İçeriğe geç

Gerçekle söylencenin eşsiz bileşimi: Ahi Evren, Cuha, Nasreddin Hoca, Timur Hikayeleri - Ayşe Hür

Yazan Ayşe Hür
Gerçekle söylencenin eşsiz bileşimi: Ahi Evren, Cuha, Nasreddin Hoca, Timur Hikayeleri - Ayşe Hür
Yayınlanma tarihi:

“Türk zekâsının başlıca niteliği muvazene ve aklıselimdir. Bu bakımdan Lâtin zekâsıyla da benzerlik gösterir. Milli neşe ve mizahın sembolü olan Nasreddin Hoca’ya atfedilen fıkralar, ortaya çıkardıkları incelik, zihni muvazene ve nüfuzla Türk karakterinin hûlasasını yansıtmaktadır.”

Bu cümleler, Ahmet Haşim’in 1925 yılında L'Echo de Turquie dergisinde yayımlanıp unutulan "Türk Edebî Zevkinin Tekâmülü" başlıklı Fransızca yazısının, 2007 yılında keşfedilip Türk Edebiyatı Dergisi’nin Şubat 2007 tarihli 400. sayısında yayımlanan Türkçe tercümesinden. 

"Türk zekâsı-Latin zekâsı, milli neşe, Türk karakteri" gibi sübjektif yargıları bir yana bırakırsak, her yıl Temmuz ayında Eskişehir-Sivrihisar ve Konya-Akşehir'de düzenlenen Nasreddin Hoca etkinlikleri vesilesiyle, sadece bu coğrafyada değil Avrupa'dan Asya'ya pek çok ülkede fıkraları bilinen, sevilen, gülünen Nasreddin Hoca’ya dair gerçeklerle söylencelerin birbirine nasıl karıştığına bakalım mı? 

Örneğin Türk Diyanet Vakfı/TDV’nin İslam Ansiklopedisi'nde Nurettin Albayrak'ın yazdığı maddeye göre Nasreddin Hoca, Sivrihisar’ın Hortu köyünde 1208 yılında doğmuş, köyün imamı olan babası Abdullah’tan sonra bu görevi üstlenmiş, ardından Akşehir’e göç etmiş, burada kadılık yapmış, 1284 veya 1285 yılında burada ölmüştür. Mükrimin Halil Yinanç (ö. 1961), bir gezisi sırasında Hoca'nın oğullarına ait mezar taşlarını Sivrihisar’a yakın Sultana köyünde gördüğünü söylemiştir. Abdülbaki Gölpınarlı’ya (ö. 1982) göre Nasreddin Hoca’nın kızlarından birine nisbet edilen bir mezar taşı da Sivrihisar’da bulunmuştur. Bu bilgiler Wikipedia gibi açık kaynaklarda da tekrarlanır.

17. yüzyıl minyatürü, Topkapı Sarayı Müzesi TSMK H. 2142, y. 24

Buna karşılık İsmail Hami Danişmend (ö. 1967), Paris Bibliothèque Nationale’de kayıtlı eksik bir Farsça Selçuḳnâme’ye dayanarak Nasreddin Hoca’nın, uç beyi iken Kastamonu’da hâkimiyet kuran Çobanoğulları’ndan Yavlak Arslan’ın oğlu Nâsırüddin Mahmud olduğunu ileri sürmüş, ancak iddianın da doğru olmadığını İbrahim Hakkı Konyalı (ö. 1984) çeşitli belgelere dayanarak ortaya koymuştur.

Ahi Evren veya Cuhâ mı?

Günümüz yazarlarından Mikâil Bayram ise Nasreddin Hoca hakkında yapılmış araştırmalarda dile getirilen şüpheleri dikkate alarak birtakım varsayımlardan hareketle Hoca'nın 1171 yılında Azerbaycan’ın Hoy şehrinde doğan, 1 Nisan 1261 yılında Kırşehir'de Caca Bey tarafından öldürülen Hâce Nasîrüddin Mahmûd el-Hoyî olup, herkesin korktuğu bir yılanın onu görünce uysallaşması sonucunda kendisine Evren (veya Evran) lakabı verilen, Ahilik teşkilatının kurucularından olması sebebiyle halk tarafından Ahi Evren diye şöhret bulan kişi olduğunu ileri sürmüştür. 

Mikail Bayram'a göre Şeyhi olan Evhadu’d-din Kirmani’nin kızı Fatma ile evlenen Ahi Evren çocukluğunu ve ilk eğitim dönemini memleketi olan Hoy’da tamamladıktan sonra, Horasan'a giderek Fahrettin Razî'nin eğitimi altına girmiş ve ondan feyz almıştır. Hocasından şer'i ilimleri öğrenmiştir. İlk tasavvufi terbiyesini Horasan ve Maveraünnehir'de Yesevi dervişlerinden almıştır. Yine Bayram'a göre Mevlânâ’nın Mesnevî’de isim vermeden eleştirdiği, "kötü huylu debbağ (derici)" gibi karakterlerin doğrudan deri işleme zanaatının (Ahiliğin) piri olan Ahi Evran’ı, yani Nasreddin Hoca’yı hicvetmek ve değersizleştirmek için kurgulandığını ileri sürer. Mevlâna’nın Moğollara yaranmak için oğlu Alaaddin Çelebi'yi ve Ahi önderlerinden Nasreddin Hoca'yı öldürttüğünü iddia eden Bayram’a göre Mesnevi'de bazı hikâyelerde "Cuhâ" ve "Şeyh Nasîrü'd-Din" adıyla anılan kişi de Ahi Evren'dir. Örneğin Mesnevî’de geçen Cuhâ’nın babasının cenazesindeki hikaye (cenazenin "ne ışığı, ne hasırı, ne ekmeği olan bir eve" götürüldüğünü duyunca kendi evlerine götürüldüğünü sanması), günümüzde birebir Nasreddin Hoca fıkrası olarak anlatılmaktadır. Yine meşhur "bindiği eşeği saymayı unutma" hikâyesinin temelleri de bu ortak nükte kültürüne dayanır.

Bu hayat hikayesi ile bugün Turizm ve Kültür Bakanlığı'nın sitesindeki veya TDV'nin yayımladığı İslam Ansiklopedisi'ndeki hayat hikayelerinin en ufak bir benzerliği yoktur. Elbette bu hikayelerden ikisi de doğru olmayabilir, çünkü söz konusu dönemden kalan birincil kaynak çok azdır. Nitekim bazı kaynaklarda İstanbul’un ilk kadısı ve Fâtih Sultan Mehmed’in hocası Hızır Bey’in de Sivrihisarlı ve annesinin Hoca'nın torunu olduğuna dair bilgilere rastlanmakta. 

Hoca'nın kim olduğu, ne zaman nerede doğduğu veya öldüğü meçhul iken, Akşehir'deki Uluslararası Nasreddin Hoca Şenliği'nin 1959'dan beri neden 5-10 Temmuz arasında kutlandığı veya Eskişehir Sivrihisar Belediyesi de Kültür Bakanlığı katkılarıyla her yıl Uluslararası Nasreddin Hoca Kültür ve Sanat Festivali'nin de Akşehir ile çakışmayacak şekilde neden Haziran sonu ile Temmuz başı (örneğin 29 Haziran-5 Temmuz) arasına düzenlendiği (en azından benim açımdan) meçhul. 

Timur

Nasreddin Hoca Timur’la karşılaşabilir mi? 

Gerçekle söylencenin karıştığı bir başka konu da Nasreddin Hoca-Timur fıkraları. Bazı kaynaklar Nasreddin Hoca’yı I. Murad, Yıldırım Bayezid ve Timur’un çağdaşı gibi gösterirler. Örneğin Evliya Çelebi (1611-1682), Akşehir’e geldiğinde, Nasreddin Hoca’nın türbesini ziyaret etmiş, duyduğu Nasreddin Hoca fıkralarını eserinde nakletmiş, hatta Hoca ile Timur arasında geçen bir konuşmayı nakletmiştir. Evliya Çelebi Moskova’yı anlatırken de Timur’un bu şehre girmekten vazgeçip geri döndüğünü, Nasreddin Hoca’nın da Timur’un yanında olduğunu belirtmiştir.

Peki bu iddialar doğru olabilir mi? Olamaz, çünkü 1208 yılında doğduğu, 1284 yılında öldüğü kabul edilirse, Nasreddin Hoca’nın 10 Eylül 1399 günü Anadolu’ya giren ve 28 Temmuz 1402’de Yıldırım Bayezid’i esir aldığı Ankara Savaşı’ndan sonra sekiz ay daha Anadolu’yu talan ettikten sonra Mart 1403 sonlarında ülkesi Semarkand’a doğru yola çıkan Timur’la karşılaşması mümkün değildir. Nasreddin Hoca’nın Ahi Evren/El Hoyi olduğu kabul edilirse, bu daha da imkansızlaşır çünkü iki şahsiyet arasındaki tarihi makas (1171-1261) daha da açılır. 

Nasreddin Hoca ve Timur ilişkisini tarihsel bir gerçek olarak algılayıp anlatanlardan biri de Evliya Çelebi'den bir kuşak sonrasının yazarı olan Dimitri Kantemir’dir. (1673-1723) “Osmanlı Devleti’nin Yükselişi ve Çöküşünün Tarihi” adlı eserinde “Türk yazarlarının bu kanısını doğrulayan başka kanıtlar da var. Bunlara göre Timurlenk, Yenişehir (Neapolis) yakınında ordugâhını kurarak, burada üç gün kalmış ve Türk Ezop’u yahut mizahçısı Nasreddin Hoca’yı dinlemekle vakit geçirmiştir. Hoca, fıkralarıyla kendisini o kadar memnun etmiştir ki, kentin kılına dokunmamıştır. Okurlarımın merakını tatmin etmek amacıyla, konumuza biraz ara vererek, buraya, bu Hoca’nın bazı özelliklerini Türkçe yazılmış bir kitaptan aktaracağım" diyen Dimitri Kantemir, Nasreddin Hoca ile Timur arasında geçmiş gibi anlatılan üç fıkrasını sırayla verir. Dimitri Kantemir’in anlattığı Nasreddin Hoca fıkraları, Avusturyalı tarihçi, diplomat ve Şarkiyatçı Joseph von Hammer-Purgstall’ın (ö. 1856) “Osmanlı Devleti Tarihi” adlı eserinde, Kantemir’den naklen yer almaktadır. 

Buradan da anlaşıldığı üzere, bu iki önemli yazarın da Ahi Evren veya Cuha rivayetlerinden haberi yoktur. Dimitri Kandemir bu bilgileri neden çağdaşı Evliya Çelebi'ye dayandırmamış da "Hoca'nın bazı özelliklerini Türkçe yazılmış bir kitaptan aktaracağım" demiştir diye düşünenler olabilir. Evliya Çelebi, ünlü eseri Seyahatnâme’yi ömrünün son yıllarında Mısır’da kaleme almıştı. Eserin orijinal el yazması metni, Çelebi’nin vefatından uzun süre sonra, ancak 1742 yılında Mısır'dan İstanbul’a (Hacı Beşir Ağa’ya) getirilmiş ve ilk kez o dönemde çoğaltılmaya başlanmıştı. Dimitri Kantemir, İstanbul'daki meşhur entelektüel dönemini tamamlayıp 1711 yılında Rusya'ya sığınmış, başyapıtı olan Osmanlı İmparatorluğu'nun Yükseliş ve Çöküş Tarihi adlı eserini de ölümünden hemen önce Rusya’da tamamlamıştı. Dolayısıyla Çelebi'nin eserinden habersizdi. (İlginçtir, 1727-1745 arasında faaliyet gösteren İbrahim Müteferrika Matbaası eseri basmamıştı. Seyahatname ilk kez 1896 yılında İkdam Matbaası'nda parça parça basılmaya başlanmıştır, o da sansürlü olarak!)

Nasreddin Hoca

Kaç Nasreddin Hoca fıkrası var?

Nasreddin Hoca’dan söz eden en eski yazma eser olan Saltuknâme’de (1480) ona ait iki fıkra yer alır. Hüseyin adında birine ait olan 1571 tarihli Hikâyât-ı Kitâb-ı Nasreddin adlı eserde 43 fıkra vardır. 1810 yılında kaleme alınan Hikâyet-i Hoca Nasreddin Rahmetullahi Aleyh’de fıkra sayısı 161’e çıkar. Nasreddin Hoca fıkralarının resimli ilk baskısı, Letâif-i Nasreddin adıyla 1883 yılında Mehmed Tevfik (Çaylak) tarafından yapılmıştır. Bu eserde sayı 71 fıkraya düşer. 

Günümüzde Dr. Mustafa Duman, Nasreddin Hoca ve 1616 Fıkrası kitabıyla sayısı çok yukarılara çekmiştir. Kitabın önsözünde "kitapta yazmalardan derlenen 489 fıkra ve sözlü gelenekten, basma kitaplardan ve diğer yayınlardan derlenmiş 1127 fıkra yer almaktadır. Bu ikinci kategoride verilen fıkraların büyük bir bölümü Türkiye dışından 40 halk ve 40 dilden derlenmiştir" denir. Elbette muhafazakar çevreler bu fıkralardan kaba ve açık-saçık olanların Nasreddin Hoca’ya ait olmayacağını söylerler! Ne de olsa Mikail Bayram'ın çizdiği profile göre Hoca, Fahrettin Razî'den şer'i ilimleri öğrenmiştir!

Avrupa’nın Nasreddin Hocaları

Saim Sakaoğlu, Türk Fıkraları ve Nasreddin Hoca kitabında, Araplar’ın Cuhâ’sı Almanlar’ın Till Eulengspiegel’i, Amerikalılar’ın Paul Bunyan’ı, Bulgarlar’ın Hıtar Petar’ı, İngilizler’in Joe Miller’i, İtalyanlar’ın Bertoldo’su, Ruslar’ın Balakirew’i, Yugoslavlar’ın Kerempuh ve Era’sı, Japonlar’ın Ikkyu’suna ait fıkraların Hoca'nın fıkralarıyla benzerlik gösterdiğini ileri sürer.

Bunlardan Nasreddin Hoca gibi, biyografisi hakkında yeterli bilgi olmayan, ancak 1350 yılında Mölln’de vebadan öldüğü sanılan Alman mizahçısı Till Eulenspiegel’in (Eule=baykuş, spiegel=ayna) fıkraları ile Nasreddin Hoca fıkraları arasında büyük bir benzerlik görürler, dolayısıyla kronolojik olarak Eulenspiegel daha geç olduğu için onun kültürel yayılma yoluyla Nasreddin Hoca’dan etkilendiğini düşünürler.

Levnî tarafından resmedilen ve Seyyid Vehbi tarafından kaleme alınan Sûrnâme-i Vehbî'den bir minyatür

Goethe’nin Batı-Doğu Divanı’nda Nasreddin Hoca

Nasreddin Hoca fıkraları Alman edebiyatçı Goethe’nin (1749-1832) de çok ilgisini çekmiştir. Goethe, Nasreddin Hoca fıkralarının henüz kitap halinde batı dillerine çevrilmediği 1815-1817 yılları arasında mektuplaştığı, bir süre İstanbul’da da kalan Şarkiyatçı Heinrich Friedrich von Diez’in Nasreddin Hoca yazmalarından birinden çevirttiği beş Nasreddin Hoca fıkrasını çok beğenmiştir. Bunun üzerine tüm Nasreddin Hoca fıkralarının önce bilim adamları için Latinceye ve daha sonra içlerindeki bazı kabalarının çıkarılarak geri kalanlarının da halk için Almancaya çevrilmesini önermiştir. Goethe, bununla da kalmaz ve West-östlicher Diwan (Doğu-Batı Divanı) adlı eserinde, Nasreddin Hoca’nın bir fıkrasına yer verir. Goethe’nin çok beğendiği bu Nasreddin Hoca fıkrası şöyledir: 

Timur çirkin bir adamdır. Bir gün, berberde tıraş olurken aynaya bakar ve yüzünün çirkinliğini görür, ağlamağa başlar. Nasreddin Hoca da yanındadır. Timur’un ağladığını görünce o da ağlamağa başlar. Timur’un yanındakiler ona hoş hikâyeler anlatırlar ve bunun üzerine Timur ağlamayı keser. Fakat Nasreddin Hoca iki gözü iki çeşme ağlamayı sürdürür. Bunun üzerine Timur: “Hoca, neden ağlıyorsun?” diye sorar. Nasreddin Hoca şu karşılığı verir: “Hükümdarım. Sen yüzünü bir kez aynada gördün ve ağladın. Biz ise senin yüzünü gece gündüz devamlı görüyoruz. Biz ağlamayalım da kim ağlasın?” (Goethe ve bu önemli eserine dair geniş bilgi için: https://www.avlaremoz.com/goethenin-bati-dogu-divani-ayse-hur/)

Türk halk edebiyatı üzerine çalışmış Fransız folklorcu olan Edmund Saussey de Hoca’nın hayatının bu fıkralardan çıkarılamayacağını görmüş, tetkiklerini daha çok fıkraların özellikleri ile Hoca’nın bu fıkralardan çıkacak şahsiyeti üzerine yöneltmiş. Ona göre bu fıkralardan birçoğu, Batı milletlerinin halk hikâyelerinde de görülen temalara dayanmaktadır. Bu fikrini destekleyecek örnekleri bir bir sayıp döken Fransız yazarı, sonunda, bütün bunlar, diyor, Avrupa ve Asya insanlığının müşterek malıdır.”

Abdülbaki Gölpınarlı Saussey’in Türk Halk Edebiyatı kitabına referansla şöyle der: "Hiç şüphe yoktur ki, Temür'ü Anadolu'da hocayla karşılaştıran fıkralar da diğerlerinden daha ziyade hakikat payı taşımazlar. Fakat Türk milletinin, hoca Nasreddin çehresinde bu çeşit çizgiler ilâve ederek, bu sâf ve iyi adamı Temür'ün karşısına çıkarmak suretiyle onun portresini tamamlaması mânidardır. Nasreddin hoca, bu fıkralarda hoyrat iktidar ve fütuhat hırsı karşısında, güler yüzlü cesaretin, sâkin sebat ve mertliğin, ağır başlılığın ve ihtiyatlı olmanın, neler yapabileceğini gösteren millî bir semboldür."

Doğru söze ne denir!

Yararlanılan kaynaklar: 

Aksoy, Mehmet Ali, Nasreddin Hoca ve Hikayeleri, Semih Lütfi Kitabevi, İstanbul, 1958
Bayram, Mikail, “Ahi Evren Kimdir?”, Türk Kültürü, XVI/191 (1978), s. 658-668
Başgöz, İlhan, Geçmişten Günümüze Nasreddin Hoca, Pan Yayıncılık, İstanbul, Ağustos 2005, s. 36-39.
Boratav, Pertev Naili, “Nasreddin Hoca”, Folklor ve Edebiyat, Eminönü Halkevi Yayını, İstanbul, 1939, s. 175-176
Duman, Mustafa, “Halkın Kahramanı Nasreddin Hoca Timur’a Karşı”, CIU (Cyprus International University) Folklor/Edebiyat Dergisi, yıl 2012, cilt 18, sayı 69, s. 59-70.
Nasreddin Hoca Kitabı (Haz: M. Sabri Koz), Kitabevi Yayını, İstanbul, Temmuz 2005.
Tokmakçıoğlu, Erdoğan, Bütün Yönleriyle Nasreddin Hoca, Sinan Yayınları, İstanbul, 1971.
Turan, Fatma Ahsen, “Nasreddin Hoca ve Timur”, Nasreddin Hoca Sempozyumu Bildirileri, Kültür Bakanlığı Yayını, Ankara, 1997, s. 44-47.

Etiketler: Makaleler

Bu kategoride daha fazla: Makaleler

Tümünü gör

Daha fazlası: Ayşe Hür

Tümünü gör