ABD'nin Ankara Büyükelçisi ve Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack'ın 30 Kasım 2025 tarihinde Yunanistan’ın SKAI televizyonuna verdiği demeçte, “Hedefimiz Eylül 2026’da Heybeliada Ruhban Okulu’nu yeniden açmak. Bu hem Trump hem Erdoğan için son derece önemli” demesi, Fener Rum Patriği Bartholomeos’un Mayıs 2026’da Yunan basınına yaptığı açıklamada bina yenileme çalışmalarının önümüzdeki aylarda biteceğini ve Eylül 2026’da görkemli bir açılış yapılabileceğini belirtmesi üzerine yeniden dolaşıma sokuldu. Suriye Özel Temsilciliği süresi bugünlerde biten ancak yenilenen Tom Barrack’a duyulan antipatinin de katkısıyla giderek sertleşen tartışmada görülen o ki, milliyetçi ve mukaddesatçı çevreler, okulun açılmasını adeta bir güvenlik meselesi haline getirmiş durumdalar. Elbette bu yaklaşımın temelinde Fener Rum Patrikliği’ne ve onun “Ekümeniklik” iddiasına yönelik kadim önyargılar, paranoyalar, düşmanlıklar var ama bu yazıyı sadece okulun tarihçesi ile sınırlayacağım.
Ünlü sürgünler için Despotlar Manastırı
Heybeliada Ruhban Okulu’nun binası, Bizans döneminde, 809 yılında Patrik Fotios tarafından Halki’deki Papaz Dağı’nda, günümüzdeki adıyla Heybeliada’daki Ümit Tepesi’nde yaptırılan Despotlar Manastırı inşa edilmişti. “Despotlar Manastırı” adlandırması Bizans İmparatorluğu döneminde Prens Adaları (özellikle Heybeliada), gözden düşen saray mensuplarının, tahttan indirilen imparatorların, yüksek rütbeli din adamlarının ve "Despot" unvanı taşıyan soyluların sürgün edildiği ya da zorunlu inzivaya çekildiği yerler olmasıyla ilgiliydi. Nitekim bu manastırda da Bizans'ın en çalkantılı dini dönemlerinden biri olan İkonoklazm (tasvir kırıcılık) döneminde, kilise içi tasvirlere ve ikonlara izin verilmesini savunan ünlü din adamı ve teolog Theodoros Stoudios, İmparator V. Leon'un (Ermeni Leon) 820 yılında bir Noel gecesi Ayasofya'da suikasta kurban gitmesinin ardından, imparatorun dul eşi İmparatoriçe Theodosia ve oğulları vardı.

Rus kuşatmasının iç ve dıştaki etkileri
Manastır 860-862 arasındaki Rus kuşatması sırasında büyük hasar gördü. Kuşatma sadece manastırın tarihinde değil Ortodoksluğun tarihinde de önemli bir dönüm noktası olduğundan, biraz ayrıntı vermek istiyorum.
Kuşatma 18 Haziran 860 tarihinde, yaklaşık 200 gemilik bir Rus filosunun aniden İstanbul Boğazı'na girmesiyle başlamıştı. Dönemin Bizans İmparatoru III. Mihail ve ordusu, o sırada Anadolu'da Abbasiler ile savaşta olduğu için şehir hazırlıksız yakalanmıştı. Şehrin devasa surlarını geçemeyen Ruslar, şehir merkezini ele geçiremediler. Ancak surların dışında kalan banliyöleri, köyleri ve Marmara Adaları'nı (Prens Adaları) acımasızca yağmalayıp büyük bir katliam yaptılar. Bizans kaynakları ve dönemin İstanbul Patriği Fotios’un Rusların bir süre sonra (Bizans inanışına göre Meryem Ana'nın mucizevi müdahalesiyle çıkan bir fırtına sonucu) ani bir şekilde geri çekildiğini kaydeder.
Bu olay, Bizans İmparatorluğu ile kuzeydeki İskandinav-Slav dünyası (Ruslar) arasındaki ilk büyük diplomatik ve askeri temas olarak kabul edilir. Fotios, 867 yılında diğer patriklere yazdığı mektupta, Konstantinopolis'i kuşatan Rusların Bizans ile bir barış anlaşması imzaladığını ve ülkelerine gönderilen bir piskopos vasıtasıyla Hristiyanlığı büyük bir coşkuyla kabul etmeye başladıklarını yazar. Tarihte buna "Rusların İlk Hristiyanlaşması" denir. (Fakat bu ilk dalga elitler arasında kalmış ve Rus halkının geneli uzun bir süre daha pagan (çok tanrılı) olarak yaşamaya devam etmiştir. Rusların tamamen ve resmi olarak Ortodoks Hristiyanlığı devlet dini ilan etmesi bu kuşatmadan yaklaşık 128 yıl sonra, Kiev Knezi Büyük Vladimir döneminde gerçekleşmiştir.)
Aya Triada Manastırı’nın görkemli kütüphanesi
Tekrar okulun tarihine dönersek, Rusların tahrip ettiği ve I. Fotios tarafından onarılan manastırın 1063 yılından itibaren Bizans kayıtlarında Aya Triada (Kutsal Üçlü) Manastırı olarak geçtiğine dair kanıt İmparator I. İsaakios Komnenos'un tahttan çekilmesinden sonra saray hayatının tehlikelerinden ve entrikalarından uzaklaşmak için 1063 yılında Heybeliada'ya sığınan dul eşi Katerina Komnini tarafından manastıra bağışlanan el yazması İncil.
1267-1275 arasında Patrik I. İosif tarafından zengin bir kütüphaneye kavuşturulduğunu ileri süren kaynaklar varsa da kütüphanenin temellerini atan olmasa dahi, onu kurumsal hale getiren ve kendi kişisel koleksiyonunu bağışlayan, geniş bağış ve satınalma faaliyetleriyle “evrensel” niteliğe kavuşturan şahsiyet 16. yüzyılda yaşamış olan Başrahip ve dönemin İstanbul Patriği III. Mitrofanis'tir. Mitrofanis, 1540'lı yıllarda henüz patrik olmadan önce (Kayseri Metropolitliği döneminde) Roma ve Venedik'e gönderilmiş, Batı dünyasını çok iyi tanıyan, teolojiye, antik felsefeye ve bilime meraklı, son derece açık görüşlü bir din adamıydı. Katolikler ve Protestanlar ile yakın ilişkiler kurduğu, kiliseleri yakınlaştırmak istediği için İstanbul'daki muhafazakâr Rum halkı ve bazı din adamları tarafından "ajanlık ve hainlikle" suçlandı. Öyle ki, 1548 yılında İstanbul sokaklarında halk galeyana gelip onu linç etmeye çalıştı. Bu olaydan sonra görevden el çektirildi ve 1551 yılında Heybeliada'daki harabe durumdaki Aya Triada Manastırı'na zorunlu ikamete (sürgüne) gönderildi. Mitrofanis, İstanbul'un siyasi kaosundan kaçıp sığındığı bu adada, kendini manastırı yeniden inşa etmeye ve muazzam bir kütüphane kurmaya adadı. Yaşadığı haksızlıkların tesellisini kitaplarda buldu. Sürgündeyken topladığı tüm kitapların üzerine "Babalar, Mitrofanis'i hatırlayın" şeklinde duygusal bir mülkiyet notu (exlibris) düşmüştü.

Takdir edersiniz ki 16. yüzyıl Osmanlı İstanbul'unda bu çapta bir koleksiyon oluşturmak inanılmaz bir maliyet ve organizasyon gerektiriyordu. Mitrofanis ve halefleri kitapları dört temel kaynaktan sağladı. Öncelik Mitrofanis'in Venedik'te geçirdiği yıllar sayesinde İtalya'daki matbaacılar ve kitapçılarla çok güçlü bağları vardı. Matbaanın icadıyla Avrupa'da basılan ilk nadir antik Yunan felsefesi ve tıp kitaplarını İtalya'dan gemilerle doğrudan Heybeliada'ya getirtti. İkinci olarak Mitrofanis, adadaki sürgünün ardından 1565'te İstanbul Patriği seçildi. Kilisenin mali durumunu düzeltmek ve kütüphaneye kaynak yaratmak için bugün Romanya/Moldovya sınırlarında kalan Boğdan prenslerini ziyaret etti. Buradaki Ortodoks knezlerden çok büyük paralar, değerli el yazmaları ve nadir dini kitaplar toplayarak adaya getirdi. Üçüncü olarak dönemin Osmanlı sarayında çok güçlü olan, "Şeytanoğlu" lakaplı zengin Rum tüccar ve bürokrat Mihail Kantakuzenos, Mitrofanis’in en büyük finansal destekçisiydi. Sadrazam Sokollu Mehmed Paşa’nın yakın dostu ve Osmanlı darphanesinin emini olan Kantakuzenos, Avrupa'dan ve Doğu'dan satılık el yazması kitapları servetler ödeyerek satın alıyor ve Mitrofanis'in korumasındaki Heybeliada Kütüphanesi'ne bağışlıyordu. Son olarak 1453’te İstanbul'un fethinden sonra şehirdeki birçok küçük manastır kapanmış veya küçülmüştü. Mitrofanis, bu kapanan kurumlarda sahipsiz kalan, Bizans döneminden kalma yüzlerce yıllık el yazmalarını koruma altına almak amacıyla Heybeliada'ya naklettirdi. Sadece kendisi tek seferde 300'den fazla paha biçilemez el yazmasını buraya bağışladı.1572 yılında, Şeytanoğlu’nun saraydaki gücü fazla artınca ve devlet işlerine çok karıştığı iddia edilince, padişahın emriyle aniden idam edildi ve tüm mal varlığına el konuldu. Onun en yakın dostu olan Patrik Mitrofanis de hemen görevden azledildi ve tekrar Heybeliada’ya, kurduğu o kütüphanenin yanına sürgün edildi. Mitrofanis, saray entrikalarının ortasında kütüphanesini korumayı başardı ancak hayatı hep bu gerilimle geçti.
Kütüphanenin evrensel değeri
Sonuçta Mitrofanis’in oluşturduğu koleksiyon, teolojik ve tarihi değer açısından Fener'deki Patrikhane kütüphanesinden sonra ikinci en önemli merkez (yardımcı kütüphane) kabul edilir. Özellikle 16. ve 17. yüzyıllarda Avrupa’da "Din Savaşları" (Katolik-Protestan çatışmaları) yaşanırken, Avrupalı teologlar ve bilim insanları Ortodoksluğu, Erken Hristiyanlığı ve antik felsefeyi araştırmak için Heybeliada’daki bu kütüphaneyi referans almışlardır. Manastır kütüphanesi, Doğu ile Batı arasında adeta uluslararası bir akademik merkez işlevi görmüştür.
Kütüphaneyi benzersiz kılan, içinde barındırdığı nadir eserlerdir. Sadece dini metinler değil; Eski Yunanca, Latince, Fransızca ve İngilizce yazılmış felsefe, mantık, hukuk, coğrafya, tarih ve tıp kitapları da bu koleksiyonun parçasıdır. Kütüphanede, matbaanın icat edildiği ilk dönemlere (15. yüzyıl sonu) ait paha biçilemez matbu kitaplar yer alır. Örneğin, antik Yunan’ın ünlü komedya yazarı Aristofanes'in eserlerinin 1484 yılında Venedik'te basılmış olan orijinal nüshası ve dünyanın ilk matbu İncil/Tevrat örnekleri bu kütüphanede korunmaktadır. Zaman içinde bağışlarla 120 bin kitaplık bir hazineye dönüşen kütüphane Bizans entelektüel mirasını, Avrupa matbaa devrimini ve Osmanlı dönemi çok kültürlülüğünü içinde barındıran, dünya kültür tarihi açısından hakikaten anıtsal bir oluşum olarak kabul edilmektedir.

Papaz Mektebi’ne hangi krizde izin verildi?
Manastırda halk arasındaki adıyla Papaz Mektebi’nin, resmi belgelerdeki adıyla Rum Milletine Mahsus İlm-i Kelam Mektebi açılmasına 1772 yılında III. Mustafa izin verdi. İznin verildiği yıl, Osmanlı Devleti'nin Rusya Çarlığı karşısında karada ve denizde çok ağır yenilgiler aldığı 1768-1774 Osmanlı-Rus Savaşı'nın devam ettiği dönemdir. Savaş sırasında Rus donanması Baltık Denizi'nden kalkıp Akdeniz'e gelmiş ve 5-7 Temmuz 1770 tarihlerinde Çeşme'de Osmanlı donanmasını tamamen yakmıştı. 1772 yılı, savaşın cephede durduğu, tarafların barış şartlarını görüşmek üzere masaya oturduğu (Fokşan ve Bükreş Kongreleri) diplomatik bir fetret dönemiydi. Osmanlı, Rusya'yı masada yumuşatmak ve daha ağır şartlardan kaçınmak için hamleler yapıyordu. Rusya, savaş boyunca Osmanlı tebaası olan Balkanlardaki ve adalardaki Ortodoks halkları (Rumları) kışkırtıyordu. Osmanlı Sarayı, Ortodoks tebaaya eğitim ve dini haklar konusunda ödünler vererek Rusya’nın bu halklar üzerindeki propaganda gücünü kırmaya ve kendi tebaasının devlete sadakatini artırmaya çalıştı.
Savaş döneminde İstanbul'daki Fener Rum Patrikhanesi ve zengin Rum elitleri (Fenerliler veya Fenerli Beyler), Osmanlı diplomasisi ve bürokrasisi için hayati önem taşıyordu. Saray, bu nüfuzlu sınıfa okul açma izni vererek iç barışı korumayı ve Patrikhaneyi kendi yanına çekmeyi amaçladı. Osmanlı Sarayı’nın 1772’deki diplomatik hamleleri ve yumuşama çabaları ne yazık ki savaşı lehte bitirmeye yetmedi. 1774 Küçük Kaynarca Antlaşması, Osmanlı tarihinin en ağır diplomatik mağlubiyetlerinden biri oldu ve Heybeliada'daki okulun geleceğini de doğrudan etkiledi: Antlaşmanın maddelerinden biri, Rusya'ya Osmanlı topraklarında yaşayan Ortodoks tebaa adına girişimlerde bulunma ve İstanbul'da bir Ortodoks kilisesi inşa etme hakkı veriyordu. Rusya bu maddeyi sonraki yüzyıllarda "Osmanlı Ortodokslarının resmi hamisiyim" şeklinde yorumlayarak iç işlerimize sürekli müdahale etti. Antlaşma ile Ortodoksların dini kurumlara, kilise ve okul inşalarına yönelik hakları uluslararası bir güvenceye kavuşmuş oldu. Bu durum, Heybeliada'daki manastır okulunun varlığını sürdürmesini kolaylaştırdı.
1821 Mora İsyanı, 1839 Tanzimat Fermanı ve 1894 Depremi’nde okul
Aya Triada Manastırı, 1821’deki Mora (Yunan) İsyanı sırasında İstanbul’da yaşanan büyük gerilimden payını aldı. İsyanı desteklediği gerekçesiyle Patrik V. Grigorios, 22 Nisan 1821 Paskalya gecesi idam edildi, ölü bedeni Patrikhane’nin kapısında asıldı, üç gün sonra denize atıldı. ( Patrikhane’nin önünden geçen caddenin adının hâlâ idam fermanını veren Sadrazam Benderli Ali Paşa’nın adını taşıyor.) İstanbul'da yükselen tansiyondan, şehirdeki baskılardan ve yeniçeri taşkınlıklarından kaçan yüzlerce masum Rum aile, daha güvenli gördükleri Heybeliada ve Büyükada'daki manastırlara sığındı.

Binanın kısmen hasar görmesi ve kilise olarak işlevsiz kalmasına neden olan bu dönemin aşılması ve okulun resmi ve yüksek düzeyli bir teoloji akademisi kimliğine bürünmesi ise Abdülmecit’in başlattığı Tanzimat Dönemi'nin estirdiği rüzgarla ilgiliydi. Bilindiği üzere Abdülmecid ve Sadrazam Mustafa Reşid Paşa, Kasım 1839 tarihinde ilan edilen Tanzimat Fermanı ile tüm dinlerden tebaayı "Osmanlı vatandaşlığı" çatısı altında eşitlemeyi hedefliyordu. Gayrimüslimlere kendi elitlerini ve din adamlarını modern kurumlarda eğitme hakkı tanımak, bu politikanın (Osmanlıcılık ideali) bir gereğiydi. Dönemin İstanbul Patriği IV. Germanos, Ortodoks dünyasının nitelikli, eğitimli ve çağa ayak uydurabilen din adamlarına ihtiyacı olduğunu belirterek okulun bir akademiye dönüştürülmesini talep etti ve saraydan resmi izni aldı. 1842’de onarılan bina 1844 yılında Ruhban Mektebi adıyla faaliyete geçti. Bu dönemde okuldaki okutmanların çoğu Fener Rum Ortodoks Patrikhanesi’nin Patrik’ten sonraki en yetkili kurumu olan Kutsal Ruhani Meclisi veya Kutsal Sinod’unun (kısaca Sen Sinod) üyesiydi.
Okul binası 10 Temmuz 1894 İstanbul Depremi'nde tamamen yıkıldı. Bugün Heybeliada'da heybetle yükselen o meşhur Pi (π) şeklindeki bina dönemin ünlü mimarı Periklis Fotiadis tarafından yeniden tasarlanarak inşa edildi. İstanbul’da doğan Fotiadis, bugünkü Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi olan Sanayi-i Nefise Mektebi'nde eğitim görmüş ve uzun yıllar Beyoğlu (Pera) bölgesinde çalışmıştır. 1924 yılında Yunanistan'a göç edene kadar İstanbul'a kazandırdığı çok sayıda anıtsal ve sivil yapı arasında Beyoğlu’ndaki Zoğrafyan Rum Lisesi ve Galata Rum Mektebi, Taksim’deki Aya Triada Kilisesi’nin avlusundaki Evgenidio Aşevi, Büyükada’daki Sabuncakis Köşkü, Manuk Azaryan Efendi Köşkü, Heybeliada’daki Voridis Köşkü, Gümüsşuyu’ndaki Ekselsiyor Apartmanı, Balıklı Rum Hastanesi'nin bazı ek bölümleri ve koğuşları vardı.

Lozan’ın zımni güvenceleri
Okulun Osmanlı dönemi oldukça sorunsuz geçti. 1915-1918 yılları arasında I. Dünya Savaşı nedeniyle İstanbul’un birçok okulunda olduğu gibi eğitim durdu. 1919-1923 arasında önce orta kademe kaldırıldı, okul önce beş, sonra dört yıllık yüksekokul statüsüne yükseltildi. Kasım 1922’de başlayan Lozan Barış Görüşmelerinde Heybeliada Ruhban Mektebi başlıbaşına bir konu olarak ele alınmadı. Zabıtlarda okulun adı bir kere bile geçmedi. Okulun statüsü meselesi Fener Rum Patrikhanesi'nin statüsüne bağlı olarak zımnen görüşülmüştür. Türk delegasyonu Milli Mücadele sırasında isyanları destekleyerek fesat çıkardığı iddiasıyla Patrikhane’nin İstanbul dışına (Yunanistan'a) çıkarılmasını talep etmiş ancak Müttefik devletlerin ve Yunanistan'ın yoğun baskısı sonucunda, Patrikhane'nin İstanbul'da kalmasına izin verilmişti. Ancak bu izin, "Patrikhane'nin tüm idari, siyasi ve yargısal imtiyazlarının elinden alınması" ve yalnızca "dini/ruhani bir kurum" olarak İstanbul'da kalması şartıyla verilmişti. Bu durum oturum tutanaklarına (sözlü mutabakat olarak) geçmişti. Ruhban Okulu da doğrudan bu Patrihaneye bağlı bir birim olduğu için, kurumsal olarak bağımsız, denetimsiz hareket etme imtiyazını bu görüşmeler neticesinde kaybetmişti.
İkinci olarak 24 Temmuz 1923’te imzalanan Lozan Barış Antlaşması'nın "Azınlıkların Korunması" başlıklı 37-45. maddeleri, Türkiye'deki gayrimüslim azınlıklara kendi dillerinde eğitim yapma, kendi okullarını ve dini kurumlarını kurup yönetme hakkı tanıyordu. Bu maddeler genel çerçeveyi çizdiği için Heybeliada Ruhban Okulu'nu da dolaylı olarak koruma altına alıyordu. Ancak Türk tarafı, Osmanlı dönemindeki "yabancı ve azınlık okullarının başına buyrukluğuna" son vermek amacıyla, tüm azınlık okullarının Türk kanunlarına ve devlet denetimine tabi olmasını kabul ettirmişti. Bu çerçevede olmak üzere 1924 yılında çıkarılan Tevhid-i Tedrisat Kanunu ile Ruhban Okulu dahil tüm azınlık okulları mutlak surette Milli Eğitim Bakanlığı'nın (MEB) denetimi ve kontrolü altına alındı. Okuldaki dini eğitime dokunulmadı, ancak müfredat, öğretmen atamaları ve Türkçe dersleri sıkı bir devlet denetimine tabi tutuldu. Bu dönemde yeniden üç yıllık orta, 4 yıllık yüksek teoloji enstitüsüne çevrilen okulun statüsü konusu Lozan’dan sonraki 15 yılda gündeme gelmedi. Hatta bu dönemde okul sanki yokmuş gibi davranılmış olmalı çünkü Mustafa Kemal ve yakın çevresinden birilerinin okula dair beyanatı, ziyareti yansımamış görünüyor gazetelere.)
1936 Beyannamesi
Ancak Heybeliada Ruhban Mektebi, 1936’da bir çok gayrimüslim gayrimenkulü gibi, Rum Ticaret Mektebi ile birlikte istimlâk edilerek Hazine adına tapuya kaydedildi. 1939 yılında, yaklaşan İkinci Dünya Savaşı nedeniyle artması muhtemel casusluk faaliyetleri gerekçe gösterilerek okula yabancı öğrenci alınması yasaklandı. Devletin Patrikhane’ye yönelik önyargılarını iyi bilen Türkiye Rum cemaati de çocuklarını Heybeliada Ruhban Okulu’na değil, sivil okullara göndermeyi tercih ettiği için okul öğrencisizlikten kapanma noktasına geldi.
Türkiye’nin Batı Bloku içinde yer alacağının kesinleştiği 1946 yılında uzun pazarlıklar sonucu, Heybeliada’daki Rum Ticaret Okulu için istimlâk kararı değişmezken Heybeliada Ruhban Okulu Patrikhane’ye bırakıldı. Bundan cesaret alan Patrikhane, Haziran 1947’de okulun yüksek okul statüsüne getirilmesi, ders programının değiştirilmesi, yabancı öğretmen ve öğrenci getirilebilmesi için Milli Eğitim Bakanlığı’na başvurdu. Hükümet bu talebe, ret cevabı verdi. Bakanlığın ret cevabında “Bu talep herşeyden önce 16 yerli talebesi bulunan bir okul hakkında vaki olduğuna göre evvela hakiki bir ihtiyaç mahsulü değildir. Bundan sarfınazar 4936 sayılı kanunda (Üniversitelerle, üniversitelere bağlı olmayarak açılacak fakülteler devlet eliyle ve kanunla kurulabilir) denilmektedir. Üniversitelere bağlı fakülte küşadı ile Üniversite senatosunun teklifi ve MEB’in tasvibi ile kabul olur. Bu bakımdan ileride hakiki bir ihtiyaçla karşılaşırlarsa, bu ihtiyacın İlahiyat Fakültesine bir Ortodoks Kürsüsü ilavesi suretiyle temin edilmesi düşünülebilir” deniyordu.
DP dönemindeki yumuşama
1948’de Fener Rum Patrikliği’ne seçilen V. Maksimos “Stalin yanlısı” diye istifa ettirildi. Yerine getirilen ABD vatandaşı Athinagoras döneminde okulun kaderi değişti. 14 Mayıs 1950 seçimleri öncesi, Demokrat Parti (DP) yetkilileri ile görüşen Patrikhane yöneticileri, Ruhban Okulu’nun yüksekokul haline getirilmesi sözünü almıştı. Ezici bir çoğunlukla iktidara gelen DP, Batı ile yakınlaşma politikaları uyarınca sözünü tuttu ve savaş ve casusluk gerekçesiyle 1939’da yasaklanmış olan yabancı öğrenci kabul etme işini serbest bıraktı; 8 Aralık 1950 gün ve 9127/7 ve 2601 sayılı emri ile okulun 4 sınıflı kısmının azınlık liseleri derecesine çıkarılmasına, diğer 3 sınıflı kısmına bir sınıf ilave edilerek, “Teoloji İhtisas Okulu” olarak derecelendirilmesine izin verdi. Böylece Etiyopya Kilisesi, Angilikan Kilisesi gibi değişik kiliselerden Ruhban Okulu’na öğrenci alındı. 1952 yılına gelindiğinde, okulun öğrenci sayısı 70’e ulaşmıştı ama bunların sadece 10’u Türk uyrukluydu. Bu dönemde lise müfredatına Fransızca ve Latince dersleri eklendi. Teoloji programında ise zorunlu Türk dili ve edebiyatı derslerine yer verildi. Ancak okulun parasız yatılı konumu değiştirilmedi. Okulun yönetiminde Patrikhane’yi bir metropolit müdür temsil ediyordu.

Kıbrıs Meselesi’nin etkisi
Pragmatik nedenlerle başlayan bu balayı çok kısa sürdü ve 6-7 Eylül 1955 yağması ve 1957’de Kıbrıs nedeniyle Türk-Yunan ilişkileri bozulmaya başlayınca Türkiye yabancı öğrenci alımını tekrar yasakladı. 1959’da Zürih ve Londra anlaşmalarının getirdiği yapay dostluk havası içinde yasak kısmen gevşediyse de 1960’ta okulun yönetimini üstlenen Sen Sinod temsilcisinin vefatı üzerine, hükümet yeni temsilci atamadı. 1963’ten itibaren Kıbrıs’ta toplumlararası gerginliklerin zirveye çıkmasıyla hükümetin tutumu iyice sertleşti.
Yunanistan’ın Kıbrıs politikalarını protesto için çıkarılan 1964 Kararnamesi ile Yunan uyrukları Türkiye’den sürüldüğü, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı Rumlar çocuklarını okula göndermeye çekindikleri, yabancı ülkelerden öğrenci alınması da engellendiği için 1968 yazındaki mezun sayısı yalnızca dörttü. Anayasa Mahkemesi’nin Özel Yüksek Okulların Devletleştirilmesi hakkındaki 12 Ocak 1971 tarihli kararını "dini özerkliğe müdahale" saydı ve kararın uygulanmasını beklemeden ilahiyat bölümünü kapatarak kararı protesto etti. Kararda, Heybeliada Ruhban Okulu’nun lise kısmı ile ilgili olarak herhangi bir değişikliğe gidilmediği için, okul diğer özel ve vakıf liseleri gibi varlığını sürdürdü, ancak Rum cemaati, gerekli cesareti gösterse bile okulun açık kalmasını sağlayacak öğrenci sayısına sahip değildi. Çünkü 6-7 Eylül 1955 yağmasından ve 1964 Kararnamesi’nden sonra cemaat iyice küçülmüştü. Bu kriz sırasında Milli Eğitim Bakanlığı, Büyükada'daki Rum Yetimhanesi’ni ahşap binadaki "yangın tehlikesi" gerekçesiyle apar topar boşatmıştı. Evsiz kalan yüzlerce yetim Rum çocuk, geçici olarak Heybeliada'daki manastırlara ve Ruhban Mektebi’nin çevresindeki tesislere nakledilmişti. Bu da okul olma işlevlerini olumsuz etkilemişti.
Kapatmak yok!
Sonuç olarak 1923-1950 arasında okulun mevcudu en fazla 60 civarındayken, 1951-1971 arasında sayı 100-110’a çıkmıştı, 1984-1985 döneminde ise sadece sekiz (8) öğrencisi vardı. Dolayısıyla okul, yasal olarak açık ancak uygulamada kapalı bir konuma geldi/getirilmişti.
Patrikhane, 1984’te okulun masraflarını karşılayamadığını söyleyerek kapatılması için izin istedi ancak o güne kadar okulu kapatmak için elinden geleni yapan hükümet, Lozan Barış Antlaşması, diğer ikili anlaşmalar açısından ve “mütekabiliyet ilkesi” açısından bunun mümkün olmadığını ileri sürerek, bu talebi kabul etmedi. Bugün bir tek öğrencisi olmadığı halde Milli Eğitim Bakanlığı’nca atanan okulun Türk yöneticileri her gün göreve gitmekte. (Bir dönem Heybeliada Hüseyin Rahmi Gürpınar Lisesi Müdürü ve Müdür Yardımcısı idi bu kişiler. Son durumu bilmiyorum.) Topu topu 2.500 kişilik cemaati kalmış olan Patrikhane de okulu açık tutmak için masraf yapmaya devam etmekte.
Okulun ünlü mezunları
Ortodoks camiası için “rahiplerin Harvard’ı” gibi görülen okuldan sadece din adamı değil, entelektüel ve lider figürler olarak yetişti. 1844-1971 arasındaki 127 yıl içinde okuldan 226’sı yabancı uyruklu 930 kişi mezun oldu. Bunlardan 343’ü değişik ülkelerde Piskopos oldu ve bu Piskoposlardan 12’si Patriklik makamına kadar yükseldi. 12 kişi Fener Rum Patriği oldu (aralarında günümüz Patriği I. Bartholomeos da var; Gökçeada doğumlu ve okulun son dönem mezunlarından). İki kişi İskenderiye Patriği, üç kişi Antakya Patriği, dört kişi Atina Başpiskoposu, bir kişi Arnavutluk Başpiskoposu seçildi.
Resmî Türk tarihçilerine göre 1960’ta kurulan Kıbrıs Cumhuriyeti’nin ilk Cumhurbaşkanı Başpiskopos III. Makarios (Michael Christodoulou Mouskos) Heybeliada Ruhban Okulu’ndan mezun olmuştu. Patrik Bartholomeos ise bu iddianın, Heybeliada Ruhban Okulu’nun gözden düşürülmesi amacıyla üretilmiş bir yalan olduğunu, Makarios’un değil Heybeli’den mezun olmak, ziyaret amacıyla bile okullarına gelmediğini söyledi. Nitekim III. Makarios dini kariyerine Kıbrıs’ta Trodos (Karlıdağ) eteklerindeki Kykkos Manastırı’nda rahip adayı olarak başlamış, yine Kıbrıs’ta Nicosia’daki (bugün Lefkoşa) Pancyprian Gymnasium’da lise eğitimini almış, Yunanistan-Atina Üniversitesi’ndeki teoloji eğitimini 1942 yılında tamamladıktan sonra yüksek lisansını ABD-Boston Üniversitesi’nde yapmıştı.

Açılmasına karşı olanların argümanları
Heybeliada Ruhban Okulu'nun açılmasına karşı olanların veya mevcut statüsüyle açılmasına itiraz edenlerin argümanları temelde hukuki (Tevhid-Tedrisat Kanunu’na aykırılık, 1971’deki devlet kararına uymama, ve ülkedeki diğer dini cemaatlerin özel yüksek din okulu açma hakkı olmaması gibi, siyasi (Patrikhanenin “ekümeniklik” iddiasıyla Vatikan benzeri devlet içinde devlet yapısı oluşturmasına zemin hazırlayacağı endişesi gibi) ve nihayet diplomatik (Batı Trakya Türkleri ile bazı adımları atmayan Yunanistan’la mütekabiliyet kurulmadığı gibi başlıklarda toplanmakla birlikte, bu ülkenin tarihini bilenlerin gayet rahatlıkla tespit edebileceği gibi inanç özgürlüğü, ötekine saygı, çok kültürlü yaşam felsefesine uzaklık, sürekli bölünme, parçalanma paranoyası gibi başlıklarda irdelenmesi gereken derin ve karmaşık bir alt metni var.
Sonuç olarak dinlerinin gerektirdiği ruhban kadrosunu yetiştirmek için bu okula şiddetle ihtiyaçları olan 270 milyonluk Ortodoks camiası ise tam 55 yıldır Heybeliada Ruhban Okulu’nun eski statüsü ile açılması için umutsuzca uğraşıyor. Bu konuda seleflerinden çok farklı olduğunu iddia eden AKP de, Ortodoks camiasını 24 yıldır oyalamaya devam ediyor. Bakalım, CB Erdoğan’ın beklenen ABD ziyareti bu konudaki ayak sürümeyi durduracak mı?
Okuma önerisi: Elçin Macar, Cumhuriyet Dönemi’nde İstanbul Rum Patrikhanesi, Yayına Hazırlayanlar: Bağış Erten-Foti Benlisoy, İletişim, 2003, Necdet Yaşar, “Heybeliada Ruhban Mektebi”, Dünden Bugüne İstanbul Ansiklopedisi, Kültür Bakanlığı-Tarih Vakfı Ortak Yayını, 1994, cilt 4, s. 57-58