Resmi anlatının aksine, Türkiye’nin NATO üyesi olması için hevesli olan Türkiye idi, Batılı ülkeler değildi. Nitekim, Türkiye NATO’ya üç kere (11 Mayıs 1950’de CHP hükümeti döneminde; 1 Ağustos 1950 ve 2 Mayıs 1951’de DP hükümeti döneminde) başvurdu. Bu uğurda hiç alakası olmadığı halde Kore Savaşı'na katılan Türkiye ancak üçüncü başvurusundan 3,5 ay sonra NATO’ya davet edildi ve beş ay sonra 28 Şubat 1952 tarihinde (Yunanistan’la birlikte olmak kaydıyla) üyeliğe resmen kabul edildi. Bu yazı Batılı ülkelerin Türkiye’nin NATO üyeliğine ilişkin gönülsüzlüğünün nedenlerine ve bu nedenler arasında Mısır ve İsrail’in rolüne dair.
İkinci Dünya Savaşı’nın ardından SSCB’nin Orta Avrupa ve Balkanlar’da kalıcı bir askeri-siyasi tampon bölge oluşturması, Britanya karar alıcıları tarafından kıtanın geleneksel güç dengesinin tek taraflı bozulması olarak yorumlanmıştı. Bu durum, Britanya'nın Akdeniz ve Süveyş Kanalı üzerinden Hindistan'a uzanan geleneksel deniz ticaret rotalarını ve imparatorluk lojistiğini güneyden kuşatılma riskiyle karşı karşıya bırakmıştı. Örneğin Ekim 1944’te Başbakan Winston Churchill, SSCB lideri Stalin’e sunduğu “Yüzdeler Anlaşması” notunda "Balkanlar'daki durumumuza netlik kazandıralım. Sizin ordularınız Romanya ve Bulgaristan'da. Bizim ise orada çıkarlarımız, misyonlarımız ve ajanlarımız var. Birbirimizin yollarına çıkmaktan kaçınmalıyız. Romanya'da sizin yüzde 90, bizim yüzde 10 nüfuzumuz olsun. Yunanistan'da ise Büyük Britanya yüzde 90 söz sahibi olsun, Rusya yüzde 10. Yugoslavya ve Macaristan'da ise elliye elli paylaşalım," diyordu.
Mart 1946’da Britanya Dışişleri Bakanı Lord Ernest Bevin "Sovyetler Birliği’nin Akdeniz’e doğru hareket etmesi, Britanya İmparatorluğu’nun tam kalbini kesip atmakla eş değerdir. Bizim için Akdeniz ve Süveyş Kanalı, sadece ticari bir rota değil, küresel stratejik savunma sistemimizin omurgasıdır. Rusya'nın bu bölgedeki her türlü nüfuz genişletme hamlesi, bizim hayati arterlerimizi doğrudan tehdit eder," diyordu. (SSCB’nin Türkiye’den toprak ve üs talepleri hakkında: https://www.avrupademokrat9.com/stalin-1945te-turkiyeden-kars-ardahan-ve-bogazlari-istedi-mi-ayse-hur/)

İran ve Yunanistan meseleleri
1945 sonunda Birleşik Krallık ve ABD çekilirken, SSCB çekilmek bir yana, askeri varlığını güneye doğru genişletmekle kalmayıp İran topraklarında Kürt ve Azerilere Sovyet yanlısı iki de cumhuriyet kurdurduğunda, bu durum Britanya tarafından Ortadoğu’daki enerji kaynakları üzerindeki tekelini ve Basra Körfezi'ndeki jeostratejik üstünlüğünü tehdit eden doğrudan bir nüfuz alanı genişletme hamlesi olarak kayda geçmişti. Bir Genelkurmay belgesinde şöyle tanımlamıştı sorun: "Ortadoğu, Britanya'nın savaş yürütme kapasitesi için hayati öneme sahip petrol kaynaklarının merkezidir. Rusya'nın İran'ın kuzeyinde kalıcı bir nüfuz alanı elde etmesi, Abadan'daki rafinerilerimizi ve Basra Körfezi'ndeki askeri üstünlüğümüzü savunulamaz hale getirecektir. Bu durum, stratejik derinliğimizi güneyden çökertebilecek bir kuşatmadır."
Son olarak, II. Dünya Savaşı'nın hemen ardından Yunanistan, kanlı bir iç savaşa (1946-1949) sahne olmuştu. Batı ittifakı (özellikle İngiltere ve ABD), Yunanistan'da komünist gerillaların iktidara gelmesinden ve ülkenin SSCB etkisindeki “Demir Perde” arkasına kaymasından büyük endişe duyuyordu.
Truman Doktrini
Ancak savaştan güç kaybederek çıkan Britanya, Avrupa ve Ortadoğu’da etki alanını sürekli genişleten SSCB ile başa çıkamayacağının farkındaydı. Bu yüzden bölgedeki yükümlülüklerini ABD’nin üzerine almasının, tüm Batı Blokunun çıkarları için gerekli olduğuna ABD’yi ikna etmişti. Bu ikna faaliyetinin sonucu olarak, ABD Başkanı Henry Truman, 12 Mart 1947’de daha sonraları kendi adıyla anılacak olan Truman Doktrini’ni açıkladı. Haziran 1948'de Sovyetler Birliği, Batı Berlin'i kuşatınca Türkiye birden ABD’nin, SSCB’nin başını çektiği Komünist Bloka yönelik çevreleme harekâtının asli unsuru oldu. Doktrinin mali cephesini oluşturan Marshall Planı uyarınca, ABD, SSCB’nin etki alanına girmemesi için, Yunanistan ve Türkiye’nin borçlarını silmeyi ve yüklüce miktarda askeri yardım yapmayı taahhüt etti. Nitekim Türkiye, 1948-1951 yılları arasında yani son CHP ve ilk DP hükümetleri sırasında, ABD’den 71 milyon 522 milyon doları hibe, 55 milyon doları borç olmak üzere toplam 126 milyon 522 bin dolar aldı.
Sırada askeri örgütlenme vardı. ABD, İngiltere, Fransa, Belçika, Hollanda, Lüksemburg, Norveç, Danimarka, İzlanda, Portekiz, İtalya ve Kanada, 4 Nisan 1949'da Washington'da “North Atlantic Treaty Organization” (Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü) adıyla (kısaca) NATO'yu kurdular. İlk NATO Genel Sekreteri Lord Hasting Ismay, (tespit edemediğim bir tarihte) örgütün amacının "Rusları dışarıda, Amerikalıları içeride ve Almanları aşağıda tutmak" olduğunu belirtmişti. (Hatırlatalım, bu tarihte SSCB veya Doğu Bloku herhangi bir askeri ittifak kurmamıştı. Hatta 5 Mart 1953'te Stalin'in ölümünden Şubat 1955'e kadar SBKP Sekreteri ve Başbakan olan Georgi Malenkov döneminde, 31 Mart 1954 tarihinde SSCB NATO’ya üyelik başvurusunda bulunacak, bu başvurunun dikkate alınmaması ve ardından yaşanan bir dizi gelişme sonunda SSCB 14 Mayıs 1955'te Varşova Paktı'nı hayata geçirecekti.)
CHP VE DP’nin ortak arzusu olarak NATO üyeliği
Dışişleri Bakanı Necmettin Sadak, NATO'nun kurulmasından iki gün sonra, 6 Nisan 1949'da “Türk halkı Batı kollektif sistemine katılmadığı için hoşnutsuzluk içindedir” dedi. 30 Nisan 1949'da Başbakan Şemsettin Günaltay, “NATO'ya girmeye hevesli değiliz. Böyle bir pakta girmenin bizim için pratik yararı yoktur” diye ekledi. Yine de CHP hükümeti, seçimlere üç gün kala 11 Mayıs 1950'de NATO'ya üyelik için ilk resmi müracaatı yaptı!
14 Mayıs 1950 seçimlerini ezici çoğunlukla kazandıktan sonra Pembe Köşkte selefini ziyarete giden DP Genel Başkanı Celal Bayar, NATO’ya niye girilmediğini sorduğunda İsmet Paşa “Aldılar da girmedik mi, iki gözüm?” demişti. Nitekim ilk başvurunun sonucu hayal kırıklığı oldu. Cevap Mayıs ayı sonlarında geldi: Türkiye coğrafi açıdan NATO’ya ait görülmemişti. Türkiye’yi sadece İtalya desteklemişti. ABD, İngiltere ve Fransa karşı çıkmıştı. (Bunun nedenlerini yazının ilerleyen bölümlerinde açacağım.)

NATO’ya giriş bileti olarak Kore Savaşı
Seçimin üstünden 40 gün geçmişti ki, 25 Haziran 1950’de, Birleşmiş Millet Konseyi, ABD’nin talebi üzerine “Sovyetler Birliği’nin işgale hazırlandığı” iddiasıyla Kore’ye müdahale kararı aldı. Birleşmiş Milletler'e üye 56 devletten 53'ü ilkesel olarak bu kararı kabul etmesine karşın, sadece 17'si Kore'ye asker göndermeye karar verdi. Türkiye bu 17 devletten ilki, hatta bununla da kalmayarak birliklerini ABD ordusunun komutasına veren tek ülke olacaktı. Çünkü DP’nin Dışişleri Bakanı Fuad Köprülü’ye göre Türklerin geleneğinde insani değerler ve insan hakları müstesna bir yer tutuyordu ve Yunus Emre’yi yetiştirmiş bir milletin Kızıl emperyalizm denilen komünizme karşı gövdesini siper eden ABD’nin yanında olmak konusunda başka milletlerden geri kalması düşünülemezdi! Başbakan Adnan Menderes de dönemin ünlü gazetecilerinden Ahmed Emin Yalman’a şöyle demişti: “Ortak güvenlik ruhunu yürütmek ve itibarımızı yükseltmek bakımından bu [çağrı] bizim hesabımıza yaman bir fırsattır. NATO'ya kabul edilmemize de köprü olabilir. İngiltere ve diğer milletler bunu baştan savma karşılarlar ve suya düşürürlerse, fırsat bizim için de hür dünya için de elden gider. İşte bu sebeple herkesten evvel çağrıya olumlu bir cevap vermek ve diğer milletleri olmuş, bitmiş bir durum karsısında bırakmak istiyoruz. O zaman İngiltere ve diğer devletler bize uymaktan kaçınamazlar, biz oraya bir Türk birliği gönderince, onlar da Kore Savaşı’na canla başla katılmak zorunda kalırlar. Fakat işin içinde Türk askeri yurt dışına göndermek davası olması dolayısıyla Meclis kararı almağa kalkışırsak, iş uzar, dedikoduların sonu gelmez. Bir saat bile kaybetmeden, sorumluluğu üzerimize alarak, karar vermek, kararı Birleşmiş Milletlere ve Amerika'ya bildirmek zorundayız.”
Meclis kararına gerek var mı?
Kore Savaşı’nı "Batı ile ilişkileri geliştirme yarışında" eline geçen ilk ve en büyük fırsat olarak gören DP Hükümeti, sadece Savunma Bakanı, Genel Kurmay Başkanı ve Kuvvet Komutanlarıyla istişarelerde bulunduktan sonra BM Genel Sekreteri’ne bir niyet mektubu yazdı, mektubu Meclis’e onaylattıktan sonra işe koyuldu. Hükümetin desteğiyle Kore’ye gönüllü bir milis gücü toplamak üzere bir dernek kuruldu. İddialara göre derneğe ilk günde 3 bin kişi başvurmuştu. Bu gerçekten şaşırtıcıydı, çünkü ABD’de bile bu kadar gönüllü yoktu. 25 Temmuz akşamı Türkiye’nin Kore’ye 4.500 kişilik bir birlik göndereceği kararı büyük bir gururla kamuoyuna açıklandığında, muhalefetteki CHP ve MP (Millet Partisi), karara esastan itiraz etmediler, ortada sadece bir niyet mektubu olduğunu, Meclis’te savaşa katılma kararının tartışılmadığını söyleyerek itiraz ettiler. Menderes'in açıklaması şöyleydi: “Kore'ye biz, Birleşmiş Milletler Anayasası gereğince ve teşkilatın Güvenlik Konseyi'nin aldığı karara uyarak katıldık. (…) Birleşmiş Milletler Teşkilatı'na girmek suretiyle milletler kendi hükümranlık haklarından esaslı sınırlamaları ve kendi milli iradeleri haricinde bir makamın lüzum göstereceği faaliyetlere girişilmesini, prensip itibarıyla ve peşinen kabul etmişlerdir. Kaldı ki Kore bir savaş hali değildir. Bir tedip ve cezalandırma hareketidir.”

Sonuçta taraflar sulh oldu. Bu havada, ABD Silahlı Kuvvetler üyesi Senatör Harry P. Cain, 28 Temmuz 1950'de Ankara’da yaptığı basın toplantısında açık bir dille, "Türkiye'nin Kore'ye fiili desteği, dünyadaki saygınlığını artıracak ve Atlantik Paktı'na kabul edilmesini sağlayacaktır" vaadinde bulundu. Ancak ABD Dışişleri çevreleri, Cain’nin hükümetin resmi sözcüsü olmadığını, kendi partisinde bile azınlık bir görüşü temsil eden bireysel bir senatör olarak konuştuğunu vurgulama ihtiyacı duydu. Çünkü ABD’nin daha doğrusu Britanya’nın Türkiye ile ilgili başka planları vardı.
“Günah keçisi” olarak Türk Barışsever Cemiyeti
ABD’nin resmî açıklamalarının satır aralarını dikkate almayan iç kamuoyu ise Kore Savaşı’na katılmayı büyük coşkuyla karşılamıştı. Örneğin CHP’ye yakınlığı ile tanınan Cumhuriyet gazetesi “Milli Birliği Bozmamaya Dikkat” başlıklı yazı ile desteğini sunarken, dönemin en büyük öğrenci örgütü Türkiye Milli Talebe Federasyonu Başkanı Can Kıraç, karardan dolayı hükümete şükranlarını sunmuş ve Türk gençliğinin kendisine verilecek her türlü vazifeyi başarmaya hazır olduğunu eklemişti. Diyanet İşleri Başkanı Ahmet Hamdi Akseki “Komünistliğe karşı” Kore harekâtına katılmanın “cihat” olduğundan bahisle bu savaşta hayatını kaybedenlerin “şehit” olacakları fetvasını vermişti. Savaşa sadece (İlerde Türkiye İşçi Partisi/TİP’i kuracak olan) Behice Boran ve Adnan Cemgil’in yöneticiliğini yaptığı Türk Barışsever Cemiyeti karşı çıktı. Ama Cemiyetin yayınladığı bildiri toplatıldığı gibi cemiyet üyeleri “Milli çıkarlara zararlı ve milli direnişi sarsıcı” yayın yapmak suçuyla tutuklandılar ve 15 ila 10 yıl arasında değişen cezalara çarptırıldılar. Neyse ki bu büyük suç(!), barış zamanı işlendiği için ceza 3 yıl 9 aya düşürüldü, temyiz üzerine Askeri Yargıtay cezayı bozdu, ikinci yargılamada yöneticilere 1 yıl üçer ay ceza verildi. Savaş karşıtı bir avuç idealistin sesi kısıldıktan sonra sıra kararı uygulamaya gelmişti.

“23 Sentlik Asker”in bedeli
Bunca işgüzarlığa karşılık DP iktidarının 1 Ağustos 1950 tarihli NATO'ya üyelik başvurusu da o yılın Eylül ayında tekrar reddedildi. Buna rağmen Türkiye Kore harekâtına ara vermedi. 17 Ekim 1950 günü Tuğgeneral Tahsin Yazıcı komutasında resmi rakamlara göre 5.090 kişilik bir tugayla dahil olduğumuz Kore Savaşı’nda üç yıl boyunca 24.882 askerimiz görev yaptı. Savaş sırasında Türk askerleri 13 muharebeye dahil oldular, bunlardan dördü “tarihe geçti”. 27-29 Kasım 1950’de yaşanan Kunuri Savaşları, askeri tarihimize “destan” olarak kazındı. Resmi rakamlara göre 721 şehit, 2.147 yaralı, 346 hasta, 234 esir, 175 “kayıp”, bedensel ve ruhsal açıdan sakatlanmış yığınla insan, akli dengesi bozuk insanlara takılan “Koreli” lakabı ile toplumsal belleğimize kaydedilen Kore Savaşı’nın ayrıntılarını bir başka zamana bırakıp devam edersek sonuç olarak, kendisini hiç ilgilendirmediği halde, Türkiye’nin savaşa asker gönderme fedakârlığında bulunması Batılı ülkelerin gözlerini yaşartmıştı. ABD Dışişleri Bakanı Foster Dulles Türk askerini, "çok masrafsız, günlük masrafı 23 senti aşmıyor" diye övmüştü. Mr. Dulles’ın bu sözlerine tek itirazı, o sırada boynunda “vatan haini” yaftası asılı olarak yurt dışında yaşayan Nazım Hikmet, “23 Sentlik Asker” adlı şiiriyle yapmıştı.
Türkiye ve Yunanistan’a “ikiz teklif” ve itirazlar
Kore’de durumun vahametini idrak eden NATO Başkomutanı Eisenhower, ittifakın güneydoğu kanadının güçlendirilmesi gerektiğini anlayarak, Türkiye’de hava üsleri kurulmasını önerdikten yaklaşık beş ay sonra Mayıs 1951’de ABD, İngiltere ve Fransa'ya başvurarak Türkiye ile Yunanistan'ın NATO'ya tam üye olarak alınmasını resmi olarak önermiş; bu süreçte iki ülkeye gayriresmi olarak “yeşil ışık” yakılmıştı. Türkiye de bu “ışığa” uyarak 2 Mayıs 1951 tarihinde üçüncü başvurusunu yapmıştı. Ancak kabul protokolü için beş ay daha beklemek gerekecekti.
Bu “ikiz” teklifin ve geciken cevabın nedenlerine gelince;
Amerikan stratejistler şu risk analizini yapmışlardı: Yunanistan tek başına NATO'ya alınır, Türkiye dışarıda bırakılırsa; bu durum Türk kamuoyunda ve hükümetinde "Batı tarafından terk edilmişlik" hissi yaratacaktır. Boğazlar üzerindeki Sovyet baskısına tek başına göğüs geren Türkiye, Batı'dan ümidini keserse tarafsızlığa kayabilir veya SSCB ile uzlaşmak zorunda kalabilir. Sonuç olarak Pentagon ve NATO askeri planlamacıları Doğu Akdeniz bölgesinin savunulmasında Yunanistan ve Türkiye'nin birbirini tamamlayan coğrafi bir bütün oluşturduğunu savunuyordu. Özellikle ilk NATO Yüksek Komutanı (geleceğin ABD Başkanı) General Dwight D. Eisenhower’a göre Türkiye olmadan Yunanistan’ın lojistik ve stratejik olarak derinliği kalmıyordu. Trakya ve Ege hattında ortak bir savunma planı yapabilmek için iki ülkenin de aynı ittifak mekanizması içinde yer alması şarttı.
Ancak, Türkiye’ye yapılan teklif NATO’daki önemlerini kaybetmekten korkan bazı küçük Kuzey Avrupa ülkeleri (Norveç, Danimarka ve Belçika) ile ittifakın güç odaklarından Britanya tarafından pek hoş karşılanmamıştı. Benelux ülkeleri Türkiye’nin NATO’ya katılmasına başta Amerikan askeri yardımlarının bölünmesi, gereksiz coğrafi genişleme (Türkiye Avrupa’ya ait değildi çünkü) ve Sovyetler Birliği’ni kışkırtma endişeleri nedeniyle karşı çıkıyorlardı. Britanya’nın karşı çıkma nedeni ise çok farklıydı.
İngilizlerin İsrail-Türkiye-Mısır’la ilgili planları
Britanya, İkinci Dünya Savaşı sonrasında Ortadoğu'daki (özellikle Süveyş Kanalı çevresindeki) sömürgeci nüfuzunu ve askeri varlığını tek başına korumakta zorlanıyordu. Bu nedenle Türkiye'yi doğrudan Avrupa merkezli bir savunma paktı olan NATO'ya dahil etmek yerine, kendi liderliğinde kurulacak bölgesel bir güvenlik teşkilatının parçası yapmak istiyordu. Örneğin Dışişleri Bakanı Herbert Morrison Eylül 1951’de Washington’daki Üçlü Bakanlar Kurulu Toplantısı’nda "Süveyş'teki askeri varlığımızı tek taraflı bir işgal görüntüsünden kurtarmak zorundayız. Kurulacak Orta Doğu Komutanlığı, bölgedeki askeri altyapımızı uluslararası bir şemsiye altında konsolide etmenin tek yoludur. Türkiye bu yapının askeri gücünü, Mısır ise coğrafi merkezini oluşturmalıdır," demişti.
Türkiye’nin NATO’ya başvuru süreciyle eş zamanlı yürüyen Orta Doğu Komutanlığı (Middle East Command-MEC) planında İsrail, Arap tepkisinden korkulduğu için vitrine konamayan, dolayısıyla arka kapı diplomasisiyle ittifaka dahil edilmeye çalışılan kilit aktördü.
Türkiye, aynı zamanda NATO'ya tam üye olmak şartıyla bu plana destek vermeyi kabul etti. Bilindiği üzere 1949'da İsrail'i tanıyan ilk Müslüman çoğunluklu ülke Türkiye olmuştu. Bu cesur adımın arkasında Türkiye’nin NATO vizesi alabilmek için Washington’daki güçlü Amerikan-Yahudi lobilerinin desteğine ihtiyaç duyması yatıyordu. Türkiye, Batı'ya ne kadar "sadık ve modern" olduğunu kanıtlamak için İsrail ile ilişkilerini en üst düzeyde tutmayı seçmişti. (Türkiye-İsrail ilişkilerinin tarihi hakkında: https://www.avlaremoz.com/turkiye-israil-iliskilerinin-77-yilinda-tamam-mi-devam-mi-ayse-hur/)

Robertson-Ben Gurion Görüşmeleri
Türkiye'nin NATO'ya girmek için MEC projesine adeta "atlaması" Tel Aviv tarafından da yakından izlenmişti. Başbakan Ben-Gurion şu yorumu yapmıştı: "Türkler Avrupa'nın bir parçası olmak [NATO] için yanıp tutuşuyorlar ve bunun yolunun Ortadoğu'da İngilizlerle iş birliği yapmaktan geçtiğine inanıyorlar. Ankara, Washington'daki dostlarımızın desteğinin kendileri için ne kadar hayati olduğunu biliyor. Bu yüzden bizimle ilişkilerini sıcak tutmak zorundalar. Ancak bölge paktı [MEC] tartışmalarında Arapları küstürmemek için iki sandalyede birden oturmaya çalışıyorlar."
1951 başında Senatör McCarthy, İspanya ve Türkiye'nin NATO'ya üye olmalarını Amerikan Senato'suna önerdi. Öneri, 43'e karşı 44 oyla reddedildiğinde Türkiye’nin süngüsü düşünce, Britanya’nın Orta Doğu Kara Kuvvetleri Başkomutanı General Brian Robertson, İsrail Başbakanı David Ben Gurion’a "Ortak Üyelik" (Associate Membership) formülünü anlatmak üzere Şubat 1951'de gizlice İsrail’e gitti.

Ben-Gurion, bu görüşmenin ardından günlüğüne İngilizlerin çaresizliğini ve İsrail'in askeri gücünü şu sözlerle not etmişti: "General Robertson ile görüştüm. İngilizlerin Süveyş'teki pozisyonu sallantıda ve Ortadoğu'da güvenebilecekleri gerçek bir askeri güç arıyorlar. Ona açıkça söyledim: Eğer Batı bloku komünist tehdide karşı bölgeyi savunmak istiyorsa, İsrail bu ittifakın kalbi olmaya hazırdır. Biz sadece kendimizi savunmakla kalmayız; Batı adına 200 bin asker seferber edebiliriz. Limanlarımız ve hava üslerimiz, doğru güvenlik garantileri verildiği takdirde müttefiklerin kullanımına açılacaktır."
"Bizi resmi olarak bu paktın vitrinine koymaktan korkuyorlar çünkü Arap devletlerinin, özellikle de Mısır'ın hemen pakttan kaçacağını biliyorlar. Varsın öyle olsun. Bizim için önemli olan paktın ismi veya diplomatik törenleri değil, Batı askeri altyapısına ve modern silahlara erişimimizdir. Eğer Türkiye ve İngiltere bölgede bir savunma hattı kuracaksa, İsrail'in lojistik ve askeri kapasitesi olmadan bu hattın çökeceğini onlar da biliyor. Perde arkasında kalmak, güvenliğimizi garanti altına alacak silahlara ulaşmamızı engellememeli."
Mısır’ın itirazları
Bu sırada Türkiye (ve Yunanistan) açısından önemli bir gelişme yaşandı. Türkiye MEC projesinde kurucu ortak olmaya ancak NATO’ya da üye olma karşılığında razı olduğu için, 16-20 Eylül 1951'de Kanada Ottowa'da toplanan NATO Bakanlar Kurulu, Türkiye ve Yunanistan'ın NATO'ya üye olmasına karar verdi. Üyelik kabul protokolü Türkiye’ye resmen 17 Ekim 1951 tarihinde gönderildi. Ancak üyeliğin resmen onaylanması için de dört ay daha beklemesi gerekecekti Türkiye’nin.
NATO’nun bu kararı stratejik açıdan gayet yerindeydi çünkü İsrail’in Mısır’la ilgili öngörüsü doğru çıkmıştı. Nitekim ABD, İngiltere, Fransa ve Türkiye, 14 Ekim 1951'de Mısır'a resmi olarak MEC (Orta Doğu Komutanlığı) kurucu üyeliğini teklif ettiğinde Kral Faruk ve Vefd (Heyet) Partisi yönetimi planı kabul edilebilir bulmayacaktı. Bunun birkaç nedeni vardı.
Öncelikle Mısır askeri eliti, 1948 Arap-İsrail Savaşı’ndaki ağır yenilginin şokunu henüz atlatamamıştı. Kral Faruk ve dönemin Mısır Başbakanı Mustafa el-Nahas, "Eğer bu pakt kurulursa, bölgede sınır ihtilafları yasaklanacak. İsrail bu şemsiye altında meşruiyet kazanacak ve gelecekte Filistin'i kurtarmak ya da İsrail'i haritadan silmek hukuken ve askeri olarak imkansızlaşacaktır," demişti. Mısır’ın en önemli gazetesi El Ahram, "Dört gücün (ABD, İngiltere, Fransa, Türkiye) bize sunduğu bu ittifak teklifi, Orta Doğu’yu savunma maskesi altında Arap topraklarında Siyonist işgalini ebedileştirme girişimidir. Bu ortak komutanlık kurulduğu an, Arap devletlerinin elleri kelepçelenecektir. Kendi topraklarımızda müttefik askerleri varken, Filistin'i kurtarmak ve haritadaki bu Siyonist hançeri söküp atmak bir daha asla mümkün olmayacaktır. Batı, Mısır ordusunu kendi boyunduruğu altına alarak İsrail’in sınırlarını garanti altına almak istemektedir," şeklindeki yayınları ile kamuoyunu ateşliyordu.
İkinci olarak Mısır yönetimi, Süveyş Kanalı'ndaki İngiliz askeri varlığını sonlandırmak istiyordu. İngiltere, MEC projesini "Süveyş'teki üsleri boşaltmıyorum, sadece burayı uluslararası bir pakt üssü yapıyorum" diyerek meşrulaştırmaya çalışınca Mısır, bunu işgalin isim değiştirmiş hali olarak gördü. Ancak iplerin kopmasının bahanesi, İngiltere'nin Kral Faruk’un çok önem verdiği "Mısır ve Sudan Kralı" unvanını (yani Sudan üzerindeki Mısır egemenliğini) resmi olarak tanımayı reddetmesi oldu.

Nihayet Türkiye NATO’ya üye oluyor
Menderes, MEC planının çöküşüne üzülmedi ve NATO üyeliği heyecanına kendini fena kaptırdı. Öyle ki, 18 Ocak 1952'de Meclis'te yaptığı konuşmada, “heyecanının daha fazla söz söylemeye müsaade etmediğini” belirterek kürsünden indi. 18 Şubat 1952 günü TBMM’de Türkiye'nin NATO'ya katılması oy birliğiyle onayladı. Oylamada muhalefet ve iktidar partisinin milletvekilleri evet oyu verirken sadece Adana Milletvekili Cezmi Türk karşı oy kullanmıştı. Türk şöyle diyordu: “Atlantik Paktı'na girmemizden daha mühim mesele, bu paktın meydana getireceği askeri durumdur. Bu durum hakkında hiçbir izahat verilmemiştir. Aynı şekilde pakta girmemizle hasıl olacak iktisadi vaziyet hakkında da fazla tafsilatta bulunulmamıştır. Yükleneceğimiz külfetler kâfi şekilde açıklanmamıştır. Konuşmaların hepsi hissi bir hava içinde geçmiştir.”
Türkiye ile Yunanistan, 20 Şubat 1952 de Lizbon’da yapılan imza töreni ile NATO’ya girdiler.
İsrail, Mısır ve Türkiye’nin ayrılan yolları
Britanya’nın içinde İsrail’in olduğu bir askeri blok kurma planından kesin olarak vazgeçiren gelişme ise Temmuz 1952’de Kral Faruk yönetimi Cemal Abdül Nasır liderliğindeki Hür Subaylar hareketi tarafından devrilmesi oldu. Nasır MEC projesini sadece diplomatik şartlar uymadığı için değil, sömürgecilik karşıtı (anti-emperyalist) küresel vizyonu gereği temelden reddedecekti. Nasır, Mısır'ı Soğuk Savaş'ta Batı ya da Doğu blokuna köle etmek istemiyordu. Ona göre bölgenin güvenliği, Batılı büyük güçlerin paktlarıyla değil, Arap Birliği (Arap Ligi) bünyesindeki ortak bir savunma mekanizmasıyla sağlanmalıydı. Britanya’nın Orta Doğu Komutanlığı (MEC) planı ise "Batılı güçlerin bölgeden çıkarken arka kapıdan geri dönme çabası" idi. Nasır bu kararını kamuoyuna kabul ettirmek için de sabık Vefd Partisi hükümetinin 1951’deki tezlerini özellikle Savt el Arab (Arapların Sesi) radyosu aracılığıyla agresif biçimde kamuoyunda işledi.
Türkiye ise sosyalizm soslu Arap milliyetçiliğinin amiral gemisi olmaya soyunan Mısır’ın tam tersine, Batı Bloku ile ilişkileri geliştirmeye, hatta DP’li Cumhurbaşkanı Celal Bayar’ın deyimiyle “Türkiye’yi Küçük Amerika yapmaya” girişti.
Özet Kaynakça:
Natan Aridan, Britain, Israel and Anglo-Jewry 1949–57, Roudledge, 2004;
Michael B. Oren, "Israel Between East and West, 1948–56”, International Journal of Middle East Studies, 1994 26(2): 249-266;
Behçet Kemal Yeşilbursa, "Turkey's participation in the Middle East Command and its admission to NATO 1950–52", Middle Eastern Studies, October 1999, 35(4):70-102;
Nil Türker Tekin, "Middle East Command Between 1950-1952 in the Context of Turkish-American Relations", Tarih Alanında Seçme Yazılar-V, eds. Tansü, Y. E. & Kara, F., Özgür Yayınları, 2023.