çalışmak insanın özünde var sanırım. Savaşmak, suç işlemek, sadist davranışlar ve diğer yıkıcı davranış biçimleri insanoğluna kalan kötü bir miras… “Saldırganlık güçlü bir insan içgüdüsüdür” teması için de Freud’u referans gösterebiliriz. Uzay gibi var olan her şeyi içine alan bir boşlukta, sayısız galaksinin içinde, bulunduğumuz güneş sisteminde, minicik mini minnacık dünyamızda varoluşumuzun amacını bence çok kurcalamamak, bu amaca çok da anlam yüklememek gerekiyor. Yaşamı yüceltip dünyayı yaşanılası bir yer haline getirmek için çabalamak en anlamlı hayat olabilir. Ortalama insan ömrünün 75-80 sene olduğunu varsayarsak azıcık bir zamanımız olduğunu bilmek ve bunu arada hatırlamak daha güzel bir dünya inşa etmek için bize yardımcı olacaktır.

Pespembe hayallerimde bu dünyada kimsenin tek bir saç teline dahi zarar gelmeden yaşama hakkı elinden alınmadan eğitim, sağlık, barınma gibi temel ihtiyaçlarının karşılanacağı, sevgi ve saygı içinde yaşayacağı bir dünyayı görüyorum. Hayallerden kabuslar ile uyanıyorum. Tek umudumun uzaylı istilası olması da insanlardan ümidimi kestiğimi gösteriyor. Son yıllarda yaşadıklarımız her ne kadar daha kötüsünü göremeyeceğimize inandırsa da; belki de insanlığın büyük aydınlanması en dibi gördükten sonra gerçekleşecek. Kim bilir, belki de her şey için çok geç olacak. Eğer yazımı okurlarsa, bu yazım pembe hayalimi gerçekleştirmek için dünyayı yönetenlere ya da dünyayı güzelleştirmek isteyenlere açık çağrı da olabilir, yani kim üzerine alırsa…