Dile kolay, demek ki Avlaremoz’u 10 yıldır takip ediyorum. Avlaremoz ve onun etrafında bir araya gelen pek çok isimle nasıl tanıştığımı hatırlamak zor. Sadece her birine sayısız hak temelli ve kesişimsel alandan aşina olduğum açık. Bu kesişimsel duruşun ana hatlarından biri, çevirdiğim bir metni ilk kez 2021’de neden başka bir yere değil de Avlaremoz’a gönderdiğimi tek başına açıklıyor.
Avlaremoz’a 2021’den beri düzensiz aralıklarla; Türkiye’de yaşayan, Yahudi olmayan ve/ama queer-feminist bir kişi olarak, Yahudi tarihlerine entelektüel ve politik ilgisi kimliksel bir yakınlık yerine salt dikkat ve sorumluluktan beslenen yazı ve çevirilerle katkı sunuyorum. Bu birbirinin içine geçen konulara olan ilgim, ait olmadığım bir topluluk adına konuşma arzusundan değil, tarihsel acıların anlatılarında bile belirli yaşamların marjinalleştirilme biçimleriyle sürekli karşılaşmamdan kaynaklanıyor.
Kadınların Holokost anı kitaplarını inceleyen eski bir araştırmacı olarak çalışmalarımda sadece hayatta kalma, kayıp ve dirençle ilgili tanıklıklarla değil, aynı zamanda bu anlatılardaki karşılıklı anlayış sınırlarıyla da karşı karşıya kaldım. İnkâr edilemez tarihsel ve etik önemlerinin yanı sıra, bu anıların çoğu açıkça homofobik ve dolaylı olarak dışlayıcı tutumlar içeriyordu: queer varoluşlar hakkında sessizlik, norm dışı arzular hakkında ahlaki yargılar veya felaketin ardından bile heteronormatif çerçevelerin yeniden üretilmesi… Bunlar, söz konusu anıların tarihsel önemini azaltmadı; ancak, bir şiddetin tarihi korunurken diğerinin nasıl silindiğini ortaya koydu. Bu gerilim, Avlaremoz’daki ilk çevirimde olduğu gibi (bkz. Holokost’un Kuir Tarihine Neden İhtiyacımız Var?, Anna Hajkova, 2020) Holokost’un queer tarihini ön plana çıkarırken, aynı zamanda Yahudi toplumlarında LGBTİ+ hakları, aidiyet ve dışlanma ile ilgili güncel mücadelelerle eleştirel bir şekilde ilgilenmeme de neden oldu. Çalışmalarım, genellikle birbirinden ayrı tutulan şeyleri bir araya getirme ısrarıyla şekillendi: hafıza ve eleştiri, sessizlik ve hayatta kalma, tarihsel şiddet ve günümüzün sorumluluğu… Tıpkı Avlaremoz’un halihazırda yaptığı gibi.
Jest Değil, Siyasi Pratik Olarak Görünürlük
Antisemitizmin ve LGBTİ+ düşmanlığının hâlâ devam ettiği ve siyasi olarak araçsallaştırıldığı Türkiye’de yazarken, kaçınılmaz olarak bir ara konuma ihtiyacımız vardı: Yahudi olan/olmayan ama bunu içeren konularla ilgilenen, queer olan/olmayan ama hem queer hem de Yahudi alanlarda var olabilecek dışlamalara dikkat çeken bir konum. Antisemitizmin genellikle diğer dışlanma, şiddet ve “yok edilme” tarihlerinden kopuk olarak tartışıldığı bir siyasi ve kültürel ortamda, queer seslerin kasıtlı olarak dahil edilmesi, bir editoryal tercihten daha fazlasını ifade eder. Bu, etik ve politik bir duruştur. Kendini antisemitizmle mücadele etrafında bir araya gelen, Türkiye’deki Yahudilerin ve Yahudi tarihinin görünürlüğüne katkıda bulunmayı amaçlayan bir platform, dolaylı olarak başka ve çok önemli bir soru sorar: Hangi hayatlar, hangi koşullarda yaşamaya ve hatırlamaya değerdir?
Görünürlük, bilhassa LGBTİ+ kapsayıcılığı ile ilgili liberal söylemlerde, genellikle koşulsuz bir iyilik olarak kutlanır. Ancak bağlam, süreklilik veya etki gücü olmadan, bu görünürlük kolayca gösteriş ya da sembolik bir jest hâline dönüşebilir. Avlaremoz’un queer yaşamlara dair duruşunu ayıran özellik, görünürlüğün sembolik bir jestten ziyade editoryal, arşivsel ve politik bir pratik olarak ele alınmasıdır.
2018’de Avlaremoz’da Nesi Altaras, Rika Kuriel, Tomris Derya Keresteci ve Karel Bensusan tarafından hazırlanan “Türkiye Yahudi Toplumunda LGBTİ+: Geç Kalmış Bir Diyalog” dosyası, böyle bir editoryal yaklaşımın parçasıdır. Bu dosyada queer seslerden, varlıklarını gerekçelendirmeleri veya deneyimlerini varsayılan “ana” anlatıya uygun bir dile çevirmeleri istenmez. Bunun yerine, dosyada öznel deneyimlerine yer verilen katılımcılar, bu iki kimliğin birlikte nasıl anlaşıldığını şekillendirebilecek bilgi üreticileri olarak konumlandırılırlar. Bu anlamda, görünürlük burada sadece “görülmek” anlamına gelmez. Hem LGBTİ+ hem Yahudi öznelerin, toplumun kenarından değil içinden konuşabileceği bir alan vardır artık. Bu yaklaşım, queer kimliklerin araçsallaştırılmasına direnir ve LGBTİ+’ların sosyopolitik analizlerin kenarında durduğunu değil, onun bizzat ayrılmaz bir parçası olduğunu ısrarla vurgular.
Soykırımın Katmanları ya da “Acıların Hiyerarşisine Karşı”
Hatırlatmak gerekirse, Nazi zulmünün eşcinsel kurbanları pembe üçgenle işaretlenmiş, 175. madde uyarınca suçlu ilân edilmiş ve on yıllar boyunca resmî anma/hatırlama anlatılarından dışlanmıştır. Diğer kurban grupları yavaş yavaş tanınmaya başlarken, eşcinsel kurban ve hayatta kalanların acıları küçümsenmiş, ahlaki bir boyutta tartışılmış veya tamamen silinmiştir.
Avlaremoz’un Uluslararası Holokost Anma Günü kapsamında Ocak 2022’de gerçekleştirdiği “Soykırımın Katmanları” adlı panelde Kaos GL ile iş birliğinde Holokost’u anması, bu dışlanma tarihine önemli bir müdahale olarak öne çıkmıştı. Hem de Alman Federal Meclisi, Nazilerin eşcinsel kurbanlarını ancak ilk kez 2023’te resmî olarak tanımadan tam bir yıl önce! (bkz. Holokost’un Eşcinsel Mağdurları Anıldı: Herkes İçin “Bir Daha Asla”, Tuğba Yavuz, 2023). Kaos GL’den Yıldız Tar, konuşmasında; Almanya’da soykırım öncesinin yarı hukuki, yarı psikolojik hangi mekanizmalarla LGBTİ+’lara soykırımı hazırladığına ve oradan günümüze gelince bu mekanizmaların Türkiye’de hangi biçimlerle yeniden üretildiğine değinmişti. Bu tabandan gelen anma eylemi, queer varoluşların tarihin bir yan ürünü değil, onun şiddet içeren özünün bir parçası olduğunu vurguluyordu. Bu, hem Holokost hafızasının hem de LGBTİ+ haklarının aktif olarak bastırıldığı Türkiye bağlamında özellikle önemliydi.
Ayrıca bu yaklaşım, birbiriyle rekabet eden mağduriyet iddialarına dayanmıyordu. Kendi başına bile “queer” bir anma olduğu söylenebilecek bu panel, acıların hiyerarşisini oluşturmak yerine, birlikte var olma yoluyla işliyordu. Birden fazla şiddet tarihinin yan yana var olmasını, birbirini iptal etmeden kesişmesini sağlıyordu. Böyle yaparak, “evrensel” Holokost anlatılarının sınırlarını ortaya koyuyor ve, başta da sözünü ettiğim, kimin acısının tanınabilir, yas tutulabilir veya kaydedilmeye değer olduğu sorusunu soruyordu. Benim için Avlaremoz’un bu etkinliği, Holokost’u anmanın sahte tarafsızlığını istikrarsızlaştırdığı için her zaman çok önemli bir yerde duracak.
Sabit Kimliğin Reddi ve Queer Bir Platform Olarak Avlaremoz: “Yahudi olan, Yahudi olmayan, az Yahudi, çok Yahudi, bazen Yahudi”
Yukarıdaki etkinliğin kendi başına bile “queer” bir anma olduğunu söylerken bir kelime oyunu yapmıyordum. Avlaremoz’un kendini ve bir araya geldiği kişileri tanımlarken Yahudiliğin “derecelerini”, “dalgalanmalarını” ve “belirsizliklerini” kucaklaması; kimliğin sabit, tekil ya da istikrarlı olmadığı yönündeki queer eleştiriye derin bir şekilde yakın görünmüyor mu gerçekten? “Az Yahudi, çok Yahudi, bazen Yahudi” söylemi, saflık mantığını reddederek yerine ilişkiselliği, dönüşümü ve çelişkiyi koyuyor. Burada epistemolojik bir açıklık var. İşte bu epistemolojik açıklık, queer perspektiflerin katı çerçevelere zorlanmadan ortaya çıkmasını sağlayan şeydir. Tıpkı “diasporik” Yahudilik gibi, queer’lik de genellikle arada bir yerde, aidiyet ve dışlanma, görünürlük ve görünmezlik, konuşma ve sessizlik arasında var olmuyor mu? Yahudi kimliğinin sınırlarını denetlemeyi reddeden bir platform olarak Avlaremoz, diğer varoluş biçimlerini denetlemeyi de doğrudan reddetmiyor mu?
Şimdi Avlaremoz’un geride bıraktığı 10 yıla queer bir bakış açısıyla tekrar bakınca, bu platformun çok nadir ve spesifik bir karşı-kamusal alan olduğunun da altını çizmek gerekiyor. Rita Felski’nin “karşı-kamu” (counterpublic) ve Spivak’ın “madun” (subaltern) terimlerinden esinlenerek Nancy Fraser tarafından yeniden oluşturulan “madun karşı-kamusal alanlar” (subaltern counterpublics) kavramı, Avlaremoz’u oldukça güzel tanımlıyor. Bu alanlar, resmî kamusal alanlara paralel olarak gelişir ve “madun” sosyal grupların üyeleri, kimlikleri, çıkarları ve ihtiyaçları hakkında muhalif yorumlar formüle etmek için karşı söylemler icat edip yayarlar. Fraser’a göre bu alanlar, egemen kamuların dışlamalarına tepki olarak oluşmuştur ve katılımcı eşitlik idealini desteklemektedir.
Avlaremoz bunu; normalde marjine itilen/marjinalleştirilen bilginin dolaşabileceği, arşivlenebileceği ve ciddiye alınabileceği bir platform olarak yapıyor. Otoriterlik, sansür ve ahlaki panik ile karakterize edilen pek çok bağlamda, “yayıncılığın tarafsızlığı” tartışmasını her daim canlı tutuyor. Benim gibi Yahudi kültürü, antisemitizmle mücadele veya Holokost’un hafızası ile ilgilenen queer yazarlar için burası; farklılıkları düzleştirmeden yazmayı, inkâr etmeden eleştirmeyi ve ne masum ne de sömürücü olan dayanışma biçimlerini hayal etmeyi mümkün kılıyor.
Sözün özü, iyi ki varsın Avlaremoz! Nice yıllara.