İçeriğe geç

Sivil Direniş Tarihinden: 5 Haziran 1989'da Pekin'in Tiananmen Meydanı'nda Tankların Önünde Duran Adam Kimdi ve Akıbeti Ne Oldu? - Ayşe Hür

Yazan Ayşe Hür
Sivil Direniş Tarihinden: 5 Haziran 1989'da Pekin'in Tiananmen Meydanı'nda Tankların Önünde Duran Adam Kimdi ve Akıbeti Ne Oldu? - Ayşe Hür
Yayınlanma tarihi:

Çağımız, dünyaya egemen olan kapitalist-emperyalist sistemin hem merkez ülkelerinde hem de etki alanındaki ülkelerde yaşanan süreğen krizle karakterize oluyor. Kriz; ekonomik, mali, sosyal, kültürel, siyasi, felsefi, çevresel, iklimsel pek çok veçhede kendini gösteriyor. Durumdan etkilenenlerin veya etkilenmese bile bunun dünyamıza maliyetinin farkında olanların itirazları ise egemen sınıflar tarafından bazen sinsice bazen açık zorbalıkla bastırılıyor.

Yönetenlerin haksızlıkları ve adaletsizlikleri karşısında yönetilenlerin başkaldırma, ayaklanma, devrim gibi aktif; sivil itaatsizlik gibi pasif yöntemlerle direnme hakkına sahip olup olmadıkları Antik dönemden beri, yönetenler ve yönetilenler ile, bazen ilkinin bazen ikincilerin yanında olan düşünürler tarafından ateşli biçimde tartışılmış. Tarihin kaydettiği ilk sivil itaatsizlik eylemcisinin M.Ö 5/4. yüzyıl düşünürü Sokrates olduğu kabul edilir. Yazılı eser bırakmadığı ve hiç seyahat etmediği için, kişiliği ve öğretileriyle ilgili bilgileri, öğrencileri Platon ve Ksenophon’un eserlerinden öğreniriz. Aslında yaşayıp yaşamadığı bile kesin değildir. Bazıları, Sokrates’in Platon’un ikinci kimliği olduğunu ileri sürerler. Sokrates, 70 yaşını aştığı sıralarda popülerliğini kıskanan ve derslerde kendi çıkarları doğrultusunda kurdukları düzenin eleştirilmesine katlanamayan elitler tarafından, “dinsiz”, “gençlerin ahlakını bozuyor”, “Atina’nın iman ettiği ilahlara inanmıyor”, “devletin tanrılarını yok sayarak, yeni tanrılar yaratıyor” diye ölüm cezası talebiyle mahkemeye verilir. Ancak 200 bin nüfuslu Atina’da yaşayan 30 yaş ve üzeri 6 bin yurttaş tarafından kurayla seçilen Beşyüzler Meclisi’ndeki yargılaması sırasında yaptığı savunması tarihe geçecektir. Sokrates, soru-cevap şeklinde geçen yargılama sürecini öylesine ustalıkla yönetmiştir ki, bir süre sonra yargılayanla yargılanan yer değiştirmiş, “yargıç” Sokrates, Atina halkını, soylularını, devlet düzenini yerden yere vurmuştur.

Sokrates

Sokrates’in “diyalektik” sorgulaması üzerine ne diyeceğini bilemeyen mahkeme heyeti, fikirlerinden vazgeçtiğini söylemesi hâlinde affedilebileceğini söylediği hâlde Sokrates bunu kabul etmemiş, öğrencileri kendisini hapisten kaçırmayı teklif ettiklerinde reddetmiştir. Mahkeme uzun süren tartışmaların ardından Sokrates’i suçlu bulduğunu açıklar. Cezası, baldıran zehri ile öldürülmektir.

Sokrates’in cezasının nasıl infaz edildiği, Platon’un Fedon isimli eserinde ayrıntılarıyla anlatılır. Buna göre, Sokrates, cezanın infazını yakın dostlarıyla beklemiş, kendisine zehri getiren görevliye “Pekâlâ dostum, sen bu şeyleri bilirsin, ne yapmam gerekiyor?” diye sormuş, görevlinin “Sadece iç!” demesi üzerine, geleneğe uygun olarak kabın içindeki zehirden tanrıların payı olan bir damlayı yere döktükten sonra kalanını bir kerede içmiştir. Ardından da dersine devam etmiştir. Vücudunun soğumaya başlaması üzerine, öğrencilerinden Kriton’a, hasta olan bir başka öğrencisi ve dostu Apollon’un iyileşmesi için sağlık tanrısı Asklepios’a bir horoz adadığını, bu adağı yerine getirmeyi unutmamasını söylemiş ve son nefesini vermiştir. Sokrates, yargılama süreci boyunca suskunluğun da en az konuşma kadar güçlü bir eleştiri yöntemi olabileceğini; ölüme karşı tutumuyla ise, öldükten sonra dünyamızın bizsiz olacağından duyulan korkuyla nasıl baş edeceğimizi göstermiştir.

Hanry David Thoreau

Waldenli Thoreau’nun Açtığı Yol

Günümüzdeki anlamıyla "sivil itaatsizlik/sivil direniş" kavramını teorileştiren, 19. yüzyıl düşünürü Henry David Thoreau’dur. ABD’de, Walden gölünün yakınlarında iki yıl münzevi bir yaşam sürdüren Thoreau, bir gün ayakkabılarını tamirden almak için kulübesinden çıkar. Yolda vergi memuru (aynı zamanda polis ve gardiyan) Sam Staples ile karşılaşır. Staples, Thoreau’nun son birkaç yıldır ödemediği “kelle” vergisini ödemesini ister. Thoreau bunun ilkesel bir mesele olduğunu ve vergi ödemeyi düşünmediğini belirtir. Bunu üzerine Staples, Thoreau’yu hapse atar. Ertesi gün, teyzesinin kefaletini ödemesi üzerine serbest kalan Thoreau buna sevinmez çünkü o vergiyi ödemeyerek köleliği, 1846-1848 arasında Meksika’ya karşı verilen savaş dolayısıyla yürürlüğe konulan zorunlu askerliği protesto etmek istemiştir.

Hannah Arendt’e göre hikayesini hepinizin bildiğini tahmin ettiğim Sokrates yargılanırken yasaları değil, sadece bu belirli hukuksal hatayı, kendi deyişiyle ona rastlayan “felaketi” tartışma konusu etmiştir. Thoreau ise konuyu yurttaşların yasayla olan ahlaki ilişkilerine göre değil, kişisel vicdan ve bundan çıkan sorumluluğa göre tartışmıştır. Thoreau’nun fikirleri; Hindu hukukçu, düşünür, siyasetçi ve eylemci Mahatma Gandhi tarafından hayata geçirilecektir. Gandi’nin diğer kaynakları İncil, kutsal Hindu metinleri Bhagavad Gita, büyük Rus edebiyatçısı Tolstoy’un görüşleridir.

Mahatma Gandhi

Gandhi’nin öncülük ettiği kitlesel sivil itaatsizlik eylemlerini, örneğin 1762 yılından beri yürürlükte olan ve yılda 25 milyon pound’luk vergiye kaynaklık eden Tuz Yasası’nı (Britanya’nın tuz tekelini) ihlal etmek üzere 12 Mart-6 Nisan 1930 arasında yoldaşlarıyla gerçekleştirdiği “Tuz Yürüyüşü”nü çoğumuz biliriz. Ya da Thoreau ve Gandhi’nin fikirlerine Hıristiyanlıktan bazı öğeler katarak şiddet içermeyen direniş yöntemlerini bir adım daha ileri götüren Martin Luther King'in ABD’de örgütlediği barışçıl direnişler içinde en mütevazı ama en başarılı örneklerinden biri olan Montgomery Boykotu’nu veya bu boykotun parçası olarak ABD’nin Alabama Eyaleti’nde otobüslere zencilerle beyazların ayrı kapılardan girmesi ve ayrı yerlere oturmasını zorunlu kılan ‘Jim Crow’ yasasının sonunu getiren Rosa Parks’ın eylemini…

Martin Luther King

Bir de tekil sivil direnişler vardır. Gücünü sadece kendinden alan; yanında, arkasında kimse olmasa bile zorbanın karşısında dimdik duran insanların kahramanlık hikayeleri… Örneğin, 1963 Güney Vietnam'da Budistlere yönelik baskıları (Katolik Diem rejimine) protesto eden 66 yaşındaki Budist rahip Thich Quang Duc’un 11 Haziran 1963 günü Vietnam’ın başkenti Saigon'da (şimdiki Ho Chi Minh şehri) kalabalık bir kavşakta lotus pozisyonunda oturarak üzerine benzin dökerek kendini ateşe vermesi gibi… Rahibin alevler içinde bile kıpırdamadan, sessizce dua ederken çekilen fotoğrafı dünya basınında yayılmış, uluslararası baskıyı artırmış ve rejimin düşüşüne katkı sağlamıştır.

Bu uzun önsözden sonra, yakın tarihimizin en ünlü ve en gizemli tekil sivil direnişçisinin, 5 Haziran 1989 günü Çin’in başkenti Pekin’in ünlü Tiananmen Meydanı’nda tankların önünde duran meçhul kişinin hikayesini anımsatmak istiyorum.

Mao Zedung

Mao Zedung’un ölümü ve Dörtlü Çete’nin tasfiyesi

Önce o güne nasıl gelindiğinin bir özetini yapayım: 9 Eylül 1976'da Çin Halk Cumhuriyeti'nin kurucusu ve Çin Devrimi’nin efsanevi lideri Mao Zedong’un ölümünden bir ay sonra, Kültür Devrimi'nin radikal yürütücüleri olan ve aralarında Mao'nun eşinin de bulunduğu "Dörtlü Çete" tutuklanmış, Mao döneminin Devlet Konseyi Birinci Başbakan Yardımcısı Deng Xiaoping Çin'i dış dünyaya açacak ekonomik reform dalgasını başlatmıştı. (Merak edenler olabilir, Dörtlü Çete terimini sanıldığı gibi Batı medyası değil eşi Jiang Qing ve arkadaşları Zhang Chunqiao, Yao Wenyuan, Wang Hongwen’un parti içinde çok fazla güç kazanıp kendi hiziplerini kurmasından rahatsız olan Mao tarafından 17 Temmuz 1974'teki ÇKP Politbüro toplantısında kullanılmıştı. Mao, Mayıs 1975'teki bir başka toplantıda da uyarılarını yineleyerek onlara "Dörtlü Çete gibi davranmayın" deyince, Deng Xiaping yönetiminin Dörtlü Çete demesi gayet meşru hale gelmişti.)

Dörtlü Çete

“Demir Pirinç Kasesi”nin kırılması

Bu yeni dönemde halkın yaşadığı travmayı anlatmak çok kolay değil. Ama yine de bazı başlıkları sayabiliriz. Mao Zedung döneminde (1949-1976) inşa edilen komünist sistemde, kentlerdeki tüm işçiler devlet işletmelerine (fabrikalara, bürokrasiye, orduya) yerleştirilmişti. Bu sistemde işçinin performansı ne olursa olsun işten çıkarılması neredeyse imkansızdı. Devlet işçiye sadece ömür boyu maaş değil; ücretsiz lojman, sağlık hizmeti, emeklilik ve hatta çocuklarının eğitimi gibi tüm sosyal hakları da garanti ederdi. İşte bu garantiler “Demir Pirinç Kasesi” metaforu ile bilinirdi. (Pirinç Kasesi Çin kültüründe bir insanın geçimini, rızkını, işini ve sofrasına koyabildiği temel gıdayı, demir ise "kırılamaz", "yok edilemez" ve "ömür boyu garantili" olanı temsil ediyordu.)

Deng Xiaoping'in başlattığı ekonomik reformlar ve "dışa açılma" politikaları, Çin'i serbest piyasa ekonomisine entegre etmeye başladı. Devlet fabrikalarının verimsizliği ve bütçeye yük olması nedeniyle sistem radikal bir şekilde değiştirildi. Reformlarla birlikte performansa dayalı sistem getirilerek tembellik yapan ya da verimsiz olan işçilerin işine son verilmesinin önü açıldı. Zarar eden binlerce devlet kuruluşu kapatıldı veya özelleştirildi. Milyonlarca Çinli işçi bir gecede işsiz kaldı ve devlet korumasını kaybetti. İş gücü artık devlet garantisinde değil, piyasanın acımasız rekabet şartlarına (arz-talep dengesine) terk edildi. Yani “Demir Pirinç Kasesi” kırıldı.

Deng Xiaoping

Ayrıcalıklı elitlerin doğuşu

Çin, Mao döneminde otuz yıl boyunca neredeyse sıfır enflasyon ve tamamen devlet tarafından belirlenen sabit fiyatlarla yaşamıştı. Deng yönetimi, fiyatları serbest bırakmaya (piyasa fiyatlandırmasına) karar verdiğinde, enflasyon tarihi bir zirve yaparak yüzde 30 seviyelerine fırladı. Halk paralarının bir gecede pul olacağı korkusuyla bankalara hücum etti. Şehirlerde "panik alımları" başladı; insanlar çarşaftan tuvalet kağıdına, bulabildikleri her şeyi nakit paradan kaçmak için stokladı.

Reform sürecinde devlet hem planlı ekonomiyi hem de serbest piyasayı aynı anda yürüten karma bir sistem uyguladı. Bir ürünün hem ucuz devlet fiyatı hem de yüksek serbest piyasa fiyatı vardı. Bu durum, ÇKP yetkilileri ve onların ayrıcalıklı çocukları (Taizidang/Prensler) için devasa bir vurgun kapısı açtı. (Günümüz Çin Devlet Başkanı Xi Jinping eski bir başbakan yardımcısının oğlu olarak Çin siyasetindeki en bilinen "Taizidang" örneğidir.)

Nüfuzlu kişiler, fabrikalardan devlet fiyatıyla ucuz mal (çimento, çelik, kömür vs.) alıp, bunları piyasada fahiş fiyatlarla satarak milyoner oldular. Halk yoksullaşırken, parti elitlerinin bu denli açıkça zenginleşmesi toplumsal nefreti körükledi. Deng Xiaoping'in ünlü "Bırakın önce bazıları zenginleşsin" felsefesi uyarınca yatırımlar sadece kıyı bölgelerine (Shenzhen, Şanghay gibi Özel Ekonomik Bölgelere) yapıldı.

Bu durum Çin'in iç kesimlerinde yaşayan yüz milyonlarca köylü ile kıyı şeridindeki yeni zengin burjuvazi arasında korkunç bir gelir uçurumu yarattı. Tarımda kolektif sistemin (komünlerin) dağıtılmasıyla boşa çıkan 100 milyondan fazla köylü, iş bulabilmek için şehirlere göç etti. Bu kitleler güvencesiz, çok ucuz ve ağır şartlarda çalıştırılan ilk "göçmen işçi" (Mingong) sınıfını oluşturdu.

Devlet işletmeleri maliyetleri kısmaya başlayınca, üniversite mezunlarının otomatik olarak devlet kadrolarına atanma garantisi de sarsıldı. Açılan yeni işlerin çoğu düşük vasıflı imalat sanayisindeydi. Büyük umutlarla okuyan entelektüel üniversite gençliği, kendilerine toplumda düzgün bir ekonomik karşılık bulamadı. Hak ederek bir yere gelmenin imkansızlaştığını, her kapıyı "Guanxi" (torpil/tanıdık ilişkileri) ve rüşvetin açtığını gören öğrenciler sistemden tamamen soğudu.

Ekonomi liberal iken siyaset neden liberal değil?

Bu travmanın siyasi alana yansıması ise Deng Xiaoping yönetiminin ekonomi kapılarını dünyaya açarken, siyasi alanda Çin Komünist Partisi'nin (ÇKP) mutlak tekelini korumasıyla yaşandı. Özellikle gençler ve entelektüeller arasında "ekonomik özgürlük var ama siyasi özgürlük neden yok?" sorusu yüksek sesle sorulmaya başladı. Aslında 1981’den itibaren Deng’in en yakın adamı olarak ÇKP içinde büyük otoriteye sahip olan Hu Yaobang bir yandan ÇKP içindeki ve etrafındaki yolsuzluklarla mücadele ederken bir yandan da öğrencilerin siyasi reform ve ifade özgürlüğü taleplerine sempatiyle yaklaşan bir lider olmayı seçmişti. Ancak partideki sertlik yanlıları Hu Yaobang'ı "burjuva liberalizmine" göz yummakla suçluyorlardı. 1987 yılına gelindiğinde “şahinler” Hu Yaobang’ı görevinden istifa etmeye zorladılar. Bu durum halkta ve üniversite gençliğinde derin bir hayal kırıklığı yarattı. Hu Yaobang’ın 15 Nisan 1989'da kalp krizi geçirerek ölmesi ise, yıllardır biriken toplumsal öfkenin volkan gibi patlamasına neden oldu.

2 Haziran 1989 Tiananmen Meydanı

Gençler Tiananmen Meydanı’nda toplanıyor

Üniversite öğrencileri, önce Hu Yaobang'ı anmak için başkentin Tiananmen Meydanı’nda toplanmaya başladılar. Kısa sürede bu anma töreni, basın özgürlüğü, demokrasi ve yolsuzlukların son bulması talepleriyle kitlesel bir protestoya dönüştü. Hükümetin talepleri görmezden gelmesi üzerine mayıs ayı ortasında binlerce öğrenci açlık grevine başladı. Meydandaki protestocu sayısı 1 milyonu aştı; harekete işçiler ve halk da katıldı. SSCB lideri Mihail Gorbaçov’un 15 Mayıs 1989 günlü tarihi Pekin ziyareti nedeniyle kentte bulunan yüzlerce yabancı gazeteci bu protestoları kendi ülkelerine aktarmaya başladı. Tüm dünyanın gözü önünde kontrolü kaybeden ÇKP yönetimi protestoları "rejimi yıkmayı amaçlayan karşı devrimci bir isyan" olarak nitelendirdi ve 20 Mayıs 1989'da sıkıyönetim ilan etti. Bunla da yetinmedi, protestoları kesin olarak bitirmek amacıyla Çin Halk Kurtuluş Ordusu'na ait 200 bin civarında askeri ve zırhlı birlikleri Pekin'e sevk etti.

3/4 Haziran 1989 katliamı

3 Haziran'ı 4 Haziran'a bağlayan gece, tanklar ve tam teçhizatlı askerler meydanın çevresindeki barikatları yıkarak ilerlemeye başladı. Askerlere, meydana doğru ilerlerken önlerine çıkan kalabalıklara gerçek mermilerle ateş açma emri verildiğinde Pekin halkı ve öğrenciler, ordunun meydana girişini engellemek için otobüsleri ve araçları barikat olarak kullandı. Göstericiler askerlere taş ve molotof kokteylleriyle karşılık verirken, ordu ayrım gözetmeksizin kalabalığın üzerine yaylım ateşi açtı. 4 Haziran sabahı saat 04.00 civarında meydanın ışıkları söndürüldü ve zırhlı araçlar çadırları ezerek içeri girdi. Meydanda kalan son öğrenci gruplarının bir kısmı kuşatma altında tahliye edilirken, direnenler ya vuruldu ya da zırhlı araçlar tarafından ezildi. 

Katliamda hayatını kaybedenlerin kesin sayısı, Çin hükümetinin bilgi karartması nedeniyle bugün bile tam olarak bilinememekte. Çin resmi rakamlarına göre yaklaşık 200 sivil ve birkaç düzine güvenlik görevlisi ölmüş, 3 binden fazla kişinin yaralanmıştı. Uluslararası Af Örgütü ve bağımsız gözlemciler ölü sayısının en az 1 ila 3 bin arasında olduğunu belirttiler. Dönemin Birleşik Krallık Pekin Büyükelçisi Sir Alan Donald'ın merkeze çektiği ve ancak 2017 yılında gizliliği kaldırılan telgrafa göre en az 10 bin kişi hayatını kaybetmişti.

5 Haziran 1989 Tank Adam (Jeff Widener)

“Tank Adam” ortaya çıkıyor

5 Haziran 1989 sabahı, Tiananmen Meydanı'nı temizleyen Çin ordusuna ait Tip 59 model tanklar, Çangan Bulvarı üzerinden meydandan ayrılırken siyah pantolon ve beyaz gömlek giymiş, ellerinde alışveriş torbaları olan beyaz gömlekli bir adam, konvoyun en önündeki tankın tam karşısında durdu. En öndeki tankın sürücüsü, adamı ezmemek için tankı sağa doğru sürdü. Ancak (daha sonra Batı medyasının verdiği adla) “Tank Adam”, hızla adım atarak tekrar tankın önüne geçti. Tank bu kez sola manevra yaptı, adam yine yolunu kesti. Tank motorunu durdurunca, adam tankın gövdesine tırmandı. Kulenin üzerindeki askere (mealen) "Neden buradasınız? Şehrimi mahvettiniz, geri dönün ve halkı öldürmeyi bırakın!" diye bağırdı. Adam aşağı indikten sonra tanklar motorlarını yeniden çalıştırdı. Tam o esnada bisikletli bir vatandaş ve ardından mavi/siyah giyimli iki kişi koşarak adamı kollarından tuttu ve kalabalığın arasına götürdü.  (Olayın Newsweek muhabiri Charlie Cole tarafından kaydedilen videosu: https://www.thesun.co.uk/news/9919520/tiananmen-tank-man-photographer-charlie-cole-dies/)

Fotoğrafları kim çekti, ülke dışına nasıl çıkardı?

Bütün bunları Çinli gazetecilerden değil Gorbaçov’un ziyareti dolayısıyla Pekin’e akın etmiş olan Batılı gazetecilerden öğrendik. Meydanın hemen yakınındaki Pekin Oteli, uluslararası gazetecilerin üssüydü. Ancak Çin gizli polisi otelde kalan her gazeteciyi gözetliyor ve filmlerine el koyuyordu. Bu anı ölümsüzleştiren beş fotoğrafçı vardı ve her birinin fotoğrafı Çin’den çıkarış hikayesi de bir çeşit “sivil itaatsizlik” öyküsüydü.

En bilinen kare Associated Press (AP) muhabiri Jeff Widener'a ait idi. Widener, 5. kattaki otel odasının balkonundan, 400 mm mercekle dünyada en çok basılan, tankın çok daha yakından göründüğü ikonik "kırpılmış" ana kadrajı çekmişti. Widener o sırada ağır hastaydı ve elinde çok az film makarası kalmıştı. Çin polisinin odayı basacağını da biliyordu. Fotoğrafı çektikten hemen sonra film makarasını plastik bir kutuya koydu ve otelde kalan Kirk Martsen adlı Amerikalı bir öğrenciye verdi. Martsen, filmi iç çamaşırının içine saklayarak otelden dışarı sızdırmayı başardı.

5 Haziran 1989 Tiananmen Meydanı (Stuart Franklin)

Dönemin ünlü Magnum Photos ajansı adına çalışan Stuart Franklin diğer fotoğrafçılara kıyasla daha geniş bir açı kullandı. Onun çektiği karede sadece en öndeki tank değil, bulvar boyunca arkaya doğru uzanan çok sayıda tank ve yol kenarındaki yanan otobüsler de görünüyordu. Bu yüzden onun fotoğrafı, ileriki yıllarda olayın askeri boyutunu ve büyüklüğünü en iyi gösteren kare olarak kabul edildi. Çin polisinin baskın yapacağını anlayan Stuart Franklin de film rulosunu odasından dışarı sızdırmak için çok yaratıcı bir yöntem bulmuş, filmi bir Fransız öğrencinin yardımıyla paketlenmiş bir çay kutusunun içine gizlemişti. Film bu şekilde ülkeden çıkarıldı ve ilk olarak The Time dergisinde yayımlandı. Franklin bu çalışmasıyla dünya çapında büyük bir prestij ve ödüller kazandı.

Newsweek muhabiri Charlie Cole ise Stuart Franklin ile yan yana çalışıyordu. Polis odasını bastığında çektiği filmi tuvaletin sifon tankının içine saklayarak kurtardı. Bu cesaretiyle 1990 Dünya Basın Fotoğrafı (World Press Photo) ödülünü kazandı.

Arthur Tsang Hin Wah ise otelden bu anı yakalayan Reuters ajansı muhabiriydi. Bu dört gazeteci olay sırasında otel balkonundayken Sipress’den Terril Jones sokaktaydı. ‘Tank Adam'ı tam karşısından, tanklar ona doğru ilerlerken ön planda kaçışan insanların olduğu çok farklı bir açıdan çekti. Bu fotoğraf ancak 2009 yılında ortaya çıktı. Bu 20 yıllık gecikmenin nedeni fotoğrafçının kaos anında deklanşöre bastığında kadrajın arkasında kalan ‘Tank Adam'ı fark etmemesiydi. Jones haftalar sonra detayı fark ettiğinde bağlı olduğu ajans AP, Jeff Widener'ın otel balkonundan çektiği o meşhur, net ve tanımlayıcı "Tank Adam" fotoğrafını çoktan dünyaya yaymıştı. Jones, kendi fotoğrafının artık güncelliğini yitirdiğini düşünerek negatifi kişisel eşyalarının arasına kaldırmış, 2009 yılında Tiananmen Olayları’nın 20. Yılı anmalarına kadar da raftan indirmemişti.

5 Haziran 1989 Tank Man (Terrill Jones)

Tank Adam’a ne oldu?

Kimliği tespit edilemediği için akıbetini de bilemiyoruz Tank Adam’ın. Sadece söylentiler var bu konuda. Bazı insan hakları örgütleri ve eski ABD başkanlık danışmanları, gizli polis tarafından götürülen adamın olaydan birkaç hafta veya ay sonra kurşuna dizilerek idam edildiğini öne sürdüler. Buna karşılık Çin'in eski devlet başkanlarından Jiang Zemin, 1990'da verdiği bir röportajda bu adamın akıbetini tam bilmediğini ama "asla öldürülmediğini düşündüğünü" belirtti. Bir diğer teori ise onu uzaklaştıran kişilerin sıradan vatandaşlar olduğu ve adamın kalabalığa karışarak ana karada gizlenmeyi başardığı ya da Tayvan'a kaçtığı yönündeydi. Çin hükümeti olayla ilgili tüm arşivleri ve internet aramalarını sıkı bir şekilde sansürlediği için Tank Adam’ın kimliğini de daha uzun süre merak edecek gibi görünüyoruz.

ÇKP politikalarında hangi değişiklikler oldu?

3-5 Haziran 1989 Tiananmen Meydanı olaylarından sonra Çin Komünist Partisi'nin (ÇKP) siyasetinde köklü bir değişiklik yaşandı. Bu değişim siyasi alanda radikal bir otoriterleşme (baskıcılık), ekonomik alanda ise hızlı bir liberalleşme ve kapitalist dünyaya entegrasyon şeklinde "ikili bir hat" üzerinde gerçekleşti. Öncelikle göstericilere sempatiyle yaklaşan ÇKP Genel Sekreteri Zhao Ziyang başta olmak üzere, parti içindeki tüm liberal ve reform yanlısı klikler görevden uzaklaştırıldı veya ev hapsine alındı. Yönetim tamamen muhafazakar ve sertlik yanlısı kadroların kontrolüne geçti. ÇKP, iktidarına yönelik en ufak bir muhalif hareketi bile anında ezmeyi amaçlayan devasa bir iç güvenlik ve gözetim mekanizması inşa etti. Batı tarzı demokratikleşme, basın özgürlüğü ve çok partili rekabet gibi fikirler kesin bir dille reddedilirken ÇKP'nin tek parti diktatörlüğü kırmızı çizgi haline getirildi.

1 Haziran 1989, Tiananmen Meydanı (Peter Charlesworth)

Olaylardan hemen sonraki ilk iki yıl ekonomik reformlar da durma noktasına gelmiş olsa da, kriz kısa sürede aşıldı. Deng Xiaoping, 1992 yılında ülkenin güneyindeki serbest ekonomik bölgeleri ziyaret ederek "Sosyalist Piyasa Ekonomisi" modelini ilan etti. Bu hamle, ekonomide radikal bir serbestleşme dalgası başlattı. Devlet işletmeleri özelleştirildi, yabancı sermayeye kapılar ardına kadar açıldı ve Çin, ucuz iş gücüne dayalı olarak "dünyanın fabrikası" haline geldi. Bu süreç, Çin'in Dünya Ticaret Örgütü’ne (WTO) katılımıyla zirveye ulaştı. Özetle ÇKP, 1989 sonrasında "Siyasette tam baskı, ekonomide tam serbestleşme" formülünü uygulayarak, Sovyetler Birliği gibi yıkılmaktan kurtuldu ve bugünkü otoriter-kapitalist Çin modelini yarattı.

ÇKP tarzı "büyüme ve güç odaklı sert yönetim" modeline Türkiye'de sadece mevcut iktidar bloğunda değil; muhalefetteki bazı milliyetçi, ulusalcı, solcu ve statükocu kliklerde de "devletin bekası ve disiplin" başlığı altında gizli veya açık bir hayranlık duyduğunu biliyoruz. “Tank Adam”ın arkasındaki felsefe ise serbest piyasayı savunduğu için solu, devletin küçülmesini, hukukun üstünlüğünü ve bireysel hakların korunmasını savunduğu için sağı rahatsız eder. Bu yüzden de “Tank Adam” bizde popüler bir figür olmamıştır. Bakalım bu yazı bir farkındalık yaratacak mı?

Bu kategoride daha fazla: Makaleler

Tümünü gör

Daha fazlası: Ayşe Hür

Tümünü gör