Abdülaziz’in saltanatının son günleriyle V. Murad’ın 93 günlük kısacık saltanatına, tarihe “Batak Olayı” diye geçen bir isyan damgasını vurmuştu. Bugün Türklerin neredeyse hiç bilmediği, ancak Bulgarların kolektif hafızasında bağımsızlık mücadelesinin önemli bir dönüm noktası olarak yer alan Batak, Rodop Dağları’nın kuzey eteklerindeki küçük bir yerleşimdir. 1819 tarihli bir kaynağa göre, köy 100 kadar haneden oluşuyordu. Bu tarihten sonra, başka yerlerden gelenler sayesinde birkaç kat büyümüştü. Modern araştırmacılar olayın geçtiği günlerde köyde 500 hanede yaklaşık 4 bin kişinin yaşadığını hesaplıyorlar. Köylüler esas olarak ormancılık ve marangozlukla geçiniyorlardı, ancak hayvancılık da önemli bir yere sahipti. Köyün tamamı Hıristiyan’dı. Sadece birkaç Müslüman zaptiye vardı. Buna karşılık köy, Bulgarca konuşan Müslümanların (Pomakların) ağırlıkta olduğu yerleşimlerle çevrelenmişti. Yani Batak, 19. yüzyılın sonlarında Müslüman denizindeki en önemli Hristiyan adacığıydı.
Bataklılar ile Müslüman komşuları arasındaki ilişkiler 19. yüzyılın ortasına kadar barışçıl geçmişti. Zamanla iki toplum ormanların ve meraların kullanımı yüzünden çatışmaya başlamışlardı. Bunun temel nedeni, Batak’taki başıbozukların ormanlık alanları tahrip ederek köyün sınırlarını Müslüman komşularının köylerine doğru genişletmeleriydi. Zaman içinde yol kesmeler, talan, çatışmalar, tahripler arttı, kimliği belirsiz kişiler karşılıklı cinayetler işlemeye başladılar. Aslında ilk ciddi olay 1853-1856 Kırım Savaşı sırasında yaşanmıştı. Makedonya’da görevli bazı Osmanlı birlikleri Batak’ta gecelemek istemişler ancak köyün muhtarı bunu reddetmişti. Bunun üzerine askerler muhtarı öldürmeye kalkmış, silahlı köylüler muhtarı ormana kaçırarak korumuştu. Olaydan sonra köylüler uzun süre kendilerini güvensiz hissettiler. Merkez Dospat’taki yerel yöneticilere güvenmedikleri için de kendi silahlı birliklerini (Hayduk) kurdular. Hayduklar, kısa sürede Batak ormanlarını Müslüman çetelerinden “temizlemişlerdi”. Bir ara öyle cesaretlenmişlerdi ki Osmanlı askerî birimlerine de saldırılar düzenlemişlerdi. 1873’te Batak’taki ilkokul yakıldı. Nihayet Batak, Avrupalılar için Osmanlı’nın Hıristiyan tebaasına karşı acımasızlığının bir sembolü oldu. Bunun nedeni bugün kullandığımız Miladi (Gregoryan) Takvime göre Mayıs ayında yaşadığı halde o sırada Jülyen Takvimi’ni kullanan Bulgarlara göre “Nisan İsyanı” (Aprilsko vastanie), Rumi Takvimi kullanan Osmanlılara göre “Batak Olayı”, Batılılara göre “Bulgar Dehşeti” diye bilinen isyan bunu bastırmak için Osmanlıların yaptığı katliamlardı.

“İki Farklı Resim”
Olayı anlatan Bulgar ve İngiliz kaynaklarından yararlanarak bu konuda çok ilginç bir makale yazan Tetsuya Sahara’nın “Two Different Images” (İki Farklı Resim) başlıklı makalesinde incelenen Bulgar kaynaklarından ilki Zahari Stoyanov, ikincisi Angel Goranov, üçüncüsü ise Hristo Popkonstantinov’dur. Bunlardan Stoyanov’un hatıratı en iyi bilinen ve Avrupa kamuoyunu en çok biçimlendirendir. Ancak Sahara’nın tespitine göre diğer iki kaynak arasında bilimsel kriterler bağlamında en az güvenilir olandır. Stoyanov, Bulgaristan Devrimci Komitesi üyesidir ancak Batak Olayı’na doğrudan katılmamıştır. Stoyanov’un anlatısı olaya katılanların doğrudan veya dolaylı anlatımlarından oluşur. Bu çalışma Sahara’ya göre devrimci romantizmle yoğrulmuştur. Olaylar “adillerin” (devrimci Bulgarların) “şeytana” (Müslüman zalimlere ve karşı devrimcilere) karşı mücadelesi halinde tek bir anlatıya dönüştürülmüştür.
Buna karşılık Bulgar “devrimci hareketi” tarafından Batak’taki askerî konseyin sekreteri olarak atanmış olan Angel Goranov’un anlatıları, Stayanov’la aynı kaynakları kullanmasına ve devrimci hareketin ideallerini paylaşmasına rağmen yaşananların ayrıntılı ve karmaşık bir tablosunu sunar. Goranov, Batak’ın önde gelen şahsiyetlerinden Peter Goranov’un oğludur. Annesi Marga da Batak’ın önemli şahsiyetlerinden Angel Kavlakov’un kızıdır. Kavlakov, olaylar Bataklıların aleyhine döndüğünde Türklerle müzakere etmeyi denemiş ve sonuçta Bataklıların silahlarını bırakmasını sağlamıştı. Bu yüzden Stoyanov tarafından “çorbacı” (karşıdevrimci) olarak nitelenmiştir. Goranov, muhtemelen hem lise öğrencisi olarak aldığı bilimsel terbiye sayesinde hem de büyükbabasının eğilimleri yüzünden anlatısına duygusal boyutlar katmamayı başarmıştır.
Hristo Popkonstantinov ise bu ikisinden çok farklı kaynaklardan yararlanarak oluşturmuş anlatısını. Kendisi bir etnograftı ve doğrudan katliama katılan Müslümanlarla görüşmeler yapmıştı. Tetsuya Sahara’ya göre her ne kadar olayları parça parça anlatsa da anlatıları değerli ve özellikle diğer iki anlatıyı tamamlayıcı niteliktedir. Bu üç kaynağın da ortak noktası Nisan 1876’da Batak’ta son derece kanlı bir katliamın gerçekleşmiş olmasıdır.

İsyanın hazırlıkları
Bu üç kaynaktan öğrendiğimize göre Bulgar devrimcileri uzun süredir isyan için fırsat kolluyorlardı. 1875’te ağır vergi yüküne karşı çıkan Hersek ve Stara Zagora isyanlarını, Osmanlı güçlerinin bastırmakta başarısız olması onları epey cesaretlendirmişti. Batak’taki halet-i ruhiye epeydir planladıkları isyanın kıvılcımını çaktırmak için son derece uygun görünüyordu.
Batak isyanının lideri Peter Goranov idi. Goranov merkezi Romanya’da olan devrimci hareketle ilişki kurmuştu. İsyan zamanının geldiğine karar verildiğinde Goranov’un emri ile silahlar ve patlayıcılar satın alındı. Oğul Goranov’un anlattığına göre bunlar gizlice de yapılmıyordu. Herkes açık açık silahlanıyordu, köy açık bir askeri kampa dönüşmüştü. Goranov’a göre 2 bin eğitimli savaşçı, 500 filinta, 380 piştov, 6 revolver, 8 otomatik tabanca, 150 yatağan ve bir miktar top vardı. İlk silah 2 Mayıs 1876 (Jülyen ve Rumi Takvim’e göre 20 Nisan 1876) günü Sofya iline bağlı Koprivştitsa (Avratalan) köyünde patladı.
O gün Bataklı bazı kişiler civardaki Pazarcık nahiyesini ziyaret etmiş ve bazı olağanüstü olayların olduğuna dair duyumlar edinmişti. Devlet görevlileri silahlanmış olarak meydanlarda dolaşıyorlardı. Bunun üzerine Pazarcık’ta “Gâvur geliyor!” avazeleri duyulmaya başladı. Esnaf dükkânlarını kapatıp evlerine girdi. Bir süre sonra ortalıkta kimse kalmamıştı. Bu haberin 4 Mayıs’ta Batak’ta duyulması üzerine önce Peter Goranov köy meydanında bir konuşma yaptı, sonra köyün papazı dua etti, ardından da isyan başladı. Goranov’a göre isyanın ilk saatlerinde Bataklılar ajanlıkla suçladıkları bazı Müslümanları öldürmüşlerdi. Ardından keskin nişancılar köyü çevreleyen tepelerde siperlere yatmışlar, civardaki Müslüman köylerini ve Pazarcık yönünü gözlemeye başlamışlardı. Kısa süre içinde civardan geçen Müslüman köylüler öldürülmeye başlanmış, bazı Müslüman öğrenciler kaçırılmış, Makedonya Pomaklarından oluşan bir konvoya saldırılmış, bu konvoydan kurtulan bazı kişiler Pazarcık’taki Osmanlı yöneticilerine Batak İsyanı’nı haber vermişlerdi.

Katliamlar başlıyor
Bu olaylar civardaki Müslüman köylerde önce büyük bir panik havası yaratmıştı. Dospat’taki zaptiyenin başındaki Barutinli Ahmet Ağa, durumu yerinde görmesi için iki zaptiyeyi Batak’a göndermişti. İki zaptiye de silahsızdı. Köyde kendilerine, Bataklıların bağımsızlıklarını kazanmak için isyan ettikleri ve kanlarının son damlasına kadar savaşacakları bildirildi. Zaptiyelerin köyden ayrılmasına izin verildi ancak yolda öldürüldüler. Bu açıkça devlete meydan okumaktı. O ana kadar ne yapacaklarına karar vermemiş olan Rakitovo, Dorkovo, Kostandovo ve Kotovo yerleşimlerinin Müslüman eşrafı Bataklılara hadlerini bildirmek için yemin ettiler. 5 Mayıs’ta 200 silahlı Müslüman Batak sınırlarında belirdi. Önce köye bir Bulgar, elçi olarak gönderildi. İsyancılar görüşmeyi kabul ettiler. Stoyanov ve Goranov’a göre Bataklılar Müslüman komşularıyla sorunları olmadığını, sorunlarının otokratik sultanlık idaresiyle olduğunu belirttiler. Birkaç günlük bir sükûnet döneminden sonra Dospat yönünden gelen Müslüman çetelerin (başıbozuklar) köye doğru yürüdüğü duyuldu. Ertesi gün Barutinli Ahmed Ağa’nın başında olduğu birlikler köyü sardı. İki düşman millet, biri özgürlük için diğeri talan ve soygun için hevesli, silahlarını hazırlamış, dişlerini gıcırdatıyordu. İlk çarpışma Bulgar tarafından açılan ateşle başlamış, sabah 8’den 12’ye kadar sürmüştü. Bu çarpışmada Bulgarlar az, Müslümanlar çok sayıda kayıp vermişti ve sonuçta Bulgar tarafı galip gelmişti. Ama ertesi gün gerek Peter Goranov’un Müslümanların kontrolündeki bir mevziyi ele geçirmek için stratejik bir yeri bırakması yüzünden gerekse Bulgar tarafından bazı kişilerin (çorbacıların) ihaneti üzerine silahlı kişiler mevzilerini bırakıp köye dönmüşlerdi ve 13 Mayıs’ta katliamlar başlamış, 14 Mayıs’ta Batak’taki isyan bastırılmıştı. Ancak çevre köylerde çatışmalar ancak 26 Mayıs’ta bitecekti. Bu yüzden bu dönem Bulgar tarih yazımına “1 ay 6 günlük Nisan İsyanı” olarak geçti.

İstanbul’daki yankıları
Haberler İstanbul’a çok geç geldi. Batak’la ilişkisi olanlar bile ilk başlarda çok fazla bilgi sahibi olamadılar. Dedikodu merkezlerinden biri Robert Kolej’di çünkü okulda pek çok Bulgar öğrenci vardı. Öğretmenlerden biri olan Albert Long daha önce yedi yıl görev yaptığı Bulgaristan’la yakından ilgileniyordu. Long ve Robert Kolej’in müdürü George Washburn, duyumlarını İstanbul’daki Britanya Elçisi Sir Henry Elliot’a ilettiler. Elliot yeterli ve güvenilir bilgi olmaksızın vaziyet almayı doğru bulmadığını belirtince, Long ve Washburn bu sefer Edwin Pears’a başvurdular. Pears dava vekiliydi ve kısa süre önce İstanbul’a yerleşmişti. Londra merkezli The Daily News ve The Times adlı gazeteler için amatör muhabirlik yapıyordu. The Times, Pears’ın raporunu ciddiye almadı çünkü raporda anlatıların dedikodulara ve esas olarak da Long’un anlatımlarına dayandığı belirtiliyordu. Ancak The Daily News, 23 Haziran 1876 tarihli nüshasında “Bulgaristan’da Müslümanların katliamları” başlığıyla olayları okurlarına duyurdu.
Haber Britanya kamuoyunda büyük heyecan yarattı. Pears, yakılıp yıkıldığı ve halkının toptan katledildiği iddia edilen 37 köyün listesini vermişti. 26 Haziran’da iki milletvekili hükümete durumu sordu. Başbakan Benjamin Disraeli, haberlerin gerçek olmadığını, olayın gazetenin uydurması olduğunu iddia etti. Halbuki daha sonradan öğrenilecekti ki Britanya Dışişleri, olaylar hakkında Amerikalı misyonerler aracılığıyla bilgi sahibi olmuşlardı. Haberinin yalanlanmasına kızan Pears, The Daily News’e ikinci bir mektup yazdı. Pears, 8 Temmuz’da yayımlanan mektupta yakılıp yıkılan köy sayısını 60’a çıkarmıştı.
Daha önce hükümete soru soran iki parlamenter bunun üzerine yeniden soru önergesi verdiler. Parlamentoda heyecanlı tartışmalar başlamıştı. Bazıları Pears’ın mektubundaki “dedikodu” ve “Dr. Long ve Washburn bilgilendirdi” ifadelerinden dolayı mektupta anlatılanları ciddiye almamaktan yanaydı. Bir Londra gazetesi, Pears’ın adını verdiği köylerin adına haritalarda rastlanmadığını belirtiyordu. Pears bunun üzerine gazetesinden, gerçek bir muhabiri Bulgaristan’a göndermesini istedi. Gazetenin seçtiği Januarius MacGahan sıkı bir Rus dostuydu ve köklü bir Rus ailesinden bir hanımla evlenmişti. Sahare’ye göre, “sarı gazeteciliğin” mümtaz temsilcilerinden olan MacGahan önce İstanbul’a geldi. Pears kendisini Müslüman ve Türklere karşı önyargılı ifadelerle “bilgilendirdi”.
Parlamento, sonunda bölgeye ajanlar göndermeye karar verdi. Bunun için seçilen kişi Britanya’nın İstanbul Elçiliği’nden Walter Baring idi. Baring, Bulgarca bilmiyordu ama Osmanlıca biliyordu. Ancak Britanya’nın Osmanlı yanlısı tutumu da eklenince İstanbul’daki Bulgarlar olayın tarafsız soruşturulamayacağı endişesi duydular ve ABD’nin İstanbul Elçiliği’ne başvurdular. ABD’nin görevlendirdiği kişi ise ABD’nin Petersburg Elçiliği’nden İstanbul’a yeni tayin olmuş olan tarihçi Eugene Schuyler idi. Schuyler kendi kendini eğitmiş bir Slavperest olarak Müslümanların kötü yönetiminden ve Bulgarların masumiyetinden emindi. Baring 19 Temmuz’da, Schuyler ise 23 Temmuz’da, yanına Robert Kolej’den bir Bulgar öğrenciyi ve MacGahan’ı da alıp Rus Prensi Tseretelev’in mahiyetine katılarak Bulgaristan’a geçti. Pears’a göre bu “mutlu beraberliğin” nedeni ikisinin de Orta Asya’da bir zamanlar birlikte çalışması ve Rusya hakkında bir şeyler bilmesiydi.

Avrupalılar Batak’ta
Schuyler, 1 Ağustos’ta Batak’tan önceki son Hıristiyan köyü Peshtera’ya ulaşmıştı. Köyün Müslüman şeflerinden biri (Schuyler’in deyimiyle “Müdir”) kendisini Batak’a götürmeyi teklif ettiyse de Schuyler bunu reddetmiş ve geceyi bir Hıristiyan köylünün evinde geçirmişti. Kendi anlatımına göre burada sadece Batak katliamından kurtulan Hıristiyanlarla görüştü, olaylara şahit olan Müslümanlarla görüşmekten kaçındı. Ardından Batak’a gitti. Nedendir bilinmez rehberleri onları çok uzun bir yoldan götürmüş, dolayısıyla köye geç varmışlardı. Köyde konaklayacak yer olmadığı için de görüşmeler çok kısa sürmüştü. Schuyler muhtemelen birkaç saat süren ziyareti sırasında büyük katliamlara sahne olan okul ve kiliseyi ziyaret etmiş, yanmış kemik ve köpeklerin didiklediği ceset yığınlarını görmüştü. Ancak bu kısa süreli ziyaretin sonuçları kötü oldu. Schuyler köyde 900 hane bulunduğunu ve her hanede 10 kişi yaşadığını düşünerek köyün 9 bin kişiden oluştuğunu yazmıştı raporuna. Basit bir hesaplama yöntemiyle, köyde sağ kalanların sayısını bundan çıkarmış, böylece katliamın kurbanlarının sayısını 6-7 bin olarak tespit (!) etmişti.
Schuyler’in heyetindeki MacGahan ise gazetesine Batak katliamının “Türklerin bugüne dek işlediği en korkunç katliam” olduğunu yazacaktı. İkili yorumlarında o kadar ileri gitmişti ki Batak katliamından hareketle Türklerin tüm Bulgaristan’da isyancıları ezdiğini belirtiyorlardı. İkilinin çizdiği tabloya göre, Bulgaristan’da sadece Müslümanlar silahlıydı, Hıristiyanlar silahsızdı ve Müslümanlar tarafından ağır bir baskı altında tutuluyorlardı. Hıristiyanların mal ve can güvenliği kesinlikle yoktu. Gözlemciler de doğal olarak, haklı olan zayıflara sempati duymuşlardı!
Elli kadar köyde 15 bin kişinin öldürüldüğünü yazan Mac-Gahan’ın makalesi 2 Ağustos’ta The Daily News’te yayımlandı. MacGahan’ın hikâyesi kamuoyunu şoka sokmuştu. 22 Ağustos’ta Schuyler’in raporu açıklandı. Her ne kadar bu ikinci rapor daha soğukkanlı bir dille yazılmışsa da Avrupa kamuoyunda büyük yankı uyandırdı. Baring’in raporunda, Batak dahil diğer köylerdeki ölü sayısı 12 bindi.

Gladstone’un konuşması
1874’te seçimleri kaybettikten sonra Liberal Parti Başkanlığı’ndan istifa etmek zorunda kalan sabık Britanya Başbakanı William Gladstone, halefi Benjamin Disraeli’yi sıkıştırmak için konuyu iyi bir olanak olarak gördü ve “Bulgarian Horrors and the Question of the East” (“Bulgar Dehşeti ve Şark Meselesi”) başlıklı 64 sayfalık bir risale ile birlikte kampanyaya başladı. “Şark Meselesi” terimi, 1815 Viyana Kongresi’nden itibaren Osmanlı İmparatorluğu’nun parçalanmaya başlamasıyla birlikte ortaya çıkan siyasi sorunları anlatmak için kullanılıyordu.
Gladstone, ajitatif konuşmalar yoluyla siyaset yapma merakı yüzünden Muhafazakârların ağır biçimde eleştirdiği bir politikacıydı. 5 Eylül 1876 günü yaptığı son derece saldırgan konuşmada "[Osmanlıların] Hükümetleri, yeryüzünde eşi benzeri görülmemiş bir canavarlıktır. Dünyanın hiçbir yerinde bu kadar adaletsiz ve merhametsiz bir yönetim daha görülmemiştir." "Onlar sadece birer suçlu değil, insanlık adına birer utanç kaynağıdırlar. Türk idaresi, dokunduğu her yeri kurutan bir veba gibidir." "Bu zulümler, tesadüfi birer patlama değil; doğrudan doğruya bir yönetim sisteminin doğal ve kaçınılmaz bir sonucudur." "Hristiyan halkın bu acıları dindirilmelidir. Avrupa'nın görevi, bu kara lekeyi medeniyetin üzerinden silip atmaktır” ve nihayet "Türklerin, sahip oldukları idari yetkileri, eşyalarıyla ve torbalarıyla birlikte (bag and baggage), temizledikleri eyaletten çekip gitmelerini diliyorum” demişti. Ardından tüm Britanya’da benzer toplantılarda parlamenterler, tarihçiler konuştular. Ajitasyon Avrupa’ya, hatta Rusya’ya kadar ulaştı. Evrim teorisinin müellifi İngiliz biyolog ve doğa tarihçisi Charles Darwin, İrlandalı edebiyatçı Oscar Wilde, İngiliz edebiyatçıları Thomas Carlyle, John Ruskin ve Robert Browning; Fransız edebiyatçı Victor Hugo ve İtalyan birliğinin lideri Giuseppe Garibaldi Bulgaristan’da Türklerin politikalarına karşı konuşmalar yaptılar.
Halbuki 9 Eylül 1876 tarihli The Times gazetesinde yayımlanan açıklamasına göre Gladstone, güya Türklerin tüm Balkanlar’dan değil, sadece Bulgaristan’dan çıkarılmalarını kastetmişti. Gladstone’un önerisi, Türklerden arındırılmış Bulgaristan’ın Britanya’nın koruması altına alınması yönündeydi. Bu öneri ileriki yıllarda günümüzde sık sık gündeme gelen “uluslararası müdahale” kavramının öncülü olarak kabul edildi.
Osmanlı ülkesindeki yankıları
Gladstone’un broşürü Osmanlı kamuoyunda tam anlamıyla bir "infial" ve "karşı taarruz" dalgası yarattı. Dönemin en etkili kalemi Namık Kemal İngiliz kamuoyuna yönelik yazdığı yazılarda, asıl vahşetin isyancı Bulgarlar tarafından Müslüman köylerinde yapıldığını savundu ve Gladstone'u "gerçekleri saptırmakla" suçladı. Vakit, İttihad ve Basiret gibi dönemin önemli gazeteleri, Gladstone’un iddialarını çürütmek için özel sütunlar ayırdı. Bu yayınlarda, Gladstone’un sadece dini bir bağnazlıkla hareket ettiği ve İngiliz iç siyasetindeki rakiplerini (başta Disraeli) devirmek için Osmanlı'yı "kurban" seçtiği işlendi. Osmanlı'nın Londra Sefiri Musurus Paşa, broşürün yarattığı tahribatı önlemek için İngiliz Dışişleri'ne raporlar sundu, Gladstone’un ifadelerinin "bir devlet adamına yakışmayacak kadar saldırgan" olduğunu vurguladı. Bu gelişmeler, Osmanlı'nın dış politikada İngiltere'den uzaklaşıp Almanya'ya yakınlaşma sürecinin de psikolojik temellerinden birini oluşturdu.

Batak İsyanı ve onu izleyen katliamlar Batı zihnine Osmanlı karşıtlığını meşrulaştıran bir dönüm noktası olarak nakşedildi. Gladstone'un broşürü sonrası kamuoyu baskısı altında kalan Başbakan Disraeli, Osmanlı'yı Rusya'ya karşı açıkça destekleyemez duruma geldi. Batak'taki şiddet olayları, Osmanlı'yı diplomatik olarak silahsız bıraktı ve Panslavizm politikasını Batak'taki kurbanların intikamını alma söylemiyle birleştirerek halkını ve ordusunu savaşa motive eden Rusya’nın “93 Harbi” ile Osmanlı Devleti’ne müdahalesine zemin hazırladı. 1877 yılında Avrupalıların baskısıyla katliamların sorumlusu olarak görülen Dopsat’taki zaptiyelerin başı Barutinli Ahmet Ağa yargılanıp idam cezası aldığı halde, Osmanlı hükümeti idam cezasını önce hapis cezasına çevirdi, sonra da 93 Harbi’ni bahane ederek affetti. Bu durum, Avrupalılar nezdinde, Gladstone’un Osmanlılar hakkındaki görüşlerini doğruladı. Halbuki Gladstone, “Şark Meselesi” ile siyasi muarızları Lord Beaconsfield’e ve Kraliçe Viktorya’nın gözdesi muhafazakâr politikacı Disraeli’ye inatla Batak konusuyla uğraştığını Ocak 1878’de Oxford Üniversitesi’nde yaptığı bir konuşmada itiraf edecekti. Gladstone o sıralar Antik uygarlıklara merak sarmış, İlliada ve Odysseia adlı eserlerin müellifi Homeros üzerine incelemeler yapıyordu. Belki de bu yolla, Antik Dönem’e meraklı Kraliçe Viktoria’nın gönlünü çelmeyi umuyordu. Gladstone bunu başaramadı ama 1880-1885, 1886, 1892-1894 arasında başbakanlık yapmayı başardı...

Özet Kaynakça
Tetsuya Sahara, “Two Different Images: Bulgarian and English Sources on the Batak Massacre”, War & Diplomacy, The Russo-Turkish War of 1877-1878 and The Treaty of Berlin, ed. M. Hakan Yavuz ve Peter Sluglett, The University of Utah Press, Salt Lake City, 2011.
Ayten Kılıç, “The International Repercussions of the 1876 April Uprising within the Ottoman Empire”, https://dergipark.org.tr/en/download/article-file/700978
William E. Gladstone, Bulgarian Horrors and the Question of the East, Adam, Stevenson & Co. 1876, (https://archive.org/details/bulgarianhorrors01gladuoft/page/29/mode/thumb)
Cevdet Küçük, “Bulgar İhtilali’nin (1876) İngiliz Kamuoyunda Uyandırdığı Tepki ve Bunun Osmanlı-İngiliz İlişkilerine Tesiri”, Güney Doğu Avrupa Araştırmaları Dergisi, sayı 8-9, 1979-1980, s. 121-122.
J. A. MacGahan, “The Turkish Atrocities in Bulgaria: Horrible Scenes at Batak”, The Daily News, 22 Ağustos 1876 (https://www.attackingthedevil.co.uk/pdfs/MacGahan_Turkish_Atrocities.pdf)
Edwin Pears, Forty Years in Constantinople: The Recollections of Sir Edwin Pears, 1873-1915, Herbert Jenkins, Londra, 1916. (https://archive.org/details/fortyyearsincons00peariala/page/n7/mode/2up)
Eugene Schuyler, Selected Essays with a Memoir by Evelyn Schuyler Schaeffer, Charles Scribner’s Son, New York, 1901. (https://archive.org/details/cu31924099385530)