İçeriğe geç

Bir zamanlar Vikingler “Miklagard” dedikleri İstanbul’daydı! - Ayşe Hür

Yazan Ayşe Hür
Bir zamanlar Vikingler “Miklagard” dedikleri İstanbul’daydı! - Ayşe Hür
Yayınlanma tarihi:

Dünya Futbol Şampiyonası sırasında Norveç takımının ve taraftarlarının hem ABD’de hem Norveç’te “Ru”(Çek!) nidası eşliğindeki senkronize kürek çekme şovu Norveç solu tarafından Nazizmin, faşizmin ve milliyetçiliğin bir yansıması, hatta ‘hiper maskülenliğin’ ürkütücü bir ifadesi olarak görüldü. Bazıları, “Nasyonal Sosyalistlerin Nordik sembolleri kendi yozlaşmış ideolojileri için kötüye kullanmış olması, Nasyonal Sosyalizmden neredeyse bin yıl önce yok olmuş bir kültüre mal edilemez” dediler. Bu tartışmaları izlediyseniz, Norveç Futbol takımının başarılarının ve takımın yıldız futbolcusu Erling Haaland’a duyulan dünya çapında sempati ile tali hale getirdiğini de fark etmişsinizdir. (Kupadaki gidişata göre bu tartışmalar yeniden alevlenebilir elbette.) Konunun bizimle ilgili olan kısmına gelirsek; İskandinavya’nın, İzlanda’nın ve Danimarka’nın yerli halkı olan ve adları eski Norveç dilinde dere anlamına gelen “vik” veya eski İngilizcede dere anlamına gelen “wic” kelimesinden gelen Vikinglerin bazı kollarının 9. yüzyıldan itibaren Konstantinopolis’te (yani İstanbul’da) yaşadıklarını bilir misiniz? Üstelik bu misafirlik bildiğimiz kadarıyla bazı kaynaklara göre 360, bazı kaynaklara göre 450 yıl sürmüş. Kaynaklara bakılırsa Vikingler, “Miklagard” (o günün kavramları ile “Büyük Çiftlik” teriminin tercümesiyle "Büyük Şehir") dedikleri Konstantinopolis’e büyük saygı duyuyorlarmış. Peki, ülkeye Rusya yoluyla geldikleri için Bizanslıların Ru ya da Rhos diye andıkları, bazen İskitlerle karıştırdıkları bu “baltalı adamların” Bizans ülkesinde ne işleri vardı? 

Yüzyılda Danimarkalı denizciler

Bunun cevabı, çok karmaşık değil aslında. Söz konusu yüzyılda, hem Konstantinopolis her açıdan dünyanın en önemli merkeziydi, hem de Vikinglerin dünyanın dört bir yanına yönelen büyük göçü başlamıştı. Norveçli Vikingler açık denizler üzerinden Britanya Adaları’na, İzlanda’ya, Grönland’a ve Kuzey Amerika’ya ulaştı. Bu çok zorlu bir yolculuktu çünkü bu tür sularda kürek, yelkene kıyasla yetersiz kalırdı. Ama yinede bunu başardılar. Vikinglerin Amerika kıtasına ilk ulaşan Avrupalılar olduğunu, Kanada'nın Newfoundland bölgesindeki L'Anse aux Meadows tam olarak aktif olduğunun arkeolojik kazılarla kanıtlandığını, İzlanda destanları olan Grönlandlıların Destanı ve Kızıl Erik'in Destanı, "Vinland" adı verilen bu yeni coğrafyaya yapılan seyahatleri, coğrafi rotaları ve yerlilerle karşılaşmaları detaylıca anlattığını biliyoruz.

İsveç’in doğu kıyısındaki Vikingler içinse durum farklıydı. Baltık Denizi çok büyük değildi ve daha uzağa gitmek isteyen İsveçli Vikingler, bunu Dinyeper ve Tuna gibi nehirler üzerinden yapmak zorundaydı. Britanya’ya giden Vikingler adayı hegemonyaları altına almak için yaklaşık 200 yıl Anglo-Saksonlar’la mücadele ederken, Vikinglerin Norman kolu ise 912 yılından itibaren Fransa’nın aşağı Sen Nehri topraklarını Normandiya (Kuzey ülkesi) haline getirmişlerdi. Bir diğer kol ise Dinyeper ve Tuna gibi nehirlerde kürek çekerek Rusya’nın içlerine ve Ukrayna’ya ulaşmış ve Rurik komutasındaki grup 862’de bugün Novgorod şehrinin olduğu bölgede konuşlanarak Slav halklarını egemenliği altına almıştı. Bugün Rus dediğimiz halklar, Vikinglerle yerli halkların karışmasından ortaya çıkmıştı. Bazı tarihçilere göre ise, Ruslar ayrı bir halk olan Slavların bir kolu ve Vikinglerle ilişkileri askeri ve ticari işbirliğinden öteye gitmemişti. 

Sonuç olarak Vikinglerin açık denizlere açılmaya uygun gemilere sahip olmaları onları Karadeniz ticaretinde ayrıcalıklı bir konuma ulaştırdı. Savaşçı olmaları ise, Rus ordularında seçkin birlikler halinde istihdam edilmelerini sağladı. Vikingler dünyanın diğer bölgelerine ordular halinde ve ganimet bulmak amacıyla gittikleri halde, Bizans’a azar azar ve barışçıl amaçlarla geldiler.

Konstantinopolis’i ilk ziyaret

Bu gruplara Varangianlar, Varaegler veya Varyaglar deniyordu. (Ben bundan böyle ilk terimi kullanacağım.) Bu terimlerin, Eski Norveç dilinde ‘yemin edenler’ anlamına gelen Væringjar’den geldiği tahmin ediliyor. 863-866 arasında bir tarihte, Oskold ve Dir adlı iki Viking liderin emrindeki 200 kadar gemi ile Konstantinopolis önlerinde belirdiğinde, şehir halkının Rusya yönünden geldikleri için Rus veya İskit sandıkları yağmacıların yarattığı panik üzerine Patrik Fotios, Blahernae Kilisesi’nde bir ayin düzenlemiş, ayine kadar sakin olan havanın birden fırtınaya dönmesiyle, Viking gemileri azgın suların içine gömülüvermişti. Şehir halkının bu olayı uzun süre unutamadığını tahmin etmek zor değil. Ancak, bu tarihten sonra Vikinglerle Bizanslıların ilişkisi gayet olumlu gelişti. 

Öyle ki anonim bir Rus kroniğine göre Bizans İmparatorluğu ile Rurik’in oğlu İgor arasında 907 ile 971 yılları arasında dört antlaşma imzalanmıştı. Bunlardan birincisi gayet kısa bir metin olup Kiev Knezi (prensi) unvanlı Oleg’in Bizans’a gönderdiği beş elçiye ziyaret izni verilmesi ile ilgiliydi. Söz konusu elçilerin pagan olduğu anlaşılıyor çünkü Bizans temsilcisi yeminini haçı öperek yaptığı halde, Rus elçileri Perun ve Volos adlı tanrıları ile kılıçları üzerine yemin etmişlerdi. Oleg’in 907’de Konstantinopolis önlerinde belirmesinden sonra hazırlanan ve 911 tarihinde yürürlüğe giren 15 maddelik ikinci anlaşma 15 kişinin imparatorun paralı askeri olmasına dair. Bu iki anlaşmadan anlaşıldığına göre Bizans imparatoru Varangianlara iaşe olarak ekmek, şarap, et, balık ve meyve verecek, ayrıca şehrin hamamlarından yararlanmalarını sağlayacaktı. Ayrıca geriye dönüşlerini de temin etmek zorundaydı. Varangianlar ise Aya Mamas (bugün Beşiktaş) bölgesinde kendilerine ayrılan alanda konaklayacaklar, şehre ancak silahsız olarak ve yanlarında Bizanslı bir görevli ile girebilecekler, şehir defterine adlarını yazmak zorunda olacaklardı. 

Viking gemisi nehirde

Vikinglerin kuşatması

Sonra ne olduysa oldu, tarafların arası bozuldu ve Oleg’in donanması 941 ve 944 yıllarında Konstantinopolis’i kuşattı. Neyse ki önemli bir çatışma olmadı. Nitekim 944’te imzalanan 16 maddelik üçüncü antlaşmada İgor adına gelen 50 Rus elçinin ve 25 tüccarın adı sayılıyor. Bu antlaşmada, pagan olanlar ile Hıristiyan olanların özenle ayrılması o yıllarda kuzey halkları arasında Hıristiyanlık yayılmaya başladığının bir işareti olmalı. Dahası İgor’un dul karısı Olga, 954-957 arasında bir tarihte Vikingler için adeta kutsal bir kent olan ‘Miklagard’da vaftiz edilerek Hıristiyanlığa geçmiş. VII. Konstantinos döneminin (913-959) ünlü Seremoniler Kitabı’na bakılırsa, o yıllarda Bizans donanmasında 700 kadar ‘Rhos’ (yani Viking) denizcisi vardı. 971 tarihli dördüncü antlaşma ise Olga’nın Hıristiyanlığı kabul etmeyen pagan oğlu “Cesur” lakaplı Sviatoslav’ın Bizans’la barış yaptığına dairdi. 

Varangianların imparatorluk için vazgeçilmez hale haline gelmesi ise II. Basileos döneminde (976-1025) oldu. 986 yılında kendisine isyan eden Bardas Fokas adlı generalle baş edemeyeceğini anlayınca, Kiev’in Viking asıllı Prensi Vladimir’den yardım istemek zorunda kalan Basileios, Vladimir’in gönderdiği 6 bin Viking askeri sayesinde Bardas Fokas’ı yenmeyi başarınca, Vladimir’e kızkardeşi Anna ile evlenmesi karşılığında Hıristiyan olma şartını koşmuştu. Hıristiyanlık gerçekleştiği halde evlilik gerçekleşmeyince taraflar arasında çatışmalar olduysa da daha önce gönderilen 6 bin askerin oluşturduğu Varangian birliğinin prestijine halel gelmedi. Bu birlikler Basileios’un 30 yıl süren Bulgaristan seferlerinde ve Avrupa içindeki başarılarında büyük rol oynadılar. Basileios’un ‘Bulgar kasabı’ unvanı alması, seferlerin ne kadar kanlı geçtiğine dair önemli bir ipucu olsa gerek.

Harald'a göz koyan Zoe ve İmparator Mihael'in evlilik töreni

Konstantinopolis’te bir Norveç Kralı 

Konstantinopolis’teki Varangian komutanlarından en ünlüsü ileride III. Harald adıyla Norveç Kralı olacak olan Harald Sigurdsson (1015-1066) idi. Veraset kavgaları yüzünden ülkesinden ayrılmak zorunda kalan (tarihe geçmiş namıyla) Harald “Hardrada” (Sert Hükümdar Harald) önce Kiev’e gitmiş, Konstantinopolis’e ise 1034 veya 1035’te 500 adamı ile gelmişti. General Maniakes’in sancağı altında Sicilya’da sekiz başarılı savaşa katıldıktan sonra muhafız alayı komutanı olmuştu. Hayatını anlatan saga’ya bakılırsa Harald, Bizans İmparatoriçesi Zoe’nin (980-1050) yeğeni Maria ile evlenmek istemiş ancak reddedilmişti. İddialara göre bunun nedeni, Zoe’nin Harald’a göz koymasıydı. 

Gençliğinde Kutsal Roma-Germen İmparatoru III. Otto ile nişanlanan Zoe, Otto’nun ölümü üzerine evlenme gerçekleşmeden Konstantinopolis’e dönmüş, bu talihsiz olaydan tam 26 yıl sonra babası VIII. Konstantinos’un geride bir erkek evlat bırakamadığı iyice anlaşılınca alelacele yaşlı Romanos Argiros’la evlendirilmişti. Bu evliliğin Zoe’yi çok mutlu etmediği anlaşılıyor, çünkü 11 Nisan 1041’de, Paflagonyalı (Kastamonu havalisi) köylü çocuğu Mihael’le evlenmek için, Romanos’u boğdurtmuş, yeni kocasını da IV. Mihael adıyla tahta çıkartmıştı. Kaynaklara göre eski imparatorun cenaze töreni ile yenisinin tahta çıkma töreni aynı anda yapılmıştı. Eğer yine iddialar doğruysa, Zoe Harald’a da tam bu sırada göz koymuştu. Harald, o sıralarda 60 yaşlarında olan imparatoriçeyi reddetmenin bedelini tam hesaplayamamış, soluğu zindanda almıştı.

Dönemin ünlü düşünürü Mihael Psellos’a göre “dindar görünüşlü fakat değersiz”, “anlamakta hızlı ama konuşmakta yavaş”, “kaprisli ve bol para harcamayı seven biri” olan Zoe’nin özellikle güzel kokulu yağlara pek düşkün olduğu da kayıtlara geçmiş.  Bu profile bakınca, Harald’ın imparatoriçenin ilgi alanına girmesi olasılığı güçlü görülüyor. 

Tarihçi Kekaumenos’a göre Harald hapishaneden kaçmış, Harald’ın birlikleri 1041’de Zoe ve kocası imparator IV. Mihael Kalatafes’in tahttan indirilmesinde görev almıştı. Harald’ın 1042 yılında yanına Maria’yı da alıp Konstantinopolis’ten kaçması, bir aşk hikayesi olmasa gerek, çünkü tarihe Hardrada (sert yönetici) lakabıyla geçen Harald, daha Norveç’e varmadan yanına bol hediyeler verip Maria’yı Konstantinopolis’e göndermişti. Harald’ın Konstantinopolis’ten ayrılış tarihi konusunda kafaları karıştıran ise, Norveç’te yapılan bazı arkeolojik kazılarda, Zoe’nin kocaları her iki Mihael dönemine dair bazı paraların bulunmuş olması.  Ama şu biliniyor ki, veraset meselelerinin hallolmasından sonra Harald, 1047 yılında III. Harald olarak Norveç tahtına çıkmıştı. Harald’ın 1066 yılında Britanya’yı istilaya kalktığı sırada öldürülmesi “Viking Çağı”nın sonu olarak imlenecekti. (Bugün iletişim ve bilgisayar teknolojisinde kullanılan Bluetooth (Mavidiş) teriminin bu Harald’dan değil, 958–986 arasında yaşamış, birbirleriyle savaşan İskandinav kabilelerini tek bir krallık altında birleştirmesiyle ve Danimarka ile Norveç'i bir araya getirmesiyle tanınan Danimarka kralı Harald Gormsson’dan (Harald Bluetooth/Mavidiş) geliyor.

1066 İngiliz-Norman Savaşı'nı gösteren Bayeux Duvar Halısı

Malazgirt sonrası Viking desteği

Varangianların yıldızı, Romanos Diogenes komutasındaki Bizans ordusunun 1071’de Malazgirt’te Selçuklulara yenilerek büyük güç kaybetmesinden itibaren daha da parladı. İmparator I. Aleksios Komnenos’un İskandinav krallarına mektuplar yazarak, daha fazla asker göndermeleri istediğini biliniyor. Ancak ilginçtir 11. yüzyılın ortalarında, Bizans’ın asker listelerinde ‘Varangianlar’ ve ‘Englinovarangoi veya Inglinoi’ (İngilizler) diye iki ayrı sütun vardı. Başlangıçta İngilizlerin sayısı tek tük iken zamanla artmaya başladı. Bu artışın, 1066 yılında Britanya Adası’nın Normanlar tarafından istila edilmesiyle ilgili olduğu sanılıyor. Özellikle 1088’den sonra Britanya’dan kitleler halinde göçler olduğu biliniyor. Örneğin Grönland’ın Jalvardar saga’sı (destan) tek seferde Britanya’dan 350 gemi ile gelen 5 binden fazla Anglo-Sakson’dan söz eder. Bu askerlerin İngiliz mi yoksa Viking-Germen karışımı Normanlardan mı olduğuna karar vermek zor ancak 12. Yüzyıldan itibaren Varangian birliklerinde İskandinav kökenlilerin sayısı azalırken, “Inglinoi” egemenliği başladı diyen araştırmacılar var. 

Bu yüzyıl, aynı zamanda, Bizans ekonomisinin giderek bozulması ile birlikte, bu birliklerin sadakatlerinin de azalmaya başladığı dönem. Bunun en acı sonucu da 1204’te ücretleri ödenmeyen Varangian birliklerinin savaşmayı reddetmesi üzerine, Konstantinopolis’in Dördüncü Haçlı Birliklerinin eline geçmesi ve Bizans İmparatorluğu’nun yerini 1261’e kadar sürecek olan Latin İmparatorluğu’nun alması. Latin döneminde Varangian birliklerinin dağıtılmadığı, sadece silahsızlandırıldığı sanılıyor ancak bazı birliklerin İznik’e taşınan Bizans imparatorlarına hizmete devam ettiklerine dair bilgiler de var. Konstantinopolis’in 1261’de Latinlerden geri alınarak imparatorluğun ihya edilmesinden sonra Varangian birlikleri tekrar eski güçlerine ve saygınlıklarına kavuşamamışa benziyor. 13. yüzyıldan itibaren kaynaklarda Varangos ve Varangopulos, birer aile adı olarak yer almakla birlikte, Varangian’lara ilişkin son bilgi, 1341’de genç imparator V. İonannes Paloelogos’a eşlik ettiklerine dair. 

Varangianlar tarafından öldürülen Trakyalı kadın, İoannes Skylitzes Yazması, Madrid

Nerede ve nasıl yaşarlardı? 

Başta İmparator Aleksios’un kızı, “ilk kadın tarihçi” Anna Komnena’nın Aleksiad adlı eseri olmak üzere çeşitli kaynaklardaki bilgi kırıntılarını birleştirince ortaya çıkan tablo şu: Tarih boyunca önce Aya Mamas’ta (bugünkü Beşiktaş), sonra Mangana (bugünkü Sarayburnu) civarındaki garnizonda, Bukoleon Sarayı’nda (bugünkü Cankurtaran’la Kumkapı arasında) ve Blahernae mahallesindeki (bugünkü Ayvansaray) barakalarda kalan Varangianlar imparator ve ailesini korumak, başta Aya Sofya’daki ayinler olmak üzere tüm seremonilerde, Paskalya gibi özel günlerde, imparatorluk düğünlerinde, tahta çıkma ve cenaze törenlerinde onlara eşlik etmekle yükümlüydüler. Dahası, soylu Grekler tarafından oluşturulan Candidati, polis gücü olan Excubitors veya sarayın gece muhafız alayı olan Arithmos’lar ile hazineyi koruyan birliklerin içinde bile görev alıyorlardı. Esas silahları uzun, iki ağızlı Viking baltası idi. Rütbesi yüksek olanların ayrıca kılıç ve ok taşımasına da izin vardı. Varangianlar saray törenlerinde Norman ya da Viking asıllı biri tarafından temsil edilirler, savaşta ise Akolouthos denen Bizanslı komutanların emrinde olurlardı. 

Barış zamanı barakalarında tahta bir kerevette, üzerlerine sadece bir battaniye koyarak yatan Varangian birliklerinin savaşa kendi özel çadırlarını götürmelerine izin vardı. Yüksek ücretlerle ödüllendirilen bu birliklerin Bizans imparatorlarına bağlılıkları konusunda abartılı anlatılar varsa da Bizans kaynaklarında onlara pelekuphoroi barbaroi (baltalı barbarlar) denilmesi, halk ve elitler arasında pek sevilmediklerini düşündürüyor.  

Varangianların konuştukları dil eski İngilizce veya Eski Norveççe olmalı, çünkü İskandinav kökenli Varangian askerlerinin pek azı Grekçe konuşabildiği için birliklerde mutlaka tercüman bulunurdu. Bu askerlerin evlenmedikleri, sadece Bizanslı fahişelerle kısa süreli ilişkilerle yetindikleri sanılıyor. Ancak “Inglinoi” denen askerler, Bizanslı kadınlarla evlenerek, zamanla Grekleşmişlerdi. 

Varangian’ların görünümleri, giyim kuşamları nasıldı sorusuna cevap vermemizi sağlayan nadir kaynaktan biri 11. yüzyılın ikinci yarısında Ioannes Skylitzes adlı bir Bizans memuru tarafından yazılan Synopsis Historiarum adlı eserin içindeki iki minyatür. Bizans’ın sosyal yaşamına dair 574 kadar minyatürü kapsayan bu eser halen Madrid Milli Kütüphanesi’nde. Bu minyatürlerden birinde İmparator VI. Leon’u (886-912) tahttan indirerek Hipodrom’a götüren uzun baltalı Varangian askerleri görülmekte. Diğerinde ise 1043 yılında bir kadının Varangian askeri tarafından tecavüze uğraması ve tecavüz sonrasında mağdura tazminat olarak askerin eşyalarının verilmesi resmedilmiş. Minyatürde bu askerler gür siyah saçlı ve sakallı, pos bıyıklı, kalın bacaklı, dizlerine kadar uzanan değişik renklerde pelerinler ve ayaklarında uzun siyah çorap veya çizme ile resmedilmekte. 

İmparator V. Leon'un cenazesini taşıyan Varangianlar (11. yüzyıl)

Başka kaynaklardan bildiğimize göre tunik ve silahları dışında ait olduğu kabileyi temsil eden bir başlık, bir para kesesi, kemik ya da boynuzdan yapılma bir tarak, çakı ya da ustura; sosyal statülerini gösteren bir mücevher, bir yemek kabı, nadiren bir kaşık (büyük ihtimalle elleriyle yiyorlardı), ateş yakmak için kibrit taşıma hakkına sahiptiler.

Peki Varangianların dinleri neydi, nerede ibadet ederlerdi? 

Vikingler 11. yüzyıldan itibaren Hıristiyanlığı kabul etmelerine rağmen Konstantinopolis’teki Varangianların çoğu pagan kalmıştı. Konstantinopolis’teki adı bilinmeyen ilk kilisenin dinsel çatışmalar sırasında çıkan bir yangın sonucu 1052’de yok olduğu sanılıyor. Aya Sofya yakınlarında, Norveç Kralı “Aziz” Olaf Haraldsson (ö. 1030) adına inşa edilen bir diğerinin ise yeri tam bilinmiyor. 12. Yüzyıldan itibaren ağırlıkları artan İngiliz Varangianların ise başkentte St. Nicholas ve Canterbury’li Augustine adına bir kilise kurdukları sanılıyor. Osmanlı döneminde inşa edilen Boğdan Sarayı’nın olduğu yerde (bugünkü Fener ile Karagümrük arasında) kurulduğu sanılan bu kiliseden günümüze hiç iz kalmamış ancak 13-14. yüzyılda buradan götürülen mermer kolonlar halen İngiltere’nin Surrey bölgesindeki bir kilisede görülebilmekte imiş. 

Geriye kalanlardan: “Halfdan buradaydı!” 

İlginçtir, Konstantinopolis’te en az 360 yıl, bazı kaynaklara göre 500 yıl kalan Varangianlardan günümüze çok az somut iz kalmış. Bunlardan en ünlüsü Aya Sofya’daki duvara kazınmış küçük bir yazı parçası. Güney galerisinin ikinci katında imparatoriçelere ayrılan bölümdeki bir mermerin üzerinde bir İskandinav ismi olan Halfdan adının FTAN bölümü okunabilir halde. Yine yakınlardaki bir başka yazıtta ise “ari:kiarthi” (uzmanlar “bunu yaptılar mı?” diye tercüme ediyorlar) şeklinde bir cümle parçası okunmakta. 

Vikinglerin Konstantinopolis’te bıraktığı diğer iz ise, Theotokos tis Pammakaristu Manastırı’nın (bugün Fethiye Camii) bir tonozundaki INΓBAP E şeklindeki Yunan harfleri ile yazılmış kelime. İlk kez C. G. Curtis and S. Aristarkos tarafından 1885’te bilim dünyasına duyurulan yazı, eksik harfleri ING[LINOI] BAR[AGGOl] E[...] şeklinde tamamlayarak ‘İngiliz Varangianlar’ olarak okunmuşsa da bu tercümeyi zorlama bulanlar ve bunun büyük ihtimalle bir İskandinav ismi olan Ingvar ile E harfiyle başlayan bir başka kelimeden oluştuğunu düşünenler çoğunlukta. Adı geçen Ingvar’ın 1030’larda Hazar Denizi civarına gerçekleştirilen başarısız bir seferden sonra yaklaşık 30 kadar dikilitaşla yad edildiği rivayet edilen İskandinav soylusu Ingvar olup olmadığı hala belli değil. Ancak sözü edilen yazının Ingvar’ın ordusundan sağ kalan ve Konstantinopolis’e sığınan biri tarafından kazılmış olması ihtimalini düşünmeye engel yok. 

Viking gemisi (temsili)

Bir başka iz ise, bir yangına kurban gitmişe benziyor. 1870’lerde İstanbul’da bulunan Yunan tarihçi ve arkeolog A. G. Paspatis Edirnekapı civarındaki surlar üzerindeki bir kulenin içinde bulduğu bazı mezar taşlarında "Warings?" şeklinde bir kelime okuduğunu belirtir. Bunun İngiliz Varangianları işaret ettiğini düşünür. Bu taşlardan haberdar edilen İngiliz elçilik görevlileri, Babıali’ye başvurarak taşları Haydarpaşa’daki İngiliz Mezarlığı’na nakletme izni isterler, ancak bu talepleri kabul edilmez. İddiaya göre taşlar Selimiye Yetimhanesi’nin inşaatında kullanılacak, üzerlerindeki yazıların kopyaları ise 1870’teki Pera yangınında yok olacaktır. Bu hikâye doğru ise, bir gün Selimiye Yetimhanesi’nin duvarları arasında bu yazıtları bulma ihtimalimiz hala var. Böylece Konstantinopolis’te bir zamanlar Vikinglerin yaşadığına dair hikayemiz biraz daha inanılır hale gelir. 

Yararlanılan Kaynaklar;

A.P. Kazhan, (ed) The Oxford Dictionary of Byzantium, Oxford University Press, 1991; E. Roesdahl and D.M. Wilson, From Viking to Crusader: Scandinavia and Europe 800-1200, Rizzoli: New York 1992; G. Ostrogorsky, Bizans Devleti Tarihi, Ankara, 1999; G. T. Dennis, Three Byzantine Military Treatises, Dumbarton Oaks Texts, Washington 1985 I. Heath, Byzantine Armies 886-1118, Osprey, London 1984; H.R. Ellis-Davidson, The Viking Road to Byzantium, Allen and Unwin: London 1976; I. Sevcenko, “The Madrid manuscript of the Chronicle of Skylitzes in the light of its new dating”, Byzanz und der Westen’in içinde, s.117-130, Vienna 1984; K.N. Ciggaar, Western Travellers to Constantinople. The West and Byzantium, 962-1204: Cultural and Political Relations, E.J. Brill: Leiden 1996; King Harald's Saga, Penguin Classics 1966; S. Blöndal ve B.S. Benediktz, The Varangians of Byzantium: An Aspect of Byzantine Military History, Cambridge University: Cambridge 1978; A.G. Paspates, The Great Palace of Constantinople, London 1893; Anna Komnena, Aleksiad, http://www.yorku.ca/inpar/alexiad_dawes.pdf

Not: Bu yazının farklı versiyonları Toplumsal Tarih’in Şubat 2006 ve Atlas Tarih’in Haziran 2014 sayılarında yayımlanmıştır.

Etiketler: Makaleler Vikingler

Bu kategoride daha fazla: Makaleler

Tümünü gör

Daha fazlası: Ayşe Hür

Tümünü gör