Bir topluluktan yetmiş kişi ayrıldığında ne olur? İlk bakışta cevabı basittir: Pek bir şey olmaz. En azından sayılara bakarsak. Ariel Sabar’ın Babamın Cenneti kitabında Irak’taki Yahudi toplumunun İsrail’e göç etmeye başladığı günlerde dedesi Rahamim’in söylediği gibi, 1850 kişilik bir toplulukta yetmiş kişi nedir ki? Bırakın gitsinler.
Oysa göçün hikâyesi hiçbir zaman yalnızca gidenlerin hikâyesi değildir. Bazen geride kalanların hayatında açılan boşluk, gidenlerin sayısından çok daha büyüktür. Sabar bunu bir battaniyenin sökülmesine neden olan gevşek bir ipliğe benzetir. Yetmiş kişi gider ama artık ayakkabı tamircisi, fırıncı yoktur. Gürültücü ailelerin evleri karanlığa gömülür. Sinagogdaki ilahilerin sesi azalır. Nehir kenarındaki çay bahçesinde insanlar radyodan yeni göç haberlerini dinlemeye başlar. Sonra yetmiş, yüzler ve binler olur. Sayılar büyüdükçe geride kalan yer küçülür. Belki de göçün en büyük paradoksu budur: İnsanlar başka bir yerde daha iyi bir hayat kurmak için hareket ederken, geride bıraktıkları yer de onların ardından yavaş yavaş yok olur.
Kitapta babası Yona Sabar’ın hikâyesini az kurgu, çok gerçek olarak anlatır Ariel Sabar. Babamın Cenneti’ni okurken göçü yalnızca bir yer değiştirme olarak düşünmek mümkün değildir. Yona Sabar’ın hikâyesinde göç, aynı zamanda bir dilin, bir kültürün ve bir hafızanın yerinden edilmesidir.
Yona’nın çocukluğunun dili Aramicedir. Yüzyıllar boyunca Mezopotamya’daki Yahudi topluluklarının hayatında önemli bir yer tutan bu dil, onun için yalnızca iletişim aracı değildir. Tevrat'ın ilk yazıldığı dildir, çocukluğun sesidir; evin, mahallenin, komşuların, duaların ve gündelik hayatın dilidir. Fakat göç ettikçe dil de yer değiştirir. Yeni ülkenin dili öğrenilir, eski dil giderek evin içine kapanır, sonra yaşlıların diline dönüşür ve en sonunda çocukların anlayamadığı bir geçmişin parçası hâline gelir.

Yona Sabar’ın, sonraki hayatının önemli bir bölümünü bu dilin izlerini sürmeye ayırması bu nedenle çok anlamlıdır. Akademisyen olarak Kürt Yahudilerinin konuştuğu Aramice üzerine çalışması, sözlükler hazırlaması ve dil araştırmaları yapması yalnızca bilimsel bir uğraş değildir. Bir bakıma kendi çocukluğunun dünyasını kaybolmaktan kurtarma çabasıdır. Çünkü bir dil öldüğünde yalnızca kelimeler kaybolmaz; o kelimelerle anlatılan anılar, gelenekler ve yaşam biçimleri de kaybolur. Bu da göçün çoğu zaman gözden kaçan büyük kayıplarından biridir.
İsrail’e ulaşan Kürt Yahudileri için de yeni bir kimlik inşa edilirken eski kimliklerinden vazgeçmeleri beklenir. Sabar’ın anlattığı İsrail’deki toplumsal hiyerarşi özellikle çarpıcıdır. Avrupa ve Amerika’dan gelen Yahudiler daha itibarlı görülürken Ortadoğu’dan gelenler başka bir sıraya yerleştirilir; Kürt Yahudileri ise bu hiyerarşinin en altında kalır. “Kürt” olduğunu söylemenin bile kolay olmadığı bir dönem yaşanır. İnsanlar geçmişlerini saklar, isimlerini değiştirir, aksanlarını törpüler, kültürlerini görünmez hâle getirir. Çünkü yeni bir hayat kurmanın bedeli bazen eski hayatından uzaklaşmaktır.
Göçmenlerden ana yurtlarındaki kültürlerini adeta bataklığa gömmeleri beklenir. Amaç, farklılıkları mümkün olduğunca ortadan kaldırarak yeni ve ortak bir İsrail kimliği yaratmaktır. Bu süreç yalnızca İsrail’e özgü bir hikâye değildir. Göç alan ya da göç veren toplumların tarihinde benzer örnekleri bulmak mümkündür. Yeni bir yere ait olmak için insanın eskisine ne kadar sırt çevirmesi gerektiği, göçün en zor sorularından biridir.
Mıgırdiç Margosyan’ın Gâvur Mahallesi kitabını düşündüğümde de benzer bir hafıza duygusu beliriyor. Diyarbakır’ın çokkültürlü mahallelerini, Ermenileri, Kürtleri, Süryanileri, Yahudileri ve Müslümanları aynı gündelik hayatın içinde hatırlatan Margosyan’ın dünyası da aslında kaybolmuş bir coğrafyanın edebiyatıdır. Sabar’ın Zaho’su ile Margosyan’ın Diyarbakır’ı aynı yer değildir elbette. Fakat ikisinde de insanın sonradan dönüp baktığında artık yerinde bulamadığı bir dünya vardır. Mahalleler kalır belki, sokaklar kalır; fakat o sokaklarda konuşulan diller, birbirine karışan sesler ve birlikte yaşama biçimleri kaybolur.

Yona yıllar sonra Zaho’ya döndüğünde bunu çok acı bir biçimde fark eder. Hatıralarında yaşattığı Zaho çoktan yok olmuştur. Daha da önemlisi, zihninde onun yerine başka bir Zaho kurmuştur. Eski Zaho’nun yerini yeni bir görüntü almıştır ve bu yeni görüntü artık onu eskisi kadar etkilemez. İnsan bazen memleketini kaybetmekle kalmaz; memleketinin zihnindeki görüntüsünü de kaybeder.
Göçmenlerin çocukları için ise hikâye daha karmaşıktır. Göçten sonra beklentiler küçülür. Çıta aşağı çekilir. Küçük zaferler büyük mutluluklara dönüşür. Çünkü insan, ulaşamayacağı bazı şeylerin farkına varmamak için umutlarının sınırlarını değiştirir. Sabar’ın söylediği gibi, göçmenlerin yaptığı bir takastır bu: “çocuklarının geleceği için kendilerini feda etmek”. Bu takasın bir tarafında eğitim, güvenlik, ekonomik imkânlar ve yeni bir hayat vardır. Diğer tarafında ise geçmiş durur.
Kitabın sonunda ortaya çıkan karşı hikâye tam da burada başlar. Göçün bilinen hikâyesi kazanılan hakları, daha iyi hayatı ve çocukların geleceğini anlatır. Daha az konuşulan hikâye ise kaybedilen kültürü anlatır. İnsan yeni bir ülkeye vardığında yalnızca bir şeyler kazanmaz; bazen atalarıyla, vatanıyla, diliyle ve tarihiyle arasındaki bağın bir bölümünü de geride bırakır.
Belki Yona Sabar’ın hikâyesini bu kadar etkileyici yapan da budur. Onun için geçmiş, kurtulunması gereken acı dolu bir dönem değildir. Zaho, hayatının en güzel yeridir. Bir çocuğun gözlerinden hayatın anlamını anlayabildiği yerdir.
Göçmenler bazen çocuklarına daha iyi bir gelecek bırakmak için geçmişlerinden vazgeçerler. Çocuklar ise yıllar sonra kendilerine bırakılan geleceğin içinde, kendilerinden önce kaybolmuş geçmişi aramaya başlayabilirler. Ariel Sabar’ın yaptığı da biraz budur. Babasının kaybettiği Zaho’nun peşinden gitmek, aslında kendi geçmişinin peşinden gitmektir. Ve belki de kitabın en hüzünlü sorusu burada ortaya çıkar:
Bir insan gittiği yerden ne kadar uzaklaşabilir? Belki cevap, kilometrelerle ölçülmez. Göç belki de tam olarak budur: Bir yerden ayrılmak değil, bir yerin sizden yavaş yavaş ayrılması.
Yakup Cemel, Antakya doğumlu bir klinisyen ve araştırmacıdır. Sağlık alanındaki çalışmalarını psikiyatri ve geriatri kliniklerinde sürdürmüştür. Dünyaya karşı derin bir sorumluluk hissiyle, barış dolu bir gelecek hayalini toplumsal bellek ve kimlik üzerine yazılarıyla ifade etmektedir.