“bütün evlerin en mükemmel hatasıdır baba”
Seyyidhan Kömürcü
“Bu ailede sır olmaz” diye buyuruyor Sara Mesa’nın Aile romanındaki Baba. Varlığından zaten kuşkulanılan sırlara karşı söylenmemişse bu söz gelecekteki sırların nedeni olacaktır elbette. Aşina olunan her şey gibi aile de, hatta belki özellikle o birazcık yakından bakınca tuhaf ve tekinsiz bir şeye dönüşüveriyor. Bu, yakından bakma, objektifi kaydırma, yakınlaştırıp uzaklaştırma hamleleriyle tuhaflığı ortaya çıkarmak teknolojik gelişmenin ürünü kullanışlı bir iş makinesi gibi modernist edebiyatın tezgahında rahatlıkla ulaşılabilir bir mesafede uzun zamandır. Çok iş gördüğüne de şüphe yok bu aletin. Mesa da karakterlerinin aynı evde ve bir arada yaşadığı geçmiş ile yine karakterlerin bugünleri arasında zamansal olarak gidip gelen ve daha çok durumlara odaklanılan bölümlerden örülü romanını böyle bir tezgahta işlemiş. Ailenin yakından bakılınca tuhaflaşmasının/tekinsizleşmesinin nedeni göze görünmeyenlerin görünür hale gelmesinden değildir her zaman, bizzat göze görünenler de hatta en çok onlar tuhaflığın kaynağı olabiliyor. Mesa sadece tuhaflığın peşinde olsaydı iyi bir metin okumuyor olabilirdik belki (Zaten Adams ailesi gibi bir tuhaflığı da yok ailenin) ama bu küçük insan topluluğunun gerilimli birlikteliğini (Haksızlık etmemek gerekiyor aslında. Gerilimin asıl kaynağı Baba figürü) küçük anların içinde ustalıkla yakalıyor. Bunu söyleyince kitap hakkında pek de bir şey söylenmiş olmuyor. Nihayetinde edebiyat tarihinde bunu yapan birçoktan biraz fazla eser zaten var. Mesa’nın meziyeti de tam da bu çok kalabalık edebiyat odasında kendini yine de gösterebilmesi. Çok yürünmüş bir yolu kendi ayak izlerini belirgin bir şekilde nakşederek adımlıyor.
Bir isme sahip olduğu halde daha çok Baba olarak anılan “otoriter” diye tanımlanması muhtemel bir figür var. Neredeyse her kavramın başına gelenler “otoriter” kavramının da başına gelmiştir ve bu kavramın etrafında tartışma gürültüsü hiç eksik olmamıştır. Bunun, kavramların hacim, ağırlık ve anlamlarının değiştiği bir hayata sahip olmasının yanında, yaşamın, kavramların sınırlarından her seferinde taşan bir çoğulluğunun olmasından da kaynaklandığını ilk defa bu satırlarda okumuyorsunuzdur. (Eh edebiyatın illa bir meşruiyeti varsa bu çoğulluğun bilgisini kavramların yapamayacağı bir şekilde sağlamasındadır herhalde) Baba’nın “otoriter”liğinde de hem başka “otoriterlik”lerle ortak yanlar hem de kendine has özellikler var. Edebiyata iyi bir rotada hareket gücü veren de tipik ile özgül arasındaki bu rezonans farkı olsa gerek. Bütün şiddetine rağmen kendinden emin olamayan bir otoriterlik bu “Baba”nınki. Yazar ve okur mazur görsün üstüne çok büyük gelen bir pantolonu giymiş birine benziyor babanın otoriterliği. Bu yüzden huzursuz ve tedirgin (1). Kitap Sara Mesa’nın bütün bunları kendisinin bir söyleşisinde “normal” diye adlandırdığı kelimelerle ama çarpıcı bir şekilde resmediyor.
Karakterlerinin iç dünyasına girse de Mesa için seyreden bir yazar diyebiliriz. Bizden de seyretmemizi bekliyor gibi. Ev adlı giriş bölümünde şöyle bir çağrısı var:
“Işığın camdan nasıl girdiğine, mobilyalardaki çam ahşaba nasıl renk verdiğine bak. Sekerek dokulu duvara nasıl atıldığına, evlilik mabedindeki aynada ışıltılar saçıp parçalanarak balkondan hızlı ve kararlı nasıl kaçtığına bak. Sardunyaların üzerine ıslak, serin serin dökülüşüne bak; yasak sokağa, çamurlu kaldırımlara, sokaka köpeklerine, asla içeride değil dışarıda içilmesi gereken soğuk biraya bak
Dikkatle bak ama hiçbir şey söyleme.
Sadece bak ve öğren.”
Kime seslendiği belirsiz bu çağrıyı okurun üstüne alınmaması zor. Bakmamızı istiyor ama bununla sınırlı değil, öğrenmemizi de istiyor. Defalarca içinden geçilmiş “edebiyat ne işe yarar, ne öğretir” gibi tartışmalara girilecek yer değil burası (2). Ama yazarın edebiyata pedagojik bir görev yüklediğini ve metni böyle de okumamız gerektiğini-burada söz konusu edilen “bilginin” sadece ve sadece bu kitaptan edinilebileceğini de unutmadan- çıkarabiliriz. Kitabın, karakterlerin zamansal olarak birbirinden uzak anlarına odaklanmasında, bir karşılaştırma aramak böylece büsbütün anlamsız gözükmüyor.
Gündelik hayatın içinden gerilim barındıran her türden sahneyi ustaca kurabiliyor olsa da tahmin edilebileceği gibi bu kitapta ağırlıklı olarak aile sahneleri kuruyor Mesa. Yanlış söyledim, şöyle demeliydim: Gündelik hayattaki en küçük temasların bile içinde çalışan gerilimli hatları anında yakalayan Mesa’nın bu açıdan zaten hep şüphe altında olan aile ve özellikle Baba söz konusu olduğunda bakışındaki ve aktarımındaki karanlık kıvam iyice koyulaşıyor. Seyrediyor bu sahneleri. İç dünyalarına giriyor karakterlerinin. Ürkek bir yazar değil Mesa. Karanlık bir suda ayağa ne olduğunu bilinmeyen bir “şey” değdiğinde gösterilen ve suyun dışına doğru hamle yaptıran bir refleks vardır ya, Mesa’da bunu göremezsiniz. Elinin değdiği “şey” ne kadar ürkünç olursa olsun korkmuyor, geri çekilmiyor. Ne elinin değdiği “şey”den, ne de onu yazıya aktarmanın zorluklarından ürküyor (3). Seyrettiği sahnenin sadece ışık düşen taraflarını değil, gölgede kalan kısımlarını da, hatta bizzat gölgenin kendisini de kayıt altına alıyor. Öyle ki bu romanı politik metinler olarak okumanın meşruiyeti için “kişisel olan politiktir” gibi slogana bile ihtiyaç yok. Romandaki karakterler gündeliğin “mikro-politik” manzarasının içinde eyliyorlar. Bütün bunları “normal” kelimelerle yapmak ince ve zor bir edebiyat işçiliği gerektiriyor.
Romanın her karakterinin belirli anlarına ayrılmış en az bir bölüm olduğu yukarıda belirttim. Dolayısıyla sadece babadan oluşan bir anlatı yok önümüzde ancak baba yine de romanın klostrofobik atmosferine kaynaklık eden bir merkez gibi görünüyor. Burada sorulması gereken böyle müstehcen “babaların” hâlâ var olup olmadığı? Buradaki Baba ile Freud’un müstehcen babası birbirine tıpatıp benzemese de uzaktan akraba oldukları belli. Bu babanın artık o kadar da tipik olmadığını bilmek için Kundera’nın Kimlik romanındaki Chantal’ın düşüncelerini aktaran şu satırlara kadar gitmeye bile gerek yok: “Erkekler de bir tuhaf oldu. Baba değil, şambaba mübarekler, yani: baba otoritesi olmayan babalar” Buna son otuz yılın Lacancı psikanaliz tartışmalarında sıklıkla dile getirilen ve belli bir haklılık payı da olan “bugünün müstehcen efendisi/babasının yasaklayan değil, yapabilirsin/yapmalısın diyen (Permissive) bir efendi/baba olduğu” yargısını eklersek kitabın bilinçaltı olarak tarihle ilişkisini anlamak zorlaşıyor. Baba figürünün otoriterliğindeki kırılganlığın anlamını da buralarda aramak gerekiyor. Bütün bu kafa karışıklıklarından yazarın biyografisine bakıp kurtulmak kolay olsa da hem kaçamak bir çözüm olacaktır bu hem de potansiyel güçlü okumaların da önünü kesecektir. Durumu bu kolaycılığa kaçmadan yorumlamak için kitabın arka sayfasındaki “Aile kurumsallaşmış hükmetme arzusunun çatırdarken çıkardığı yırtıcı sese tanıklığın romanı” ifadesine bazı ihtiyat paylarıyla başvurabiliriz gibi geliyor ilk bakışta. Yani bir anlamda Aile’ye “alacakaranlıkta uçan Minerva’nın baykuşu mu” demek gerekiyor? Doğru olsa bile bunun bir romanı okumak için yeterli bir neden olmadığı haklılıkla düşünülecektir.
Ben bilinçaltı olarak tarihin romandaki semptomunun başka bir yerde aranması gerektiğini düşünüyorum. Romanı politik bir çizgiye doğru çeken de bu semptom zaten bana göre. Böylelikle bu arkaik baba figürünü varlığını anlamak daha mümkün olabilir. Ama artık bundan ötesi kitapla başbaşa kalmak isteyen okurun odasına izinsiz girmek gibi geliyor.
Sara Mesa kolay olmayan bir işin üstesinden, cesaretle ama hiç kibir de duymadan, karakterlerine her zaman saygılı bir mesafede de kalarak gelebilmiş. Bu romanda yazarın ima ettiği pedagojik bir ilke çalışıyorsa eğer bunu en çok da onun bu çabasında aramak gerekiyor.
1 Bütün otoriterler gibi denebilir.
2 Bkz: Rita Felski -Edebiyat Ne İşe Yarar- Metis
3 Böyle yapan yazar var mıdır ki diye sormamak gerekir kanımca.