“Benim yaşantım, aşağıdaki gölün kayalar ve ağaçlardan
oluşan bir perdeyle gözden gizlendiği bir yolda,
yokuş yukarı tırmanan bir ressamı hatırlatıyordu.
Ressam bir aralıktan gölü görür, manzara gözlerinin
önünde uzanmaktadır, fırçalarını çıkarır.
Ama akşam olmak üzeredir, karanlık çöktüğünde
resmine devam edemeyecek, şafak bir daha sökmeyecektir.”
Marcel Proust
Jean Amery’yi Suç ve Kefaretin Ötesinde olarak çevrilen kitabından biliyoruz. Bu kitabın baş etmeye çalıştığı dehşeti düşününce kitabın İngilizceye, içindeki denemelerden birinin adını başlığa çekerek At The Mind’s Limit diye çevirilmesine şaşmamak gerekiyor. Amery’nin bu kitaptaki denemelerini okuyanlar bilecektir, deneme Amery için alternatifi olmayan bir türdür. Ve yine bileceklerdir ki bu kitabın bölümlerinden birisinin adının ima ettiği üzere imkansız olduğunu düşündüğü Yahudiliği ile etik bir zorunluluk olarak, Nazi dehşeti karşısında onu sahiplenmeyi seçmek arasına gerilmiş, milyonlarcası ile birlikte yaşadığı trajedisi değildir Amery’i okunmaya değer yapan. Bu trajedi tek başına okumaya yeterli neden olsa bile… Kitabın verdiği ürperti ve heyecanın etkisi ile tökezleyip duruyorum üstüne konuşurken. Sanki bu trajedi kitabın dokusunda yokmuş, bu trajedi ayrı, kitap ayrıymış gibi… Denemelerini tecrübeleri ile örmüş Amery için çok hatalı bir anlam olur bu. Bu dehşetin ham olgu olarak aktarılmaya karşı gösterdiği direncin de farkında olmak lazım üstelik. Amery istese bile ham bir olgunun kaydedildiği bir kitap yazamayacaktı zaten. Kitabın İngilizce başlığının ima ettiği gibi tanık olduğu dehşeti anlayabilmesini/anlatabilmesini sağlayacak bir ufku aramakatadır bu sınırda Amery. Yıllardır her okuyanda üstüne aynı güçte düşünme ve konuşma isteği kışkırtsa da bu kitap, okuduğunuz yazının konusu olmayacaktır.
Bu kitaptaki denemeleri okuyup onun başka kitaplarının çevrilmesini sabırsızlıkla bekleyen bir tek bu satırların yazarı değildir muhtemelen. Amery’yi okuyanların İstemli Ölümü ve Yaşlanma Üzerine adlı kitaplarının da yayınlanmasına heyecanlandığını tahmin etmek zor değil. Suç ve Kefaretin Ötesinde kitabının yayınlanmasının üstünden epey bir zaman geçtiğinden, yazar da kitap da bir bilinirlik kazanmış olmalı. Demem o ki sonradan yayınlanan bu iki kitap, bir tanıtım yazısı olmadan da usul adımlarla bile olsa ilk kitapla biriken okurların arasında kendilerininkini arayıp bulacaktır muhtemelen. Okur ve kitap buluşamamışsa da zaten bu, iki tarafın bir uyumsuzluğuna, ikisinin bir araya gelmesine engel olan bir ilişkisizliğe delalettir. Dolayısıyla gereksiz bir işle uğraşıyor olabilirdim bu tanıtım yazısını yazmakla. Zaten bu yüzden İstemli Ölüm üstüne yazmayacağım. Ama Yaşlanma Üstüne adlı kitap, bir meseleye değinmek için vesile olduğundan yazılmaya değer.
Denk gelmişsinizdir muhakkak. Bir video… Biri kadın, biri erkek iki genç metroda, artık çok yaygınlaşan bir sosyal medya yayını/programı yapıyorlar. Yaşlıların sabahları erkenden toplu taşıma araçlarında olmalarından duydukları rahatsızlığı dillendiriyorlar. Ölme olasılıklarında hatırı sayılır bir artış olduğunu düşündükleri yaşlıların oy kullanmamaları gerektiğini olağan bir istekmiş gibi ifade eden epey de sevdiğim gençlerle muhabbet etmiştim. Daha önce de emekli aylığının ekonomiye bir yük olduğunu söyleyen birisinin paylaşımını görmüştük. İktidar da aynı fikirde olmalı ki minimum hayatta kalma koşulları sağlamanın bile gerisindeki emekli aylıklarını iyileştirecek bir artışı yapmaya niyetli görünmüyor. Yaşlılara reva görülen bu muamelenin “kapitalist ütopyaya” kökenlenen nedenlerinin neler olduğunu, yukarıda saydığım örneklerin bu ütopyanın ruhunu dillendirdiğini benden duymaya ihtiyacınız yoktur. Asgari bir feraset bunu anlamaya yetecektir. Anlamayan da zaten muhtemelen videodaki gençler gibi anlayası olmadığından anlamamıştır.
Bu türden meselelerin mücadelesinin politik sahada verilmesi gerektiğini söyleyince yepyeni, ışıl ışıl bir hakikat dillendirmiş olmuyoruz maalesef. İnsanlık için zoon politikon1 denildiği günden beri bildiğimiz ve riayet etmeye çalıştığımız bir hakikat bu. “Kitapların yalnızca kaderi yoktur: onlar başkalarının da kaderi olabilir” diyen bir kitap hakkında yazmak da “hariç değil”dir herhalde bu mücadeleden. Amery söz konusu olunca bu özellikle böyledir.
Dördüncü basıma yazılan önsözde yazarın “Bugün de, tıpkı geçmişte olduğu gibi, yaşlanan ve yaşlı insanlara kötü talihlerini hafifletmek için yardım adına topluca elden ne geliyorsa yapılması gerektiğine inanıyorum. Ve aynı zamanda hâlâ ısrarla savunuyorum ki, bu yöndeki tüm yüce gönüllü ve saygıdeğer çabalar her ne kadar belli bir hafifleme sağlayabilecek olsa da, yani bir bakıma zararsız ağrı kesiciler gibi işlev görebilse de, yaşlanmanın trajik sıkıntısı üzerinde esaslı, köklü bir değişiklik yapma ya da iyileştirme gücüne sahip değildir” (s. 13) ifadeleri ile karşılaştığımız Yaşlanma Üzerine2 kitabını tanıtma fikri böyle doğdu. Kimse dudak bükmesin, bu girişimin yararlılığı konusunda ben de “Tek desteğim, aynı medeniyet seviyesini paylaştığımız insanlar için geçerli bazı temel gerçeklere ışık tutmayı başarmış olabileceğime dair nereden geldiği belli olmayan bir umuttu” (s. 10) diyen yazar kadar ayığım. Kitabı okuyup “biz size neler ettik böyle” diye ağlayarak yaşlıların ayaklarına kapanmaya koşan okurlar hayal etmediğimi söylememe gerek yok. Suç ve Kefaretin Ötesinde’nin okur üstündeki etkisinin bu kitabın okurlarına da olmasını umut edebilirim sadece: Hıncın basıncından türeyen ve hiç geçmeyen bir ürperti.
“Gerçekler” demiş Amery, deneme yazarı için kullanması kolay bir kelime değildir bu ama kandırmacalara tahammülsüz olduğundan Amery’nin denemeleri böyle bir kullanıma fersah fersah yer açıyor. Okuruna samimiyetsizliğe hiç gerek olmadığını daha en baştan söylüyordur. Uzun olmasına rağmen okur ile bir sözleşme çağrısı olduğu için şu pasajı aktaracağım :
“Yaşlanan insanlara ölüme yaklaşmalarıyla nasıl başa çıkabilecekleri, hatta mümkünse bundan ne tür bir pozitif çıkarım yapabilecekleri hususunda her daim getirilen öneriler- boyun eğmenin asilliği, yaşlılığın getirdiği bilgelik, ileri yaşlarda gelen doygunluk duygusu gibi3- bana hep aşağılık bir aldatmaca olarak gelmiştir. Buna karşı çıkmayı her satırda kendime görev bildim. Öyle ki ne önceden planladığım ne de herhangi bir şekilde nasıl sonuçlanacağını tahmin edebildiğim bu denemeler- nitelik bakımından daha ziyade bir arayış-bir çözümlemeden bir başkaldırı eylemine dönüştü. Ama bu öyle bir başkaldırıydı ki çelişkili bir şekilde, kaçınılmazlığın ve utanılasılığın koşulsuz kabulü önşartına dayanmak durumundaydı. Yapabileceğim tek şey, hitap ettiğim okurun bana cevap verip vermeyeceğini, bana bu çelişkilerle dolu yolda eşlik edip etmeyeceğini bekleyip görmektir.”
Okuru kendisine eşlik etmeye çağırması belagat gereği değil. Zor bir topografyaya ilk defa giriş yapıyordur Amery her denemesinde ve yalnız olmamayı umuyordur böyle bir “arazide” haklı olarak. Bu zorlu arazinin ona yaptığı her şeyi hissediyordur ve edebiyat ile dolayımlasa da bu zor arazinin deneyimini anlatıyordur Amery. Korkar, ürperir, terler, titrer, üşür, yolunu değiştirir, bedeni çalılarla çizilir, ayağı kayar, koklar, duyar, bazan duymaz, gözü kararır, başı döner ama metanetini ve çevresine olan duyarlılığını hiç kaybetmez. Mevcut araziyi bilmediğinde bile geçmiş yolculukların bilgisinin orada olduğunu, tümden kaybolmaya izin vermeyeceğini biliriz. Aman vermez karamsarlığı yaşlılığından değil, daha çok düşünsel bir dirilikten kaynaklanmaktadır. Kitap yaşlanma üzerine olduğuna göre, söylemeye gerek yok, bu gezinin araziye göre kıvamı da değişen zamanını kaydediyordur Amery. Bu yüzden “zaman içerisinde attığımız adımlar birbirine denk değil” diyecektir.
Adorno ile Amery aynı dağın kasvetli yamaçlarına kurmuşlardı düşünsel otağlarını. Daha çok “huysuzluk” ile taranmış bir duygu haritasında entelektüel mizaç komşuluğuydu elbette bu. Orhan Koçak’ın Poe’nun bir öyküsüne referansla Adorno için söylediklerinden Amery için pay çıkarmamak imkansız neredeyse: “Adorno'nun Maelström üslubunun kaynaklarını faşizmin ve II. Dünya Savaşı'nın dehşetinde arayanlar oldu. Daha eskiydi oysa, çok daha eski. Çevresine bir kez bakmış ve kör olmuştu Adorno. Bu körlük geçiciydi elbet; ama gördükleri de unutulur cinsten değildi: Yüzyılların vahşeti, o ilk kargıdan megaton bombaya uzanan çizgi.
Nietzsche'ye göre, bazı bünyelerde şokları özümseme, sindirme yeteneği vardır. Kendisinin de böyle bir yeteneğe sahip olduğunu sanıyordu o, yaralanmakla ölmeyen, tersine daha da güçlenenlerden biri olduğunu düşünüyordu... Adorno böyle değildi, sakat kaldı. Sakatlığını yazıyla aşmaya çalıştı. Korkuyu bastırırken yarattığı üslup, vahşetten payını almıştı.” Sakatlığın aşılabileceğine duydukları derin kuşkuda ortaklıklar varsa da belki Amery’nin yazısına sinen dehşetin o kadar eski olmadığı, “İkinci Dünya Savaşı” ile başlatılabileceği eklenmeli.
Walter Benjamin’in adını verilse de Adorno’nun Biçim Olarak Deneme’sinden4 yola çıkarak oluşturulacak ideal denemeciler listesinde Amery’nin de olacağı yargısında, Amery lehine haksız bir acelecilik göstermiş olmayız yani. Adorno’nun harika yazısının her satırında silüeti görünüp kaybolan Amery’nin tam bir resminin göründüğü kısım şu: “Deneme kendi kavramlarının tinsel deneyim sürecindeki karşılıklı etkileşimi konusunda, tanımlayıcı yöntemden daha az değil, tersine daha çok ısrarcıdır. Böyle bir deneyimde kavramlar bir işlem sürekliliği göstermez. Düşünce tek yönde ilerlemez, uğrakları bir halıdaki gibi iç içe örülmüştür. Düşüncelerin verimliliği de bu örgünün yoğunluğuna bağlıdır. Aslında düşünen kişi hiç de düşünüyor değildir; kendini tinsel deneyimin sahnesi haline getiriyor, ama onun dokusunu çözmeye kalkışmadan yapıyordur bunu. Geleneksel düşünüş de itkilerini bu deneyimden almakla birlikte, biçimi nedeniyle bu sürecin anısını ortadan kaldırır. Deneme ise söz konusu deneyimi model olarak benimser, ama basitçe taklit etmez, üzerinde düşünülmüş bir biçim olarak alır. Deneyim, denemenin kendi kavramsal örgütlenişinin dolayımından geçmektedir burada. Diyebiliriz ki, yöntemli bir yöntemsizliktir deneme.”5 Amery kitabın daha ilk denemesinin başında bu tinsel deneyimin sahnesine dönüşeceğini bize “bu denemenin yazarı onun (Yaşlının- YY) silüetinde kendini gösterecektir” diyerek duyuracaktır bize ama zaten bunu yapmasaydı bile bu siluetten, Nazi kampında “ölüm” ile yaşadığı deneyimin gölgesinin geçtiği anlarda- ki hiç de az değildir bunlar- bunu anlamamak imkansız olacaktır. Suç ve Kefaretin Ötesinde kitabının alt başlığının ima ettiği gibi deneme sadece bir edebi tür de değildir burada. Başarıya ulaşıp ulaşamayacağı belli olmayan bir girişimin de adıdır. Hatta Amery’nin karamsarlığını takip ederek başarılamadığı düşünülen, başarılamayacağı en baştan belli olan bir girişim olduğu bile söylenebilir. Yazıldıktan bir asır sonra da bu sese kulak kesilen biz okurlar için o kadar da kesin bir bilgi değildir bu.
Amery’ye aşina olanlar onun iyimserliğe karşı nasıl teyakkuz halinde olduğunu bilecektir. Metinden içeri en ufak bir iyimserliğin sızmasına izin vermeyecektir. Amery’nin metinlerini okumayı zorlaştıran bir durumdur bu. Kitabın onuncu yılında yapılan dördüncü baskısına yazdığı önsözde bir eleştiriye cevap verildiğini düşündürten ama hesap vermeye pek de yanaşmayan şu satırları yazacaktır: “..ele aldığım konuyu anlamıştım. Eğer geride kalan on yıl bana bir şey öğrettiyse, o da o vakit söylediklerimin vurgusunu azaltmaktan ziyade daha da arttırmam gerektiği olmuştur. Her şey öngördüğümden bir nebze daha kötüydü.” İyimserliğe olan alerjisi sahteliğe olandan türüyor gibi. Umut etmeye de pek hevesli değildir.6 Amery ile ilgili olası politik pasifizm kuşkularını bertaraf etmek için, onun, Nazilere karşı direniş hareketinde yer aldığını, yani umut ilkesine hakkını en zor zamanlarda verdiğini hatırlatmak isterim. Yine de şöyle denebilir: Sağalmayı beklemese de yazıya kendisi için olmayan bir umut yatırımı yapmıştı ve İstemli Ölümü yazdıktan iki yıl sonra hayatına son vermesini “bu yatırımın boşa gittiği” şeklinde yorumlamak göründüğü kadar kolay da değildir.
Kitap, ölüme doğru giden “yaşlının” trajik hakikatinin ele alındığı, Ölürken Yaşamak başlıklı son bölümde iyice yoğunlaşan bir çabayla yazılmış zaman, kendine yabancılaşma, toplumsal yaş, dünyayı anlamamak gibi yaşlanma deneyimleri üstüne toplam beş bölümden oluşuyor. Bu son bölüm yazarın bu kitaptan İstemli Ölüm kitabına açılan kapı. O kapıdan geçmeyeceğiz tabii ki ama Amery’nin bir kitabından diğerine açılan bu genişlikte bir kapı olmasa da her zaman bir geçit olduğunu kaydetmek gerekiyor. Okuyanlar Suç ve Kefaretin Ötesinde’den bu kitaba açılan dehlizleri de mutlaka görecektir. Bunun bir anlamı şu: Aynı uzlaşmaz bilincin, kolaylaştırmayan, zorlaştıran bir sesin kayıtları bu metinler. Sesi bilerek söylüyorum. Çeviri bile olsa bu metinleri sesli okumak gerektiğinde ısrarcı olunmalı. Amery’nin sesini duymayacaksınız elbette ama hıncını derinden hissedeceksiniz.
İlk olarak gençliğin politik hareketliliğinin çok yüksek olduğu zamanlarda, 1960’ların sonunda basılır kitap. Açıklama talep etmiyor mu bu durum? Milyonlarcası ile birlikte yaşadığı dehşet ile ayağının altından çekilen anlamın yokluğu Amery’i tanıdık olmayan bir dünyada bırakmıştı. Kitabın Dünyayı Anlamak başlıklı bölümünde, yaşlılıkla ilişkilendirdiği bir hal ise de bu, durumu tam olarak açıklamıyor sanki. Yazarken ellili yaşlarının ilk yarısındadır mutemelen. Yaşlılığı bu kuvvette bir entelektüel çabanın konusu yapmak için dünyada bu kadar zaman geçirmiş olmak yeterli mi? Olabilir. Belki de çok yorumlamamak, doğrudan, yazarın yaşına bağlamak gereklidir. Yine de, ona, “Bu elli beş yaşındaki ‘genç adam’ J.A. yaşlanma ve yaşlılık hakkında ne bilebilir ki? Ne cüretle böyle bir işe kalkışıyor” sözleriyle muzipçe getirilen tatlı eleştiriyi ciddiye almamız gerekmez mi? En azından başka bir açıklama aramayı meşru yapmaz mı bu eleştiri?
Philip Sarrasin’in Bugünün Bir Kısa Tarihi alt başlıklı 1977 çalışması başlıktaki yılı (Amery’nin İstemli Ölümü yazmasından bir yıl sonra, intihar etmesinden bir yıl önce) bir dönüm noktası olarak işaret eder. Bunu da 1977’te gerçekleşen beş ölümün etrafında dönen olaylar ve tartışmalar üzerinden yapar. Bunlardan biri de Ernst Bloch’tur, Umut İlkesinin düşünürü. Bu türden milat yıl ile ilgili değişik öneriler olduğunu biliyoruz ama neredeyse hepsi Amery’nin bu iki kitabını yazdığı yaklaşık on yılın içine kümeleniyor. Bu tarihlerde bir şeylerin sonuna gelindiğini içinde yaşarken Sarrasin de pek anlamamış. Zaten böyle bir milat ancak sonradan geriye dönüp bakılarak anlaşılmaz mı? Bu böyleyken, bir çağın sonu gibi kabul edilmeye son derece müsait İkinci Dünya Savaşı gibi bir felaketi görmüş birinin, Sarrasin’in içinde yaşarken anlayamadığı bir “sonun” geldiğini hissettiğinden bir yaşlılık metni yazdığını düşünmenin en kötü yanı anakronizm değildir herhalde. Söz konusu kişi Amery olmasaydı tabii… Amery’nin yaşananları duyumsama, kavrama ve anlatma gücü böylesi kötü bir denklemin bile bütün kusurlarını düzeltmeye yetecektir. Belki de bunu bir tartışmanın açık sorusu olarak bırakmak daha verimli olacaktır, deyip geçiyorum.
Adorno’nun deneme ile halı arasında kurduğu analojiye dikkat edenler metinlerden pasajlar aktarmak konusundaki isteksizliğimi affetmekte zorlanmayacaklardır. Bu isteksizliğin, gerçekte, yazarın zaten yetersiz görünen sözcüklerinin bu pasajların varlığıyla daha da silikleşmesi ihtimalinin, ego açısından içerdiği potansiyel tehlikeden kaçmak gibi sinsi bir nedeninin olduğunu bilse bile.
Peki yaşlanmanın7 trajedisini anlatan bir kitap yukarıda andığım videonun sözcüsü olduğu ideolojik atmosfere karşı hangi konumdadır, bu atmosferde yaşayanlara ne söyler? Hadi, böyle bir soruyu zaten kabul etmeyecek olan Suç ve Kefaretin Ötesinde okurlarının muaf tutulacağı daha mütevazi bir soru soralım. Önce kitaptan bir alıntı: “Gençlerin yaşlılar karşısında duyduğu, saygıya tahvil edilen inkar edilemez tiksinti, yaşlıların saygınlığını salt bir konvansiyona dönüşmüştür. Muhtemelen, bu hiçlik karşısında duyulan korkudur; var olmamaya karşı duyulan direnç çoktan varoluşun içine sızmıştır” (s. 74). Çok radikal bir çileci değilse, bir okur, onu, baştan sona “hiçlik karşısında duyduğu korku” ile ürpertecek bir metni okumaya neden hevesli olsun? Bu sorulara “ürpertinin kendisi bile yeterlidir okumak için” benzeri kaçamak cevaplar verilmeyecekse eğer, her cevap yukarıda bahsi geçen videoyu üreten atmosferin dışından gelmiş olacağı için hiçbir zaman yeterli görünmeyecektir. Bütün bu sorulara cevap olarak metnin “ışıltılı siyahlığını” işaret etmek bir şeyleri kurtarır mı bilmiyorum? Mizaç komşuluğunun göstergelerinden biri olan uzlaşmazlık, onu, Adorno gibi, Said’ci anlamda bir “geç dönem” figürü olarak okumanın olağan hedefi yapsa da ne yeri burası ne de zamanı. Yine de Said’in8 geç dönem üslubu için söylediği sözleri yukarıdaki sorulara cevap olması umuduyla bırakmak istiyorum buraya:
“Geç dönem üslubunun ayrıcalığı buradan gelir: İnsana gerçeği gösterme ile zevk verme arasındaki çelişkiyi ortadan kaldırmadan, bunların ikisini de gerçekleştirme gücüne sahiptir. Bunları zıt yönlü iki eşit kuvvet gibi gergin tutan, sanatçının olgun öznelliğidir; kibiri ve gösterişi çoktan bir yana bırakmıştır, ne yanılmış olmaktan utanır ne de yaşın ve sürgünün getirdiği o mütevazi kendinden emin olma halinden.”
Başlıktaki soru acımasız görünebilir ama Amery’nin de onaylayabileceği gibi “toplu taşımada yaşlı (Yahudi) görmekten duyulan rahatsızlıktan”, onu yakmaya giden yolun epey kısa olduğunu gösteren tarihi tecrübelerimiz ortada. Sadece Beauvoir’a9 bir selam olsun diye sorulmadı yani soru. Bu sınır asla aşılmaz dememek gerekiyor. Sorunun korkunçluğunun her zaman bir sağduyuyu kışkırtacağı bile garanti değil. Sonuç olarak bizi yaşlanmanın ağır trajedisi üzerine düşünmeye çağıran bu güçlü denemelere burun kıvırıp, “neden okuyalım ki” diyen kuşkucu ve vakti az okura Haydar Ergülen’in, aslında bütün kitaplar için sorulabilecek bu soruya karşılık olabilecek dizeleri ile cevap vermekten başka bir seçenek yok gibi: “Bu mektubu okumasanız da olur/ lütfedip okursanız ne âlâ.”