Kültürel üretim, üretildiği ve tüketildiği siyasi ve etik koşullardan ayrı tutulamaz. Bir sanatçının ne söylediği, kimi hedef aldığı ve hangi şiddet biçimlerini normalleştirdiği, önemsiz konular değil, işgal ettiği kamusal rolün merkezindedir. Bu nedenle, Kanye West’in 30 Mayıs 2026’da İstanbul Atatürk Olimpiyat Stadyumunda gerçekleştireceği performans, rutin bir konser duyurusu olarak ele alınamaz.
Şimdilerde Ye ismini kullanan Kanye West’in son yıllardaki Yahudi karşıtı açıklamaları ve Nazi hayranlığı ne tesadüfi ne de masum bir yoruma açık. Üstelik münferit de değil. Antisemitizmin küresel olarak yeniden yükselişe geçtiği bir dönemde, Yahudi topluluklarına karşı nefreti normalleştirmeye katkıda bulunan ve belgelenmiş bir söylem kalıbı söz konusu.
West’in bu açıklamalarına karşı birçok ülke, festival ve endüstri aktörü kendilerini ondan uzaklaştırdı. İngiliz hükümeti, West’in bu yaz Londra’da düzenlenecek Wireless Festival'da sahne alması için gereken vize talebini reddetti. İngiltere İçişleri Bakanlığı, West’in Yahudi karşıtı açıklamalarını göz önüne alarak rapçinin ülkedeki varlığının “kamu yararına uygun olmadığı” sonucuna vardı. Fransa’nın da benzer bir tavır alacağı belli olunca, West bu kez konseri kendisi ileri bir tarihe “erteledi”. Hemen ardından, Polonya Kültür Bakanı da Kanye West’i kınayarak rapçinin, “Holokost tarihiyle damgalanmış” bir ülkede sahne almasına izin vermediğini söyledi. Kültür Bakanı Marta Cienkowska, “Yahudi karşıtı açıklamalar yapan, suçları önemsizleştiren ve üzerinde gamalı haç bulunan tişörtler satarak kazanç sağlayan bir sanatçıdan bahsediyoruz. Bunlar sadece polemik değil. Bu, sınırların kasıtlı olarak aşılması ve nefretin normalleştirilmesidir.” açıklamasında bulundu. West’in yine bu yaz İsviçre’de Basel futbol kulübünün stadında gerçekleşmesi planlanan konseri, rapçinin kamusal duruşunun kulübün değerlerine uygun olmaması nedeniyle iptal edildi. Bu kararlar, çoğu zaman geç kalmış olsa da, kültürel etkinin sorumluluk getirdiğinin bir göstergesidir.
Ancak Türkiye, tam tersi yönde hareket etmeye ve şimdi onu ilk kez ağırlamaya hazır görünüyor.
Türkiye Konser Endüstrisine Açık Bir Eleştiri
Türkiye müzik ve eğlence sektörü uzun zamandır hesap verebilirlik konusunda mücadele ediyor. Cinsel saldırı, taciz ve istismar iddialarının küçümsendiği, görmezden gelindiği veya stratejik olarak unutulduğu bir alan olarak işlev görüyor. Şiddetle suçlanan kişiler, hiç aksama olmadan burada performans sergilemeye, üretmeye ve kâr elde etmeye devam ediyor. Kamuoyu hafızası kısa, kurumsal hafıza ise neredeyse yok denecek kadar az. Böyle bir ortamda, nefret söylemi nedeniyle uluslararası alanda eleştirilen bir sanatçıyı ağırlamak, bir istisnadan çok bilinçli sürdürülen bir tercih gibi görünüyor.
Şahit olduğumuz şey, bu sektörün bir tür “arka bahçe” pazarına dönüşmesidir: Türkiye, olumsuz davranışlarının sonuçlarıyla başka yerlerde yaptırımlar yoluyla karşılaşan isimlerin kariyerlerine minimum sürtüşmeyle devam edebilecekleri bir alan oldu. Bu dinamik, kâr ve görünürlüğü etik unsurların önüne koyan menajerler, organizatörler ve ajanslar tarafından mümkün kılınıyor. Sektörü şekillendiren aktörler, bir tür kapı bekçisi görevi görüyor: kimin görünür olacağına, kimin normalleştirileceğine ve kimin geniş kitlelere erişebileceğine karar veriyorlar. Mesele, şiddet faili sanatçılar etrafındaki bu tartışmalardan haberdar olup olmadıkları değil çünkü pekâlâ haberdarlar. Soru; bu farkındalığın neden bir sorumluluğa dönüşmediği, ne tür bir kültürel ekonominin geliştirildiği ve içinde ne tür zararların hoşgörüldüğüyle ilgili.
Antisemitizm, önemsiz bir konu değil, ölümcül sonuçları olan yapısal ve tarihsel bir ayrımcılık biçimidir. Bunu ciddi bir etik ihlalden ziyade bir PR sorunu olarak ele almak, antisemitizmin yaygınlaşmasına katkıda bulunur. Küresel endüstri, ne kadar kusurlu olursa olsun, bunu fark etmeye başladı. Türkiye'de bu eski inkâr ve kayıtsızlık kalıplarını tekrarlamak ise, kültürel bağımsızlık değil, bir etik gerilemedir. Nefret söylemi, soyut bir kusur olmaktansa aktif bir sosyal güç olduğundan, tekrar tekrar nefret söyleminde bulunan birine sahne sağlamak, tarafsızlık değil suç ortaklığıdır.
Bu noktada, Türkiye konser endüstrisi profesyonellerinin kendilerine bazı zor sorular sorması gerekiyor:
- Zararlı davranışları nedeniyle başka yerlerde reddedilen bir sanatçıyı bu kadar büyük bir coşkuyla ağırlamak ne anlama geliyor?
- Bu, Türkiye’deki Yahudiler de dahil olmak üzere, marjinalleştirilmiş topluluklara hangi mesajı gönderiyor?
- Bu tür kararlar normalleştirildiğinde, ne tür bir kültürel ortam ve müzik endüstrisi inşa ediliyor?
- Ve bu süreçte kimin güvenliği, onuru ve aidiyeti pazarlık konusu hâline getiriliyor?
Bu ayrışma, sadece farklı kültürel politikalar meselesi olarak ele alınamaz. Türkiye konser endüstrisi, özelde antisemitizmi, daha geniş anlamda ise nefret söylemi ve şiddeti, kültürel alanda ciddi ve diskalifiye edici faktörler olarak ele almada sürekli başarısız oluyor. Kanye West’i bu koşullar altında ağırlamak, antisemitizmin anlamlı bir eşik oluşturmadığını, ticari kaygılar ağır basarsa bu konunun parantez içine alınabileceğini ve nihayetinde göz ardı edilebileceğini gösteriyor. Bu mesaj, Yahudiler de dahil olmak üzere azınlık topluluklarının uzun zamandır kırılgan ve çoğu zaman istikrarsız bir kamu varlığıyla mücadele ettiği bir ülkede özellikle büyük önem taşıyor. Türkiye’deki antisemitizm ithal bir anormallik değil; kendi tarihsel yörüngeleri, sosyal ifadeleri ve siyasi kullanımları var. Bunu uzak veya ikincil bir mesele olarak ele almak, bu nefretin kalıcılığını pekiştiriyor.
Bir diğer faktör ise, elbette kamuoyu baskısının eksikliği. Küresel izleyiciler giderek daha fazla hesap verebilirlik talep ederken Türkiye’deki yerel izleyiciler genellikle etik katılımcılar yerine pasif tüketiciler olarak konumlanıyor. Bu bir an önce değişmeli. İzleyiciler arasında, nefret söylemi ve şiddetin eğlence için kabul edilebilir bir takas olmadığını gösteren bir ifadeye ihtiyaç var. Kendimize şunu sormamız gerekiyor: Türkiye müzik endüstrisi, her alanda var olan aynı cezasızlık mantığını sürdürerek suçlular için bir sığınak işlevi görmeye devam mı edecek yoksa daha geniş adalet ve sorumluluk mücadeleleriyle uyum sağlamaya mı başlayacak?
Kanye West Ne Yapmıştı?
Kanye West, 8 Ekim 2022’de “Bu gece biraz uykuluyum ama uyandığımda Yahudilere ‘ölüm cezası’ uygulayacağım. Komik olan şu ki, ben Yahudi karşıtı olamam çünkü siyahlar da aslında Yahudi.” dediği bir tweet atmıştı. Tweet’in orijinalinde yer alan “death con 3” ifadesi, ABD Silahlı Kuvvetleri tarafından kullanılan bir alarm durumudur ve bu üçüncü seviye, Hava Kuvvetlerini normal hazırlık seviyesinin üzerinde hareket ederek 15 dakika içinde müdahalede bulunmaya çağırır.
West’in siyahların aslında Yahudi olduğunu söylemesi de basit ya da tesadüfi değil. Daha önce, ABD’de cinsel sağlık ve aile planlanması üzerine çalışan bir sivil toplum kuruluşunun siyah çocukların doğumunu engelleyerek nüfusun büyümesini sınırlama komplosunun bir parçası olduğu efsanesini öne sürmüştü. Ancak, açıklamasında siyah nüfus yerine “Yahudi nüfusu” dedi. Bu, siyah üstünlükçüler arasında yaygın olan, “beyaz” Yahudilerin “gerçek Yahudiler olmadığını” iddia eden ve uzun süredir devam eden bir antisemitik klişeyi yansıtıyor. Bu klişede siyah üstünlükçüler, siyahların Tanrı’nın gerçek seçilmiş halkı olduğunu iddia ediyor.
Aralık 2022'de West, komplo teorisyeni Alex Jones'un sunduğu bir podcast'e katıldı. Röportaj sırasında yüzünü kapatan West, Jones'a "Hitler hakkında iyi şeyler görüyorum." dedi ve Hitler’in diğer herkes gibi dünyaya önemli bir değer kattığını söyledi.
West’in Hitler hayranlığı bununla sınırlı değil. 2025’in Mayıs ayında "Heil Hitler" adlı bir parça yayımladı. Bu parçada, çocuk velayeti davası ve mali varlıklarının dondurulmasının kendisini Nazizme yönlendirdiğini ifade etti. Aynı yılın Şubat ayında “Ben bir Naziyim” dediği başka bir tweet daha atmıştı.
Kanye West, Yahudilere yönelik daha pek çok stereotipi ve komplo teorisini besleyip yaygınlaştırdı. Bunlar haricinde, iç içe geçen çok sayıda ayrımcılık ve şiddet biçiminde olduğu gibi, kendisinin cinsel sömürüye dayalı insan ticareti, cinsel taciz ve tecavüz faili olduğunu da, ne yazık ki bu kamusal hafızasızlığın bir diğer karanlık yüzünün ilamı olarak, bir kere daha hatırlatmak gerekiyor.