İçeriğe geç

Türkiye-İsrail İlişkilerinin 77. Yılında: Tamam Mı, Devam Mı? - Ayşe Hür

Yazan Ayşe Hür
Türkiye-İsrail İlişkilerinin 77. Yılında: Tamam Mı, Devam Mı? - Ayşe Hür

Daha önce bu mecrada yayımlanan şu yazımda (https://www.avlaremoz.com/britanya-mandasindan-israil-devletine-ayse-hur-2/) ayrıntılı biçimde anlattığım bir dizi olayın ardından 14 Mayıs 1948’de İsrail Devleti ilan edildikten 11 dakika sonra ABD tarafından fiilen (de facto), 17 Mayıs'ta da SSCB tarafından resmen (de jure) tanındı. Böylece İsrail’i resmen tanıyan ilk devlet SSCB oldu. 

Devlet ilanının ertesi günü Suriye, Ürdün, Mısır, Lübnan ve Irak birleşerek İsrail’e karşı savaş ilan ettiler. Türkiye ise başlangıçta Filistin'de bir Arap Devleti kurulmaksızın İsrail Devleti'nin kurulmasını "endişe" ve temkinle karşılamıştı. Çağrı Erhan ve Ömer Kürkçüoğlu’na göre Hükümet, kamuoyuna yansıyan şekliyle iki temel nedenden ötürü İsrail devletinin kurulmasına karşı çıkmaktaydı: Birincisi, Filistin Sorunu MC ve BM sistemleri içerisinde uzun yıllardır çözülmeye çalışılmış, fakat giderek içinden çıkılmaz bir hal almıştı. En karmaşık noktaya ulaştığı bir dönemde, Arapların tüm muhalefetine rağmen Yahudilerin bir devlet kurması, Filistin'de barışa ulaşılmasını daha da güçleştirecekti. BM görüşmeleri sırasında Araplardan desteğini esirgemeyen Türkiye, baştan beri karşı olduğu bir sonucun ortaya çıkmasını memnuniyetsizlikle karşılamaktaydı. 

İkincisi, Türkiye, kendisine çok yakın bir coğrafi bölgede kurulan İsrail'in, İkinci Dünya Savaşı sonrasında oluşmaya başlayan iki bloktan hangisi içinde yer alacağı konusunda derin şüpheler taşıyordu. Devletin kurulmasında büyük payı olan Yahudi terör örgütlerinin SSCB ile yakın ilişkiler içinde olmaları, Çek yapımı silahların 1946'dan itibaren SSCB'nin yardımıyla bölgeye sokulması, komünistlerin denetimi altındaki Doğu Avrupa Yahudilerinin yine SSCB'nin yardımlarıyla Filistin'e gitmelerine izin verilmesi ve manda yönetimi sırasında Yahudi yerleşim birimlerinde sosyalist anlayışla işletilen kooperatif, çiftlik ve atölyelerin kurulmuş olması gibi olgular, yeni devletin Orta Doğu'da bir Sovyet uydusu olacağı endişesini doğurmuştu.

İsrail'in BM'ye kabul oylaması 11 Mayıs 1949

1948-1949 Arap-İsrail Savaşı sırasında kurulan ilişkiler

Ancak savaşa rağmen 30 Haziran 1948'de Türkiye ile İsrail arasında bir posta anlaşması imzalandı. Savaşta İsrail üstün taraftı, nitekim BM taksim planında Filistinlilere ayrılan toprakların bir bölümünü de işgal etti. Filistin’in güney ucunu oluşturan 6-8 kilometre derinliğindeki 363 kilometrekarelik bir şerit olan Gazze de Mısır’ın eline geçti. Savaş sırasında Arap Birliği’nin girişimi ile kurulan Filistin Ulusal Konseyi, 1 Ekim 1948’de başkenti Kudüs olan Filistin Devleti’ni ilan etti, ancak egemen olacağı bir toprak parçası olmadığından bu devletin ilanı kâğıt üzerinde kaldı.   

Eylül 1948'de Türkiye, Yahudi Ajansı (Jewish Agency) ile işbirliği yaparak Türkiye vatandaşı Yahudilerin İsrail'e göçünü kolaylaştırdı. BM Genel Kurulu, 12 Aralık 1948'de ABD, Fransa ve Türkiye'den oluşan bir Filistin Uzlaşma Komisyonu kurmaya karar verdiğinde Türkiye komisyona katılmayı kabul ederek İsrail'e karşı tutumunu değiştireceğini işaretini verdi. Nitekim daha savaş ateşkes anlaşmalarıyla durup yeniden devam 27 yıllık “tek parti” döneminin son günlerini yaşayan CHP iktidarı 28 Mart 1949'da İsrail’i fiilen (de facto), savaşın sonlanmasından yaklaşık sekiz ay sonra da (12 Mart 1950) resmen (de jure) tanıdı. Böylece İsrail’i tanıyan “ilk Müslüman ülke” oldu. 

Çağrı Erhan ve Ömer Kürkçüoğlu’na göre bu kararın arkasında şu nedenler vardı:

Birincisi, Türkiye'nin İkinci Dünya Savaşı sonrasında izlemeye başladığı Batı yanlısı dış politika, bu kararın alınmasını gerektirmekteydi. İsrail'i tanıyan 30 devlet arasında SSCB ve Doğu Avrupa ülkeleri de yer almakla birlikte, ağırlık Batılı devletlerdeydi. Kuruluş çalışmaları devam eden NATO'ya üye olmayı arzulayan Türkiye, dış politikasını muhtemel müttefiklerinin dış politikalarıyla uyumlaştırmayı zorunlu görmekteydi. Ayrıca Dışişleri Bakanı Necmettin Sadak, Nisan başında Washington'da Başkan Truman ile görüşecekti. ABD'den daha fazla siyasi ve mali destek bekleyen Ankara, katıksız bir İsrail yanlısı tutum sergileyen Truman'a bir jest yapmayı düşünmüştü. 

İkincisi, İsrail'in kuruluşundan sonra yaşanan gelişmeler bu devletin bölgede bir Sovyet uydusu olabileceği yönünde Türkiye'de dile getirilen endişelerin yersiz olduğunu göstermişti. İsrail, SSCB'nin gizli bir müttefiki olmadığını, ABD ile kurduğu yakın ilişkiyle ortaya koymuştu. Sıkı bir anti-komünist olan gazeteci Hüseyin Cahit Yalçın bile İsrail'e yaptığı geziden sonra Türk gazetecilere "Herhangi bir yabancı devletin İsrail’e etkide bulunduğuna dair hiçbir gösterge yoktur" demişti. 

Üçüncüsü, Türkiye'de devletçi-seçkinci aydınlar, hükümetin Arap yanlısı politikasına giderek artan biçimde eleştiriler getirmekteydiler. Özellikle 1916'da başlayan Arap ayaklanması sırasında “Türklerin arkalarından hançerlendiği”ne inanmanın yarattığı psikolojik etki hala sürüyordu. Türk aydınlarına göre, İsrail'in, Osmanlı Devleti’nin Birinci Dünya Savaşı'ndaki düşmanlarıyla çarpışılarak kurulmuş olması, Orta Doğu diplomasisinde yüzyıllardır geçerli olan "düşmanımın düşmanı dostumdur" anlayışı çerçevesinde bu devletle sıcak ilişkiler kurulmasını gerektiriyordu.

İsrail’in BM üyeliği ve ilişkilerde sıcaklaşma

11 Mayıs 1949’da BM’de, İsrail’in üyeliği oylandı. 37 üye “kabul”, 12 ülke “red” oyu verdi. Türkiye (Birleşik Krallık gibi) oylamaya katılmayan dokuz ülkeden biriydi. Üyeliğin kabulünden hemen sonra BM’nin önünde İsrail bayrağı dalgalanmaya başladı. Ancak BM İsrail’i kabul kararıyla birlikte iki özel karar almıştı. 181 No.lu karar, BM Genel Kurulu'nun ortaya koyduğu Paylaşım Planı kapsamında, İngiliz manda rejiminin sona ermesiyle birlikte Filistin toprakları üzerinde birisi Arap diğeri Yahudi olmak üzere iki bağımsız devletin kurulması ve Kudüs'ün silahlardan arındırılmış, BM Vesayet Konseyi'nin himayesinde uluslararası bir statüye sahip olmasını öngörüyordu. Söz konusu statü 10 yıl yürürlükte kalacak, daha sonra referandum yoluyla halkın görüşlerine başvurularak gözden geçirilecekti. 194 No.lu karar ise Kudüs’ün BM kontrolünde “uluslararası şehir” statüsünde olacağını ve savaşta yerinden edilmiş yaklaşık 750 bin Filistinli mültecilerin geri dönüşünü, geri dönmek istemeyenlere tazminat ödenmesini öngörüyordu. Ayrıca kentin kutsal mekanları korunacak ve buralara erişim güvence altına alınacaktı. Bunları uygulamak üzere kurulan üçlü komisyonunu üyeleri Türkiye, Fransa ve ABD idi. Bunun üzerine Türkiye 9 Mart 1950'de (CHP döneminde) Tel Aviv’de açılan Orta Elçiliğe Seyfullah Esin’in müsteşar olarak gönderilmesiyle tanımayı fiiliyata geçirdi. 

İsrail’in ilk Cumhurbaşkanı Haim Weizmann (solda), Türkiye’nin ilk İsrail Büyükelçisi Seyfullah Esin (ortada) ve İsrail’in ilk Dışişleri Bakanı ve İkinci Başbakanı Moşe Şaret 

Olaylı Hapoel Tel Aviv-Fenerbahçe karşılaşmaları

Bunun şerefine olmalı, 1923 yılında kurulan ve adı İbranicede "İşçi" anlamına gelen, tarihsel olarak işçi sınıfını, sendikaları ve sosyalist hareketleri temsil eden, logosunda çekiç ve orak sembolü yer alan, kırmızı-beyazlı formalı Hapoel Tel Aviv futbol takımı, ilk yurtdışı karşılaşmasını Fenerbahçe takımıyla yaptı. İlk “özel” maç 11 Mart 1950 günü Tel Aviv’deki Yafa Stadı’nda oynandı. Maça o kadar büyük bir ilgi olmuştu ki biletler karaborsada normal değerinin 5 katına alıcı bulmuş ve yaklaşık 20 bin kişinin yarattığı izdiham nedeniyle stadın duvarları yıkılmıştı. Sahaya taşan mahşeri kalabalığı güvenlik güçleri halatlarla bile oyun alanının dışına çıkaramayınca, Fenerbahçeli futbolcular devreye girerek seyircileri çizginin arkasına çekmişti. Bu gecikmeler nedeniyle maç geç başlamış ve Fenerbahçe 3-0 öndeyken yoğun kalabalık ve saha şartları sebebiyle 60. dakikada tatil edilmişti. Maçın 3-0 üstünlükle kesilmesinin ardından, Tel Aviv şehir meclisi aynı akşam acil toplanarak şehirdeki altyapının yetersiz olduğuna karar vermiş ve 40 bin kişilik yeni bir stadyumun inşasına karar verilmişti.

İkinci maç 20 Mart 1950 günü Tel Aviv’de yapıldı. İlk maçta Fenerbahçe’nin 3-0 öne geçmesi ev sahibi ekiplerde ciddi bir prestij baskısı yaratmıştı. Bu yüzden Hapoel Tel Aviv oyuncuları oldukça sert bir futbol sergilemiş, yerel hakemlerin kararları da Fenerbahçe kafilesi tarafından tepkiyle karşılanmıştı. Maç, Hapoel Tel Aviv'in 1-0 üstünlüğüyle olaysız biçimde tamamlandı. 

Taraflar milli takım düzeyinde 28 Ekim 1950’de Tel Aviv’de yapılan Dostluk Maçı’nda tekrar karşılaştılar. Bu maçı İsrail milli takımı 5-1 kazandı. Rövanş 3 Aralık 1950 günü İstanbul’da İnönü Stadı’nda yapıldı, iki ülke arasındaki bu maçı ise Türkiye milli takımı 3-2 kazandı. (Taraflar 1962’deki dostluk karşılaşmasından sonra 1995’e kadar bir daha karşı karşıya gelmeyecekti.)

CHP-DP değil, devlet politikası

Bunlar Türkiye'nin İkinci Dünya Savaşı sonrasında Batı Bloku'nda yer almak kararı ile gayet uyumluydu. Bilindiği gibi Mayıs 1950'de CHP hükümeti, NATO'ya üyelik için ilk resmi müracaatı yapmış, ancak sonuç hayal kırıklığı olmuştu. Türkiye coğrafi açıdan NATO’ya ait görülmemişti. Türkiye’yi sadece İtalya desteklemişti. ABD, İngiltere ve Fransa karşı çıkmıştı. Britanya'nın Orta Doğu’daki konumunu korumak için çeşitli Arap devletleriyle ikili ilişkilerinin üzerine dayanacağı bölgesel bir örgüt kurma ve Türkiye’ye burada rol verme planları vardı. ABD buna itiraz etmedi çünkü onlara göre Ortadoğu’da yapılacaklar Britanya'nın öncülüğünde yapılmalıydı. Bu planlarda elbette 1948’de kurulmuş olan İsrail Devleti’ni ABD-Britanya emperyalizminin ileri karakolu olarak korumak ve güçlendirmek de vardı. Ayrıca ABD, İkinci Dünya Savaşı’na katılmayan Türkiye’yi cezalandırmak da istiyordu. Bütün bunlar CHP döneminde olmuştu. İsrail'in tanınması da CHP hükümetinin bu politikasının bir parçasıydı.

Ancak bu ilişkiyi, 14 Mayıs 1950 günü ezici bir çoğunlukla iktidara gelen Demokrat Parti daha büyük hevesle devam ettirdi. İki ülke ABD’nin Ortadoğu ve dünya politikalarıyla uyumlu bir işbirliği içine girdiler.  Bunda lsrail'in en becerikli diplomatlarından Elihu Sasson'un Türkiye Büyükelçiliği Maslahatgüzarı olmasının rolü büyüktü. 4 Temmuz 1950'de Türkiye ile İsrail arasında ticaret anlaşması ve ödemeler anlaşması adlarında iki belge imzalandı. Anlaşma ile henüz tarımsal atılımını gerçekleştirememiş olan İsrail'in pamuk ihtiyacının tamamı, tahıl ihtiyacının yarısı, tütün, yün, mineral, kuru meyve, sığır eti ve balık gibi ihtiyaçlarının önemli bir bölümü Türkiye'den karşılanmaya başladı. Türkiye ise İsrail'den elektrikli ev aletleri, otomobil lastiği, inşaat malzemeleri, ilaç, cam ürünleri ve kimyasal maddeler ithal ediyordu. Bunun yanında Türkiye'nin sıkı ilişkiler kurmadığı Doğu Avrupa ülkelerinin kamyon, buldozer, traktör, çelik ürünleri gibi malları da İsrail üzerinden Türkiye'ye girmekteydi. Bu iki anlaşmayla ayrıca, T.C. Merkez Bankası ile İsrail'in merkez bankası niteliğini taşıyan Anglo-Palestine Bank arasında, para transferi alanında doğrudan ilişki kurulmuştu. 

Ankara’da İsrail Evleri, Karmel Dağı’nda Atatürk Ormanı

Türkiye 1951’de Mısır’ın İsrail gemilerini Süveyş Kanalı’ndan geçirmeme kararını protesto eden Batı ülkelerine katılınca Türkiye ile Mısır’ın ilişkisi bu yüzden gerildi ama Türkiye İsrail’deki temsilcisini geri çekerek ortamı yumuşattı. Ayrıca İsrail’le ticari, askerî ve istihbarat ilişkileri sürdü. Ayrıca bazı İsrail firmaları Türkiye'de inşaat işlerine girdiler. İstanbul-Yeşilköy havaalanından şehir merkezine giden yol ile Ankara'da İsrail Evleri diye bilinen konutlar bu fasıldandı.  

Mısır’da 1952 Temmuz’unda krallığı devirerek iktidara el koyan Hür Subaylar Hareketi’nin perde arkasındaki lideri Cemal Abdül Nasır, Türkiye’nin İsrail yanlısı politikalarının Arap dünyasında nefretle karşılandığını açıkladığında Türkiye bunlara aldırmadı, çünkü o sırada Batı ülkelerinin Ortadoğu’daki mutemet adamı olmayı hayal ediyordu. Yine de Arap ülkelerinin tepkisini çekmemek için İsrail’le ilişkileri düşük profilli yürütmeyi tercih etti.

Eylül 1952’de merkezi ABD'de bulunan Dünya Yahudi Kongresinin Başkanı Dr. Perlzweig Türkiye'yi ziyaret ederek, Musevi azınlığın durumuyla ilgili temas ve incelemelerde bulundu. Dışişleri Bakanı Köprülü'yle de görüşen Perlzweig, Türkiye Musevilerinin yaşam koşullarının iyiliğinden duyduğu memnuniyeti dile getirerek, bu azınlığın, Dünya Yahudi Kongresi ile temas kurmasının sağlanmasını istedi. Köprülü bu isteği olumlu karşıladı. Bu tutum İsrail'de memnuniyet yarattı. 

1953'te Türkiye'den İsrail'e göç eden Yahudilerin 1953'te Hayfa şehri yakınlarında, Karmel Dağı'na (Geva Karmel) hâkim bir tepede Atatürk Ormanı kurdular.

Futbol diplomasisi

Futbol diplomasisinde Galatasaray 

Haziran 1953'te İstanbul Profesyonel Ligi'nin sona ermesinin ardından, Galatasaray Kulübü o dönem yükselişte olan spor diplomasisi kapsamında İsrail'den gelen daveti kabul etmişti. Kadroda "Berlin Panteri" Turgay Şeren, Suat Mamat, Reha Eken ve Kadri Aytaç gibi Türk futbolunun efsane isimleri yer alıyordu. 30 Ağustos 1953 günü Tel Aviv’de Hapoel Tel Aviv takımı ile oynanan çekişmeli hazırlık maçı 2-2 berabere bitmişti. Sarı-kırmızılılar aynı turne kapsamında karma takımlarla ve diğer yerel Hapoel şubeleriyle de (örneğin Hapoel Haifa karma takımları) hazırlık müsabakalarına çıkmıştı. Fenerbahçe'nin 1950'deki olaylı turnesinden sonra Galatasaray'ın gelişi de İsrail'deki yerel halk ve oraya göç etmiş olan Türkiye kökenli Yahudiler tarafından büyük bir coşkuyla takip edilmişti.

Bağdat Paktı ve Süveyş Krizi

30 Mayıs-7 Haziran 1954 arasında ABD’yi ziyaret eden Başbakan Adnan Menderes, "İsrail'in varlığı gerçeğini tanımak Arap devletleri için bir gerekliliktir" diyerek bölgeye Arap devletlerinin hassasiyetlerini gözeterek değil, ABD'nin Soğuk Savaş stratejisini gözeterek baktığını gösterdi.

Mısır, ABD’nin Sovyet etkisini sınırlamak için kendisine yakın Orta Doğu ülkelerine 1955’te kurdurduğu Bağdat Paktı’na dahil olmakta çekinceli davranınca ABD Dışişleri bakanı J. Foster Dulles tarafından Asvan Barajı’nın yapımı için Dünya Bankası’ndan verilen kredinin dondurulması ile tehdit edildi. Bu fırsatı kaçırmayan Sovyetler Birliği barajın finansmanını üstlendi, üstelik bunun karşılığında Mısır’ın ne Varşova Paktı’na katılmasını ne de Tarafsızlar Hareketinden ayrılmasını talep etti. Böylece ABD’nin yanlış hesabı sonucu Sovyetler bölgede sağlam bir üs bulmuş oluyordu. Bunlar olurken, Türkiye, İsrail’in 1947 sınırlarına çekilmesi karşılığında İsrail’i Bağdat Paktı’na davet etti ama İsrail’in efsanevi başbakanı David Ben Gurion bunu kabul etmedi. 

1956’da Mısır Devlet Başkanı Nasır, ihtiyacı olan mali gücü sağlamak için Süveyş Kanalı’nı işleten Kanal Şirketi’ni milleştirdiğini açıkladığında Türkiye Mısır’ın Süveyş Kanalı ile ilgili ‘milli’ hasiyetlerini anlayışla karşılamadı ve olayı kınadı. İsrail’in Britanya ve Fransa’nın kontrolünde Mısır’a yönelik askeri harekâtına Türkiye’nin tepkisi, NATO’daki yeni müttefiki ABD’nin yanında yer almak, buna karşılık Bağdat Paktı’ndaki müttefikleri Britanya ve Fransa aleyhine davranmamak oldu. Ankara, 26 Kasım 1956'da Tel Aviv'deki elçisi Şefkati İstinyeli'yi geri çekme kararı aldı. Ancak Türkiye ilişkileri maslahatgüzarlık seviyesine indirirken, İsrail Ankara'daki elçisini ancak Ankara'nın baskıları sonucu 19 Aralık 1956'da geri çağırdı. 

Beşiktaş takımının olaylı maçları

Beşiktaş futbol takımının Ekim-Kasım 1956'daki İsrail seyahati, spor tarihi ile dış politikanın birbirine karıştığı son derece ilginç ve kriz dolu olaylara sahne oldu. Beşiktaş, turne kapsamında İsrail'in muhalefetteki sağcı ve radikal Herut Partisi'nin takımı olan Beitar Kudüs ile bir maç yapmayı planlamıştı. Türkiye’nin Tel Aviv Büyükelçiliği, Kudüs'ün statüsü konusundaki hassasiyetler ve takımın siyasi kökeni nedeniyle Dışişleri Bakanlığı'nı acilen uyardı. Ankara'dan Beşiktaş yönetimine kesin bir dille "Kudüs'teki o maça kesinlikle çıkmayacaksınız" talimatı gönderildi. Maçın iptal edilmesi üzerine ev sahibi İsrail tarafı ile Beşiktaş arasında ciddi bir maddi kriz patlak verdi. Beitar kulübü yöneticileri, "Eğer maça çıkmazsanız, sizin Kudüs'teki otel masraflarınızı ve konaklama bedelinizi ödemeyiz" diyerek Beşiktaş kafilesine rest çekti. Bunun üzerine dönemin Başbakanı Adnan Menderes liderliğindeki Bakanlar Kurulu acil bir karar çıkartarak Beşiktaş kafilesinin İsrail'deki tüm otel ve konaklama masraflarını devlet bütçesinden karşılanmasına karar verdi. 

Siyasi krizlerin gölgesinde Beşiktaş, turne kapsamında 13 Ekim 1956 günü Hapoel Petah Tikva takımı karşılaştı. Maç 1-1 berabere bitti. İsrail'in devasa işçi sendikaları konfederasyonu olan Histadrut tarafından kurulmuş ve uzun yıllar bu yapı tarafından finanse edilmiş olan bu takım da orak çekiçli amblemi ile Marksist geleneği temsil ediyordu. 17 Ekim 1956’da ise Beşiktaş Hapoel Tel Aviv ile karşılaştı. Yine 1-1 biten maçta Beşiktaşlı Bülent Esel ile İsrail'in efsane kalecisi Ya'akov Hodorov arasındaki sert enstantaneler dönemin spor basınında uzun süre yer buldu. 

İsrail'in Kürt siyasetine tepki

1958’de Irak Kralı Faysal’ı deviren Albay Abdülkadir Kasım’ın, Arap milliyetçiliğinin bayrak ismi Nasır ile yakınlaşması hem İsrail’i hem de Türkiye’yi benzer nedenlerle endişelendirmişti. İsrail etrafını sarılmış hissetmişti, Türkiye ise Kasım’ın, uzun süredir sürgünde yaşayan Kürt lider Molla Mustafa Barzani’nin (Mesut Barzani’nin babası) askerleriyle birlikte Irak’a dönmesine izin vermesinin Kürt milliyetçiliğini cesaretlendirmesinden korkuyordu. Ankara’daki toplantıda MAH Reisi Hüseyin Avni Göktürk ile MOSSAD Şefi Reuven Shiolah'ın başkanlık ettiği toplantılarla bu işbirliği pekiştirildi. Daha sonra ise işin içine İran istihbarat örgütü SAVAK da alınarak "trident/üçlü" oluşturuldu. Elbette arka planda CIA vardı. Böylece hem Nasırcılığa, hem Kürt milliyetçiliğine, hem de Sovyetler Birliği’ne ve komünistlere karşı güçlü bir cephe oluşturulmuştu. (İsrail-Kürt ilişkileri hakkında ayrıntılı bilgi için: https://www.avlaremoz.com/suyuu-vukuundan-buyuk-israil-kurt-iliskilerine-dair-bir-kronoloji-ayse-hur/)

Ben Gurion ve Golda Meir'in gizli ziyareti

Yükselen Arap milliyetçiliğinin yanı sıra ortak tehdit ve çıkarlar bağlamında İsrail’in ön ayak olmasıyla İran, Türkiye, Etiyopya arasındaki diplomasi, güvenlik, ticaret, bilim ve istihbarat alanlarında iş birliğini arttırmayı amaçlayan Çevresel Pakt ittifakı bağlamında İsrail Başbakanı David Ben Gurion ile Dışişleri Bakanı Golda Meir ve Genelkurmay Başkanı Laskov 29 Ağustos 1958’de gizlice İstanbul’a geldiler ve dönemin Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu’yla esrar perdesi hâlâ kalkmamış bir görüşme yaptılar. Görüşme yerinin devletin resmi yatı Savarona değil de bir özel yat olması bile düşündürücüydü. Bu ziyaretin basına sızmaması için garsonluk işlerini bile Dışişleri Bakanlığının tecrübeli diplomatları yapmıştı. Ancak 1964-1966 yılları arasında Genelkurmay Başkanlığı İstihbarat Başkanlığı yapmış bulunan Amiral Sezai Orkunt’a ait olduğu söylenen bir aktarıma göre Menderes-Ben Gurion görüşmeleri sürerken, Genelkurmay Başkanı Org. Fevzi Mengüç’ün de “olumlu görüşü” alınmış, sürece ABD Başkanı Eisenhower da dahil olmuş, bütün bu adı geçenlerle arasında “özel mektuplar” teati edilmişti.

Dedikodular başlayınca, Arap ülkelerinden başta Irak rahatsızlık sesleri yükselince frene basıldı ve Menderes, Ben Gurion’un davetine “icabet” etmedi. Ama bir ilginç ismi, o yıllarda “geleceğin başbakanı” olarak söz edilen, ABD’nin de tuttuğu, DSİ Genel Müdürü Süleyman Demirel’i gönderdi.

İki ülke arasındaki ilişkiler 27 Mayıs 1960 darbesinden sonra da aynı minval üzerine devam etti ama 1964’te Kıbrıs dolayısıyla ABD ile yaşanan "Johnson Mektubu" krizi, ABD’ye mesafe koyarken İsrail’e de uzak durma fırsatını vermişti. Ancak ilişkiler Temmuz 1963’te yine Elçilik seviyesine çıkarıldı. 

1967 Altı Gün Savaşı'nda Türkiye

Altı Gün Savaşı sırasında Nasır, Akabe Körfezi’ne İsrail gemilerinin girişini yasakladığında Türkiye İsrail’i desteklemediği gibi 11 Eylül 1967’de Başbakan Süleyman Demirel ile Ürdün Kralı Hüseyin Ankara’da buluştuğunda iki lider, İsrail’in işgal ettiği topraklardan çekilmesini ve Kudüs’le ilgili BM kararlarının uygulanmasını isteyen bir bildiri yayınladılar. Ardından Demirel Sovyetler Birliği’ni ziyaret etti ve Türkiye’nin İsrail’in işgal politikalarına karşı duruşunu tekrarladı. Bu dönem, Türkiye’nin Araplarla İsrail arasında ilk kez dürüst bir hakemlik görevi yaptığı dönemdi. 

Demirel, ABD silah ambargosu veya ABD'deki Ermeni lobisinin 1915 Ermeni Soykırımı'nı kabul ettirme çabalarına karşı ABD'deki Yahudi lobisinden de Tel Aviv yönetiminden de yararlanınken, Ortadoğu’da kalıcı barış için, çözümü amaçlayan “akil adamlar heyetinde” İsrail devlet adamı Şimon Perez’le birlikteydi. Demirel bu misyonu ciddiye alıyordu. İslam ülkelerinin hassasiyetlerini de gözetiyordu.

28 Mart 1970’de Kütahya’da yaşanan, 800 kişinin hayatını kaybettiği depremde yaraları sarmak için İsrail bir uçak dolusu insani yardım malzemesi yolladı.

16 Mayıs 1971’de İsrail’in İstanbul Konsolosu Efraim Elrom, Türk Halk Kurtuluş Cephesi adlı solcu örgüt tarafından kaçırıldı. Elrom, 22 Mayıs’ta bir apartman dairesinde ölü bulundu. 23 Mayıs günü İstanbul’da sıkıyönetim ilan edildi ve bütün şehir didik didik arandı. Olayın failleri hariç pek çok solcu tutuklandı, binlerce kitaba el kondu. Türk solunun bilinçaltında, Balyoz Harekâtı adlı bu sindirme kampanyası ile İsrail ister istemez ilişkilendirildi. 

1973 Yom Kippur Savaşı

Yom Kippur Savaşı’ndan sonra Mısır giderek Sovyetler Birliği’ne yaklaşırken, İsrail ABD’ye bağımlı hale geldi. Savaşın hemen ardından başını Suudi Arabistan’ın çektiği petrol ambargosu tüm dünyada ciddi bir enerji sıkıntısına yol açtı. Türkiye, petrol için Arap ülkelerine ve OPEC’e göbekten bağlıydı. Ancak arka plandaki stratejik ortaklıktan dolayı, OPEC’in baskılarına boyun eğip de İsrail’le ilişkilerini kesmedi. Nitekim 1974’te Kıbrıs Harekâtı yapılırken iki ülkenin istihbaratının sıkı işbirliği yaptığı söylendi. Hatta Türk Hava Kuvvetleri tarafından yanlışlıkla batırılan Kocatepe Muhribi’nin 42 kazazedesini kurtaran bizde yaygın şekilde söylendiği gibi Kaddafi döneminin Libya kuvvetleri değil, (Libya’nın katkısı olaydan sonra Türkiye’ye bazı yedek parçaların gönderilmesiyle sınırlıydı) İsrail’de yaşayan Türkiye kökenli Yahudi kaptan Reuven kurtarmıştı. (72 denizciyi İngilizler, 111 kişiyi de Türk donanmasından Berk gemisi kurtarmıştı.)

Perde arkasında işbirliği sürerken, Başbakan Bülent Ecevit Kasım 1975 tarihinde BM’de Arap ülkeleri tarafından hazırlanan ‘Siyonizm’in ırkçılıkla eşdeğer olduğunu’ söyleyen karar tasarını destekleyerek İsrail’i bir kez daha ters köşeye yatırdı. Bununla da kalmadı, birkaç ay sonra Türkiye Filistin Kurtuluş Örgütü’nü (FKÖ) Filistin halkının temsilcisi olarak tanıdığını açıkladı. Ancak, her zamanki faydacı tavrıyla İsrail’den Safir füzelerini, Hetz tanklarını, Uzi makinelilerini almaya devam etti. 

1978 Camp David sonrası 

İsrail 6 Eylül 1975 Diyarbakır depremine yardım malzemesi gönderdi, 13 Ağustos 1976, Yeşilköy Havaalanında El-Al uçağına yapılan terör saldırısında iki İsrailli öldü, bir kişi yaralandı. Türkiye-ABD ilişkilerinde Kıbrıs, Haşhaş Krizi gibi gerilimler çıktıkça, Türkiye Araplara yaklaşarak intikamını aldı. 1978’deki ‘Camp David Barışı’ndan sonra FKÖ Ankara’da büro açtı. Bunda Demirel hükümetine destek veren Milli Selamet Partisi’nin İsrail düşmanlığının da payı vardı ama daha önemlisi Türkiye, 1979 İran İslam Devrimi yüzünden tavana vurmuş petrol fiyatlarından dolayı Arap ülkelerine daha muhtaç hale gelmişti. Ancak sonra öğrenildi ki, Lübnan iç savaşı ve Türkiyeli radikal-sol örgütlerin Lübnan’daki Bekaa Vadisi’ndeki örgütlenme çalışmaları yüzünden İsrail istihbaratıyla sıkı işbirliğine devam etmişti. 

30 Temmuz 1980'de İsrail Parlamentosu'nun (Knesset) tek taraflı olarak 1949'dan beri Ürdün'le İsrail arasında paylaşılmış olan Kudüs'ü, doğusuyla batısıyla tek parça olarak İsrail'in binlerce yıllık bölünmez başkenti olarak ilan ettiğinde BM Güvenlik Konseyi 20 Ağustos 1980 tarihli 478 No.lu kararı ile Knesset’in bu kararını uluslararası hukukun ihlali olarak kınamıştı. Türkiye de 30 Kasım 1980 tarihinde, temsil seviyesi “İkinci Kâtip” seviyesine düşürdü.

ASALA’ya karşı elele

1982’de petrol fiyatlarındaki düşmeler sayesinde Arap ülkelerine bağımlılıktan biraz olsun kurtulan Türkiye, İsrail’le daha açık ilişki kurmaya başladı ama esas neden Lübnan’da konuşlanan ASALA’yı MOSSAD yardımıyla etkisiz hale getirmekti. 4 Nisan 1985’te Dışişleri Bakanı Vahit Halefoğlu, İsrail’in Washington Büyükelçisi Meir Rosenne ile buluştu. Amaç, ABD’nin Türkiye’ye yardımlarında İsrail’in aracılık etmesini sağlamak ve Türkiye’yi soykırım iddialarıyla bunaltan Ermeni lobisine karşı denge unsuru olarak kullanmaktı. Bu tarihten itibaren, bölgede Türkiye’den başka dostu olmayan İsrail bu işi seve seve yaptığı gibi, basınında Ermeni Soykırımı'na veya azınlıklara ilişkin tek kelime haber yayınlatmadı. 

6 Eylül 1986’da İstanbul Neve Şalom Sinagoguna Filistinli teröristler tarafından yapılan saldırıda 22 kişi hayatını kaybettiğinde devletler arası ilişkiler değişmedi ama Yahudi toplumunda önlem alınmaması büyük burukluk yarattı. İsrail’le ilişkiler ise Aralık 1987’de Filistin’de patlak veren İntifada eylemiyle zora girdi. Çünkü Soğuk Savaş’ın yavaş yavaş sona ermesiyle, Türkiye’nin eli birazcık rahatlamıştı. Türkiye iki arada denge tutturmaya çalıştı, İsrail her zamanki gibi alttan aldı, ses çıkarmadı. Türkiye, 1988 Cezayir toplantısında kurulduğu açıklanan Filistin Devleti’ni aynı gün tanıyınca da ilişkiler 1991 yılında yeniden Elçilik seviyesine çıkarıldı ve ilişkiler yeniden hız kazandı. İsrail ile Savunma İşbirliği, Güvenlik ve Gizlilik, Çevre Sorunlarında ve Doğa Korunmasında İşbirliği, Terörizm ve Diğer Suçlarla Mücadele, Telekomünikasyon ve Posta Alanında İşbirliği ile Sağlık ve Tıp Alanında İşbirliği anlaşmaları, F4 ve F16 Uçaklarının Modernizasyonu Projesi ile Türkiye-İsrail Askeri Eğitim İşbirliği Anlaşması, Serbest Ticaret Alanı Anlaşması ile ticaret, ekonomi, sınai, teknik ve bilimsel alanlarda işbirliği anlaşmaları yapılırken iki ülke arasında gümrüklerin sıfırlanması bu işbirliklerinden bilinenler. 

Süleyman Demirel-Şimon Peres (1996)

500. Yıl bahanesi

16 Temmuz 1992’de İsrail Devlet Başkanı Isaac Herzog’un babası Haim Herzog 500. Yıl Vakfının davetiyle 16 Temmuz 1992’de İstanbul’u ziyaret etti, Cumhurbaşkanı Turgut Özal ve Başbakan Süleyman Demirel ile bir araya geldi. Doğu Bloğu’nun yıkılmasıyla ortaya çıkan yeni durumu konuşmak ve 1993 Oslo Barış Anlaşmaları’nı güçlendirmek için, 25 Ocak 1994’te İsrail Devlet Başkanı Ezer Weizman ve 10 Nisan 1994’te İşçi Partisi lideri Şimon Peres Türkiye’deydi. Bu ziyaretlerde askeri ve istihbarat ilişkileri teyit edildi ancak eski parlak dönem geride kalmıştı. Aynı yıl Manavgat Nehri’nin suyunu İsrail’e satma konusu gündeme geldi. İsrail düşmanı kesimler hop oturup hop kalkınca, Manavgat’ın altın kıymetindeki suyu denize akmaya devam etti. 

İsrail’in cesaretlenip Türkiye’ye ilk kez tepki göstermesi, 16 Eylül 1994’te DYP-SHP hükümetinin Başbakanı Tansu Çiller (yardımcısı Erdal İnönü idi) ve Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’in FKÖ lideri Yaser Arafat’ı Ankara’da ağırlamasıyla oldu. Kasım 1994’te İsrail’e giden Çiller, ortamı yumuşatmak yerine Kudüs’te Filistinlilerin merkezini ziyaret edip Mescid-i Aksa’da namaz kılınca kıyamet koptu. Koptu da ne oldu derseniz, MİT ile MOSSAD ve CIA arasındaki işbirliği bütün hızıyla devam etti. TSK, İsrail’in en büyük müşterilerinden biri olmaya devam etti. 

23 Şubat 1996’ta DYP-CHP hükümeti Başbakan Tansu Çiller, yardımcısı Deniz Baykal iken Süleyman Demirel’in İsrail ziyareti esnasında iki ülke arasında Askeri Eğitim ve İşbirliği Anlaşması (AEİA) imzalandı. 9. Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel, 11-14 Mart 1996 tarihleri arasında İsrail’i ziyaret ederek bu ülkeye resmi ziyarette bulunan ilk Türkiye cumhurbaşkanı oldu. 12 Mart günü Demirel, İsrail Parlamentosu Knesset’te “tarihi” diye nitelenen bir konuşma yaptı. 14 Mart’ta iki ülke arasında Serbest Ticaret Anlaşması (STA) imzalandı. 28 Ağustos 1996’da RP-DYP hükümetinin Başbakanı Erbakan, yardımcısı Tansu Çiller iken Savunma Sanayinde İşbirliği Anlaşması (SSİA) ile Türkiye ordusunun modernizasyonu yüksek oranda İsrail’e emanet edildi. 17 Ağustos 1999 Gölcük Depremi'nden sonra İsrail bölgeye yardım ekipleri göndererek sempati toplamaya devam etti.

2000 yılında DSP-ANAP-MHP hükümeti başbakan Bülent Ecevit, yardımcıları Mesut Yılmaz, Devlet Bahçeli idi. MHP’li Milli Savunma Bakanı Sabahattin Çakmakoğlu basının soruları üzerine 'İsrail’le bugüne dek yapılan 13 anlaşmanın tamamının gizli anlaşmalar olmasından dolayı TBMM`nin onayına sunulmamıştır, içeriklerini açıklayamam" dedi.

2001 yılında Sabra ve Şatilla Katliamı'nın faillerinden "Beyrut Kasabı" lakaplı İsrail Başbakanı Ariel Şaron’un Türkiye ziyaretinden sonra Bülent Ecevit, "Şaron’u Türkiye’de daha çok görmeyi arzu ettiklerini ifade etti. 

Tansu Çiller Mescid-Aksa'da (1994)

AKP'nin İsrail politikaları

2002 yılında AKP iktidara geldiğinde kurucu ekibinin içinde antisemitizm şampiyonu RP kökenli bürokratların bulunmasına karşın, iktidarının en azından ilk yıllarında AK Parti, İsrail’e karşı sert söylemlerde bulunmadı. 

2002 yılında 170 adet Amerikan M60 tanklarının yenilenmesiyle 1 milyar dolarlık anlaşma İsrail’in Filistin’e yönelik şiddetli saldırılarının gerçekleştiği bir sırada imzalandı. Ayrıca istihbarat için insansız hava araçları da İsrail’den alındı. Ancak bunlardan da AKP'yi sorumlu tutmak doğru olmazdı, çünkü anlaşmalar daha önce kotarılmıştı. 

2003 yılında Irak’ın ABD tarafından işgali sırasında, İsrail istihbarat servisi MOSSAD’ın Irak’ın kuzeyinde yaşayan Kürt grupları politik ve maddi açıdan desteklediği, İsrail’in daha önce bölgeden göç etmiş Yahudilerin ellerindeki tapulara dayanarak Kuzey Irak’ta toprak edinmeye çalışması ve Kürt komandolara eğitim verilmesi gibi söylentiler üzerine Türkiye-İsrail ilişkileri limonileşti.  

2004 yılında Hamas liderlerinden Şeyh Ahmet Yasin ve Abdülaziz Rantisi’nin İsrail ordusu tarafından öldürülmesi, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın İsrail’i “devlet terörü” yapmasıyla suçlamasına neden oldu. Bu iki devlet arasındaki en ciddi gerilimdi. 

Erdoğan’ın “Kudüs” gafı

Ancak Mart 2005, önce CB Abdullah Gül, sonra Başbakan Erdoğan da İsrail’e gitti. Erdoğan Kudüs’te Beyrut Kasabı Şaron’la görüştü. Şaron Erdoğan'ı "Yahudi milletinin başkenti ve İsrail'in başkenti Kudüs'e hoş geldiniz" diyerek karşıladı. Halbuki hatırlanacağı gibi 1980'den beri Türkiye Kudüs'ün başkent statüsünü protesto ediyordu. Bu tarihçeyi bilmediği anlaşılan Erdoğan'dan Şaron'un konuşması itiraz gelmedi, İsrail de bunu zafer hanesine yazdı. Dahası Şaron ile Erdoğan arasında kırmızı telefon hattı kuruldu ve 60’a yakın ikili anlaşmaya imza atıldı. Bunların "ödülü" olarak da Erdoğan'a Yahudi Üstün Cesaret Madalyası verildi. 

2006’da Hamas’ın 132 sandalyeli Filistin parlamentosunda 74 sandalye ile iktidara gelişi Türkiye-İsrail ilişkilerini yine zora soktu. O tarihe kadar İsrail-Filistin arasındaki müzakereler Mahmud Abbas başkanlığındaki El-Fetih üzerinden yürütülürken, Türkiye Hamas üzerinden bu sürece dahil olmaya o tarihte başladı. Bu da ilişkileri daha da gerdi. 16 Şubat 2006 tarihinde Hamas'ın lideri Halid Meşal'in ve üst düzey Hamas yöneticilerinin Türkiye’ye gelişi İsrail Başbakanlık sözcüsü Ranaan Gissin tarafından “Biz eğer Abdullah Öcalan ile görüşseydik siz ne hissederdiniz?” tepkisiyle karşılaştı. 

Haziran 2006 tarihlerinde CB Ahmet Necdet Sezer İsrail’i ziyaret etti ama AKP Hükümeti tarafından bir oldu bittiyle önce Hamas temsilcisiyle sonra İsrail temsilcileriyle görüşmek durumunda kaldı. Sezer’in İsrailli yetkililere, davet kararının kendisinin bilgisi dahili olmadığı ve bu davetin Türk toplumunun gerçek görüşünü ve devlet politikasını yansıtmadığını ifade etti. CB Sezer'in Knesset'te yaptığı uzun konuşma büyük alkış aldı.

İsrail CB Şimon Peres de Kasım 2007 tarihlerinde Türkiye'ye gelmekle kalmadı o da TBMM'de bir konuşma yaptı. Onu İsrail Başbakanı Ehud Olmert'in Şubat 2007’de Türkiye ziyareti izledi. Dışişleri Bakanı Ali Babacan Ortadoğu bölgesine gerçekleştirdiği ziyaretler kapsamında Ekim 2007 tarihlerinde İsrail’i ziyaret etti. İsrail Başbakan Yardımcısı ve Savunma Bakanı Ehud Barak, Şubat 2008’de Türkiye’yi, Savunma Bakanı Vecdi Gönül Ekim 2008’de İsrail’i, İsrail Başbakanı Ehud Olmert Aralık 2008’de Türkiye’yi ziyaret ederek baş döndürücü bir trafik sergilediler. Elbette bu ziyaretlerde hangi konularda ne gibi sözler alındı, verildi, ne gibi anlaşmalar imzalandı öğrenemedik.  

Çok değil Olmert'in ziyaretinden bir hafta sonra İsrail’in Gazze’ye düzenlediği “Dökme Kurşun Operasyonu” üzerine Türkiye “devlet terörü” söylemine geçti. Bu olaydan sonra Türkiye’nin ise Orta Doğu’da kendine biçtiği “arabulucu”, “düzen kurucu aktör” rolü sona erdi. 

One Minute, Alçak Koltuk ve Mavi Marmara krizleri

Ocak 2009’da "Gazze-Orta Doğu için Model” başlığı altında düzenlenen Davos Zirvesi’nde Filistin-İsrail çatışmasına çözüm arayışları tartışılırken Başbakan Erdoğan’ın Şimon Perez'e yönelik “One minute” çıkışı ile ilişkiler kopma noktasına geldi. 

2010’da Anadolu Kartalı Tatbikatı ile devam eden negatif seyre Tel Aviv Büyükelçisi Oğuz Çelikkol’un, Kurtlar Vadisi ve Ayrılık dizilerindeki İsrail karşıtı sahnelerin izahatı için tüm İsrail basının önünde İsrail Evimiz Partisi’ne mensup milletvekili ve Dışişleri Bakan Yardımcısı Danny Ayalon tarafından Knesset'teki makamında daha alçak bir koltukta oturtulması "Alçak Koltuk Krizi" adıyla diplomatik literatüre girdi. 

31 Mayıs 2010'da İHH İnsani Yardım Vakfı ve Özgür Gazze Hareketi'nin organize ettiği ve Gazze'ye insani yardım taşıyan altı gemiye İsrail'in baskın düzenlemesi ve dokuzu Türk vatandaşı 10 kişinin ölmesiyle (kısaca Mavi Marmara Olayı) Türk-İsrail diplomatik ilişkilerini dibe oturdu. Diplomatik seviye ikinci katipliğe düşürülürken İsrail’den alınması planlanan Spike güdümlü tanksavar füzeleri, Barak-8 uçaksavar füze sistemleri ve ağır piyade muharebe araçları ve elektronik savaş sistemleri gibi askeri teçhizat alım projelerinden vazgeçildi. En çok da bu konu can acıttı elbette.

Erdoğan'ın Şimon Peres'le yaşadığı "One Minute" krizinden sonra oturumdan ayrılışı

Haziran 2010’da Akdeniz’in İsrail kıyılarına yakın bir yerde, geniş bir doğalgaz alanı olan “Leviathan Gaz Alanı” keşfedilmesi ve ardından İsrail ile Kıbrıs Cumhuriyeti arasında anlaşmalar imzalanması üzerine Türkiye, İsrail'e yeniden kızdı. Ancak Hayfa yakınlarındaki Karmel dağlarında orman yangını çıktığında, Başbakan Erdoğan’ın talimatıyla, 3 Aralık 2010 tarihinde Türk Hava Kurumu'na bağlı iki adet CL-215 tipi yangın söndürme uçağı İsrail’e gönderildi. 

2011 yılında İsrail Çalışma Bakanı Ben-Eliezer ve Türkiye Dışişleri Bakanı Davutoğlu arasındaki gizli görüşmeler basına sızdığında anlaşıldı ki İsrail tarafından alınan gemilerin Türkiye’ye iadesi şartı ve saldırıların araştırılması için bir heyet oluşturulması karşılığında Türkiye İsrail'le barışmaya can atıyordu. Ancak konu basına yansıyınca barış birazcık gecikti.  

Bulut Operasyonu’na “insanlık suçu” tepkisi

2012'de İsrail'in Gazze'ye yönelik Bulut Operasyonu yüzünden Türkiye güya yine İsrail'e kızdı, hatta CB Erdoğan Siyonizmi "insanlık suçu" olarak tanımladı ancak İsrail-Türkiye görüşmeleri 2013 yılında Obama’nın devreye girmesiyle yeniden başladı. Türkiye ve İsrail tazminat ve özür konularında anlaştılar. Haziran 2016 tarihli Tazminat Usul Anlaşmasına göre Mavi Marmara mağdurların ailelerine 20 milyon Amerikan Doları İsrail tarafından Türk Adalet Bakanlığı’nın hesabına yatırıldı ve oluşturulan özel bir fon üzerinden mağdurların ailelerine dağıtılacağı açıklandı. Ailelere ne kadar verildi bilmiyoruz ama bu anlaşmayı eleştiren muhalifelere Erdoğan'ın "Oraya giderken dönemin başbakanına mı sordunuz?" dediğini biliyoruz.

Türkiye ile İsrail arasındaki son gerilim, ABD’nin büyükelçiliğini Doğu Kudüs’e taşıması sırasında oldu. Elçiliğin 14 Mayıs 2018’de açılacağının belirtilmesi üzerine Filistinlilerin gerçekleştirdiği protestolarda 60 civarı Filistinli'nin İsrailli askerlerin açtığı ateş sonucunda öldürülmesi, 2.800’ün üzerinde Filistinlinin yaralanması üzerine CB Erdoğan İsrail'i soykırımla suçladı. 

Uzun süren diplomatik krizin ardından İran'ın nükleer programı tehlikesi dahil olmak üzere iki ülkenin Orta Asya'da da işbirliği yapabileceği ve Doğu Akdeniz gazının paylaşımı konuları gündeme geldiğinde, İsrail Cumhurbaşkanı Yitzhak Herzog Mart 2022'de Türkiye'ye gelerek buzları bir kez daha eritti. İki ülke yeniden büyükelçi atama kararı aldı. İki ülke arasında, askeri anlaşmaların yarattığı bağımlılığın yanısıra 2002 yılında 1,41 milyar dolar olan ticaret hacmi 2022’de 8,91 milyar dolara kadar çıktı. Neyse ki denge Türkiye'den yanaydı.

“Konstantinopolis Protokolü” krizi yolda mı?

7 Ekim 2023’te Gazze’nin hâkimi HAMAS’ın İsrail’in Gazze sınırına yakın bölgedeki en az 22 yerleşim yeri (kibbutz ve kasaba), müzik festivali alanı ve askeri üssü kapsayan çok sayıda merkezde eş zamanlı olarak düzenlediği saldırılarda 1.195 kişi öldürülmüş, 5.431 kişi yaralanmış ve 251 kişi rehine alınarak Gazze Şeridi'ne götürülmüştü. Bu tarihten sonra bölgede yaşananları ise hepimiz biliyoruz. Türkiye’nin içteki ve dıştaki pek çok baskıya rağmen İsrail’le perde arkasından diplomatik, askeri ve istihbari ilişkileri yürüttüğüne, ticari ilişkileri ise “Filistin’le ticaret” adı altında aralıksız sürdürdüğüne dair pek çok haber okumuştuk. Ancak 15 Mayıs 2026 günü Shay Gal adlı analistin X hesabından duyurulan “Konstantinopolis Protokolü: İsrail’in Türk Sistemi’nden Çıkış Planı” adlı gönderiye göre "İsrail için Türkiye dosyası artık diplomasinin ötesine geçmişti.” Protokolün adı bile Türkiye’nin “Jerusalem” yerine “Kudüs” demesine bir nazire idi. Protokolün kapsamı ise daha da ilginçti. Gal’in iddiasına göre İsrail, kendisine limanlarda, hava sahasında, ticaret yollarında, enerji koridorlarında, konsolosluk kanallarında, hukuk savaşı platformlarında, idari izinler bahaneli ve prosedür maskesi takmış geciktirmelerle düşük yoğunluklu bir savaş yürüten ve bunların üstüne bir de HAMAS’a destek veren Türkiye’ye sert bir cevap vermeye hazırlanıyordu. Gal’in diliyle "Türk işletim sisteminden temiz bir şekilde ayrılma" planının içinde yeni ve daha temiz tedarik zincirleri kurmak, daha güvenli havacılık, derinleştirilmiş bir Doğu Akdeniz ittifakı, Azerbaycan’la daha güçlü bağlar kurmak ve Brüksel’de (AB nezdinde) Türkiye’nin önünü kesecek girişimler yapmak da vardı. Elbette bu iddiaların doğruluğundan emin olamıyoruz. Ancak doğruysa İsrail-Türkiye ilişkileri yeni bir krize girecek demektir. Böylesi bir krizin ne kadar süreceğini kestirmek zor ama 77 yıllık tarihçedeki diğer krizlerden öğrendiğimize göre iki ülke de kavga etmeyi bildikleri gibi barışmayı da biliyorlar. Yani başlıktaki “tamam mı, devam mı?” sorusunun cevabının bir şekilde “devam” diye verileceğini öngörmek Polyannacılık sayılmaz.

Özet Kaynakça: Çağrı Erhan-Ömer Kürkçüoğlu, “İsrail’le İlişkiler”, Türk Dış Politikası, Kurtuluş Savaşından Bugüne, Olgular, Belgeler, Yorumlar, Cilt 1, 1918-1980, editör: Baskın Oran, İletişim, 2009;  Süha Bölükbaşı, "Türkiye ve İsrail: Mesafeli Yakınlıktan Stratejik Ortaklığa", Liberal Düşünce, Kış  1999, s. 138-152; George E. Gruen, "Turkey's Relations with lsrael: From Ambivalence to Open Cooperation", Studies on Turkish-Jewish History, ed. Altabe, Atay and Katz, 1993, s. 112-129;  Efraim Inbar, "Israeli-Turkish Tensions and Beyond", Turkish Policy Quarterly, cilt 8, sayı 3, Güz 2009, s. 39-47; Alon Liel, Can Yirik, Turkish-Israeli Relations 1949-2010/Türkiye İsrail İlişkileri 1949-2010, İstanbul Kültür Üniversitesi, 2011.

Etiketler: Makaleler türkiye

Bu kategoride daha fazla: Makaleler

Tümünü gör

Daha fazlası: Ayşe Hür

Tümünü gör