“Nasıl dayanabilirim insan olmaya,
insan hem şair hem bilici
hem de rastlantının kurtarıcısı değilse?"
Nietzsche
Felsefe tarihinde Hegel ile doruğuna varan bir kırılma yaşandı malum. Bu kırılmanın bir tarafında filozofun temel operatörü, nesnesi ile ilişkisi ve görünümleri filozoftan filozofa değişse de “akıl” olmuştur. Bu yarılmanın diğer tarafında kalanların çok geçmeden eleştireceği üzere bu işlemde felsefenin dışına itilen bileşen “sanat”tır. Filozofları meşgul eden bir alan olarak Estetik değil burada söz konusu olan. Felsefeye mündemiç, onun işlemcilerinden birisi olarak sanat… Yeterince açık olmadıysa bu eleştiriyi getiren ikinci tarafın en bilinen iki temsilcisini daha ileri bir açıklama niyetine sayayım: Schopenhauer ve Nietzsche. Akla bir çeşit horgörüyle bakan bu cephenin felsefesinde sanat kurgusunun tuttuğu yerle ilgili tartışmaları izlemeyi ve hatırlamayı okurun insafına bırakacağım.
Yine de tatmin olmayan okura ismi bu ikincilerin arasına yazılabilecek, 1866-1938 yılları arasında yaşamış, Rusya Yahudilerinden olan Lev Şestov’un, Nietzsche’nin çekicinin daha mütevazı bir varyasyonunu çalıştırdığı kitabı Temelsizliğin Yüceltilmesi’ni hem biçimiyle hem içeriğiyle iyi bir örnek olarak sunabilirim. “Akılcıların” hanesine kayıtlı “önerme” formunun ötesinde bir serbestlikle, Nietzsche’den alışık olduğumuz üzere hiçbir kanıtlama kaygısı gütmeyen fragmanlardan oluşuyor kitap. Başlığın bildirdiği üzere bırakın böyle bir kaygı gütmeyi, pratiğiyle bizzat bu temelsizlik arayışını, felsefede sanatı tutma adına yüceltiyor. Metinle tartışmak da imkansız hale geliyor böylece.
Daha önsözde, yazarın kendisi söylüyor: “Fikir yok, düşünceler yok, tutarlılık yok, sadece çelişkiler var; ancak okurun başlıktan zaten tahmin edebileceği gibi, ulaşmaya çalıştığım şey tam olarak buydu. Temelsizlik, hatta temelsizliğin yüceltilmesi; benim bütün görevim tam da büyük ve pek de büyük olmayan felsefi sistemlerin çeşitli kurucularının bize bu kadar anlaşılmaz bir inatla dayattıkları her türlü başlangıç ve sondan tamamen kurtulmak… Tamamlanmamış, düzensiz, karmakarışık, aklın belirlediği bir hedefe götürmeyen, hayatın kendisi gibi çelişkili düşünceler; bunlar ruhlarımıza, yaratıcıları gerçekliği bilmekten çok onu ‘anlamakla’ ilgilenen sistemlerden hatta büyük sistemlerden daha yakın değil mi?” (s. 6-7)
Tahmin edilebileceği gibi kitap biçimsel olarak da içerik olarak da kendi soyundan olan Nietzsche gibi bir iki filozof dışında tahkir etmediğinde alaya aldığı felsefe ile ondan sıkıldığında nefeslenmek için kendini sıkça attığı edebiyatın sınırlarında dolaşıyor. Filozofların buradaki temsilleri gerçekçi fotoğraflar değil, Şestov’un çizdiği, realistik olmasından özenle kaçınılmış, modernist ressamların yapmayı çok sevdiği çarpıtılmış portrelerdir. Şestov’un filozoflarıdır yani bunlar. Yine bu portrelerin yaptığı gibi hakikatin daha geniş sınırlarını aramaktadır yazar. Filozoflardan bahsederken gösterdiği agresiflik edebiyatçı pasajlarında yok oluyor. Özellikle “Kont Tolstoy” ve Dostoyevski söz konusu olduğunda daha rahat bir tona varıyor metnin sesi ama yine de kışkırtıcı olmayı başarabiliyor, özgünlüğünü kaybetmiyor.

Metnin şaşırtma adına ucuz “şok” etme jestleriyle takınılmış bir poz olmadığını, her satırın samimiyetle yazıldığını söylemeye gerek yoktur elbette. Hin okur “gerek yoktur” jestiyle de olsa bunu yazmış olmamın, yokmuş gibi yapılmaya çalışılan bir ihtiyaca işaret ettiğini hemen anlayacaktır. Özellikle, popüler ifadeyle söyleyecek olursam “sağlıklı yaşam” “terörü”nün çok “can” aldığı bir toplumda infial yaratması kuvvetle muhtemel ama kitabın önsözdeki vaadini tutmaktan başka bir şey yapmayan şu pasaj ve benzerlerinin hızlıca böyle bir değerlendirmeyi kışkırtmasına önlem alıyorum: “Hastalığın kötü, sağlığın iyi olduğuna o denli ikna olmuş durumdayız. Burada şu soru ortaya çıkıyor: Bu inancımızın temeli nedir?” Haksızlık etmemek adına pasajın devamını da almak isterim buraya: “Kuşkusuz, sıradan bir insan, ilk bakışta saçma olduğu aşikar böyle bir soruyu cidden ortaya atmak istemeyecektir. Ancak sıradan bir insan Dünya’nın hareketsizliğinden şüphe duymayı kabul etmez. Sıradan bir insan, gerçek dünya ile algılarımızın dünyası arasındaki ilişki gibi meseleler kendisine anlatıldığında kahkaha atar. Sıradan insan için neyin su götürmez görünmediğini kim bilebilir? Bir filozofun sıradan bir insanın haklarına atıfta bulunmaya hakkı yoktur. Filozof şüphelenmek, şüphelenmek, şüphelenmek ve kimse sormadığında, kalabalığın alay konusu olma riskini göze alarak sormak zorundadır. Hakikati ortaya çıkarmak için sağduyu yeterli olsaydı, her şeyi çok önceden bilirdik.” (s. 149) Zaten aklın sınırlarına yaptığı aşırılık görünümü veren hamlelerden bazıları, kimi açılardan bugünün aşırılıklarının çok gerisine de düşüyor. Buna rağmen “çalışan” pasajlar bunlar. Çalışan, yani iş gören, yani yazarın aktarmayı amaçladığı “şeyleri” okura aktaran pasajlar. “Okuma-yazma bilen yüz kişiden doksan dokuzu okuduğunu zor anlar” diyen bir huysuzu okuyacağımızdan teyakkuzda olmamız gerektiği uyarısını da küçük bir iyilik olarak kabul buyurun.
Okuru her zaman “akla” ikna olmuş, bu tuzağa düşmüş birisi olarak düşündüğünden onunla pek barışık bir metin değil. Kapanış fragmanında bu türden uzlaşı girişimleriyle, parodilerini yaparak dalga bile geçiyor. Mütevazı bir çekiç kullansa da çekiç nihayetinde. Kendine tembih etmediği hiçbir şeyi okurundan beklemeyecek kadar da hakkaniyetli yine de: “Gerçek bir hayat araştırmacısının yerleşik bir insan olmaya ve belirli arayış tekniklerine inanmaya hakkı yoktur. Her şeye hazır olmalıdır. Mantıktan yeri geldiğinde şüphelenebilmeli, bununla birlikte gerektiğinde Dostoyevski ve Nietzsche’nin yaptığı gibi tılsımlı sözlere başvurmaktan korkmamalıdır. Dik durabilmeli, göğe bakabilmeli ama gerektiğinde eğilip yeryüzünde gerçeği arayabilmelidir” (s. 16-17)
Kitabın en çok sataştıkları (muarızları demek zor) pozitivistler olsa da aklın kendini azıcık gösterdiği her yere saldırmaya hazır bir metin var önümüzde. Kamusal alanın yapısında da çalışan, genetik şecerelerinin şüpheli olduğunu başka hiçbir şeyden değilse bütün büyük toplumsal muhalefet anlarında muktedirlerin, uyulması yönünde yaptığı çağrılardan bilebileceğimiz, belli bir “rasyonel” ile “sağduyu”ya yönelik bu türden saldırılarda ütopya arzusunu gıdıklayan bir keyif olduğuna şüphe yok. Ama vakit o vakit değil. Kapitalizmin daha bütünleşik hale gelmesiyle, görünümlerinin fragmanlaşması, bilginin parçalı hale gelmesi arasında diyalektik bir ilişki olduğunu gözümüzü kaçıramayacağımız kadar uzun bir zamandır deneyimliyoruz. En kesin semptomlarını buralarda gördüğümüz yasa ve hukukun rasyonel çerçevelerinin muktedirler lehine parçalanması da bu süreçten hariç değil. Yapıtın yazılma koşulları ile okunma koşulları, okuma sürecine bulaşmasına engel olamayacağımız, birbirine karşıt akınıtlarla ilişkileniyor. Yani kitap bir zamanlar niyet edilmiş “karşıcı” pozisyonunu bugün kaybetmiş olabilir. Daha sahici bir resimle anlatmaya çalışayım. Rakibi ringi çoktan terk ettiği halde dövüşmeye devam eden şizofren bir boksöre benziyor bu haliyle. Şestov bugün yaşasa aynı şeyleri yazar mıydı sorusu bizi ilgilendirmiyor. Bizim payımıza bir soru düşüyorsa bu noktada, o da şudur: Bu koşullar altında bu kitabı okumanın bir geçerliliği var mıdır, hâlâ okunabilir bir kitap mıdır bu, özellikle de bu satırların yazarı gibi kitabın iştahla kavga ettiği felsefi sistemlere meyilli biriyseniz? Kitabın sağduyuya uygun ve kolay cevap “hayır”a direnmeye çağıran tutumunu aktaramadı ise bu yazı, hiçbir şey söyleyememiş, boşa yazılmış demektir. Tek kişilik tiyatro oyunlarının var olduğu ve epeyce izlendiği bir dünyada, ringde tek başına kalmış bu şizofrenik boksörün gösterisinin her halükarda kötü olduğunu gösterecek anlamlı bir kanıt yok. Ringe buyrun efendim.