Çocukluğum boyunca yazlarımı Ayvalık’ta geçirdim. Akşamları gün batımını izlemek neredeyse bir ritüeldi. “Güneşi batırmaya gideceğiz” diye yemeğimi çabucak bitirmeye çalışırdım ve hemen hemen her akşam sahile inerdik. Güneş yavaş yavaş denizin ardında kaybolurken ben bir yandan da karşı kıyıdaki adanın silüetini ve hava karardıkça yanmaya başlayan ışıklarını izlerdim. Midilli[1] hakkında çok az şey bildiğim ama çıplak gözle seçilebilecek kadar da yakında duran bir yerdi. O zamanlar “karşı kıyı” benim için bundan ibaretti. Bir adanın uzaktan görünen silüeti, akşamları beliren ışıkları, denizin öte tarafı... Birkaç saatlik bir feribot yolculuğuyla aşılabilen bu mesafenin yalnızca coğrafi bir sınır olmadığını; aynı geçmişin iki yakada bambaşka biçimlerde hatırlanabildiğini ve anlatılabildiğini çok daha sonra öğrenecektim.
Eğitim hayatım boyunca okulu çok seven bir çocuk değildim ama hikâyelere hep düşkündüm. Hikâye dinlemeyi, okumayı, anlatmayı; özellikle de insan hikâyelerini çok sevdim. Belki de yıllar sonra akademik olarak toplumsal hafızayla ilgilenmeye başlamamın ardında biraz da bu merak vardı. İnsanların geçmişten neyi hatırladıkları, neyi unuttukları, geçmişi nasıl anlattıkları, bu anlatıların zamanla nasıl değiştiği ve bütün bunların yaşadıkları yerlerde nasıl izler bıraktığı benim için hep ilgi çekiciydi.
Yakın zamanda, bir turist olarak Midilli’ye gittiğimde de dikkatimi en çok çeken şey yine hikâyeler oldu. Ayvalık ile Midilli, Ege’nin birbirine şaşırtıcı derecede benzeyen iki kıyısı; fakat sokakların, meydanların, yapıların ve anıtların anlattığı hikâyeler birbirinden çok farklı. Bir kıyıda neredeyse görünmez olan bir hikâye, karşı kıyıda bir heykelin, bir sokak adının ya da bir mahallenin isminde karşınıza çıkabiliyor. Çünkü mekân yalnızca sokaklardan, meydanlardan veya yapılardan ibaret değil; aynı zamanda geçmişin nasıl hatırlanacağının —ve bazen nasıl unutulacağının— en görünür çerçevelerinden biri.
Midilli’de bunu ilk olarak limana doğru yaklaşırken hissettim diyebilirim. İlk dikkatimi çeken şeylerden biri, şehrin kalesinin alt kısmında ve Tsamakia Plajı’nın hemen yanında yer alan Özgürlük Heykeli (Agalma Tis Eleftherias) oldu. Elinde meşale tutan ve adeta limana gelen gemileri karşılar gibi konumlanmış bu kadın figürü, ilk bakışta New York’taki Özgürlük Heykeli’ni hatırlatıyordu; nitekim tasarımında da ondan esinlenilmiş. 1930 yılında açılışı yapılan heykelin kaidesinde, anıtın 1912–1922 yılları arasında “vatan için ölenlere” ithaf edildiği belirtiliyor.[2] Böylece daha adaya ayak basmadan yakın geçmişe dair belirli bir ulusal anlatıyla karşılaşmış oluyorsunuz. Fakat heykelin bulunduğu yer, zaman içinde farklı hikâyelerin üst üste bindiği bir mekân olması bakımından da dikkat çekici. Yaklaşık bir yüzyıl sonra, 2015’te Ege üzerinden Avrupa’ya yönelen mülteci hareketliliği sırasında, aynı kıyılar bu kez Suriye, Afganistan ve başka coğrafyalardan gelen insanların geçişine sahne oldu. Hatta Tsamakia Plajı, bir süre mültecilerin geçici olarak barındığı ve dayanışma ağlarının kurulduğu alanlardan biriydi.[3]

Karşınıza çıkan dikkat çekici anıtlardan bir diğeri ise, Epano Skala adı verilen eski liman bölgesindeki Küçük Asyalı Ana (Mikrasiatisa Mana) heykeli.[4] Kucağında bebeği ve eteklerine tutunan iki çocuğuyla sırtı denize, yüzü şehre doğru dönük; ancak başını hafifçe yana çevirerek karşı kıyıya, Yunancada Küçük Asya denilen Anadolu’ya doğru bakan bu bronz figür, evlerinden ayrılmak zorunda kalarak adaya göç edenlerin acı hatırasını şehrin en görünür noktalarından birine yerleştiriyor. Yunanistan’da 1922 ve sonrasında Anadolu’daki Rum Ortodoks nüfusun yaşadığı yenilgi, yerinden edilme ve göç, kamusal hafızada ve literatürde büyük ölçüde ‘Küçük Asya Felaketi’ (Mikrasiatiki Katastrofi) olarak anılıyor; bu adlandırmanın kendisi bile aynı tarihsel dönemin Ege’nin iki yakasında ne kadar farklı anlamlandırıldığını gösteriyor. Küçük Asyalı Ana heykelinin, Anadolu’dan gelenlerin yerleştiği mülteci mahallelerinden biri olan Epano Skala’da konumlanması da ona güçlü bir tarihsel ve sembolik derinlik kazandırıyor.

Özgürlük Heykeli ile Küçük Asyalı Ana’nın birlikte anılması, çok katmanlı bir anlatı örgüsüne işaret ediyor. Nitekim, Midilli’nin Üç Kadını [The Three Women of Mytilini] adlı İngilizce dijital kent rehberi[5] de bu iki figürü, adanın bir başka simgesel ve son derece popüler kadın figürü olan Sappho[6] ile birlikte ele alıyor. Böylece üç kadın figürü üzerinden kamusal hafızada farklı tarihsel katmanlar yan yana geliyor: Sappho adanın antik kültürel geçmişini, Özgürlük Heykeli bağımsızlık ve savaş hafızasını, Küçük Asyalı Ana ise 1922’de yaşanan kayıpları, zorunlu göçü ve yerinden edilmeyi görünür kılıyor.

Küçük Asya’ya ilişkin hafıza yalnızca anıtlarla da sınırlı değil. Aytek Soner Alpan’ın “Bir Tarihyazımı Tartışması Olarak Mübadil, Mübadele ve Bellek” başlıklı konuşmasında dikkat çektiği gibi, eski limanın yakınında birbiriyle kesişen iki sokaktan biri “Küçük Asya Sokağı”, diğeri “Gözyaşları Sokağı” adını taşıyor.[7] Bu iki ismin yan yana gelişi bile başlı başına bir hikâye anlatıyor: geride bırakılan toprakları ve o topraklardan kopuşun acısını. Anadolu’dan gelenlerin geçmişi böylece yalnızca ailelerin anlattığı hikâyelerde değil, kamusal mekânda da yaşamaya devam ediyor.
Adanın başka yerlerine gidildiğinde ise bu hafıza manzarasının ilk bakışta göründüğünden daha karmaşık olduğu ortaya çıkıyor. Plomari’de deniz kenarındaki küçük bir parkta, önce ne olduğunu anlayamadığım birkaç taş sütun dikkatimi çekmişti. Yaklaşıp üzerlerindeki isimleri ve yazıları okumaya çalıştığımda, aynı parkta farklı dönemlere ve farklı hatırlama biçimlerine ait anıtların yan yana durduğunu fark ettim. Ortadaki kartal figürlü savaş anıtında, 1912-1922 arasındaki savaşlarda hayatını kaybeden Plomarililerin adları sıralanıyordu; Küçük Asya ve Trakya, askerî mücadele ve fedakârlığın coğrafyaları olarak anılıyordu. Anıtın daha aşağıdaki bölümünde ise 1940-1950 arasında hayatını kaybedenlerin isimleri yer alıyordu. Hemen yanındaki, 2018’de dikilen Lesvian Phalanx anıtı ise 1912’de Amerika’dan gelerek adanın Yunanistan’a katılması için savaşan 210 gönüllüyü, adları ve geldikleri yerlerle birlikte kayda geçiriyordu. Burada aynı tarihsel dönemin başka bir anlatısıyla karşılaşıyordum. Küçük Asyalı Ana’nın temsil ettiği kayıp, göç ve yerinden edilme hafızasının yerini bu kez askerî mücadele, fedakârlık ve kahramanlık alıyordu. Güzel plajları ve uzo üretimiyle bilinen bir tatil kasabasının gündelik hayatının ortasında, kafelerin ve denizin hemen yanı başında, yüz yıl kadar önce savaşan, yaralanan ve ölen insanların adlarının yazılı olduğu taş sütunlar duruyordu. Aynı ada içinde bile geçmiş tek bir dille anlatılmıyordu. Kayıp, göç, kurtuluş ve askerî kahramanlık birbirini tamamen dışlamadan, kimi zaman yan yana, kimi zaman da kamusal görünürlük için birbirleriyle rekabet ederek varlığını sürdürüyordu.
Belki de beni asıl şaşırtan, bütün bunların varlığından çok, bu kadar görünür olmasıydı. Tam da bu görünürlük, aklıma biraz ötedeki Ayvalık’ı getiriyordu. Ayvalık da mübadeleyle kökten değişmiş bir kentti. Bugün sokaklarında yürüdüğümüz evlerin önemli bir bölümü 1922 öncesinde burada yaşayan Rum Ortodoksların evleriydi; kiliselerin bir kısmı camiye dönüştürülmüş, onların bıraktığı kente başta Midilli ve Girit olmak üzere çeşitli yerlerden gelen Müslüman mübadiller yerleşmişti. Mübadele Ayvalık’ın nüfusunu, gündelik hayatını, dilini ve kültürünü en az karşı kıyıdaki kadar derinden biçimlendirmişti. Fakat Ayvalık sokaklarında mübadelenin izleri aynı biçimde karşınıza çıkmıyor. Midilli’de Küçük Asya’dan kopuşun ve mülteci deneyiminin izleri heykellerde, sokak adlarında ve kentin gündelik yaşamında açıkça görünürken; Ayvalık’ta aynı tarihsel döneme ilişkin kamusal anlatının ağırlık merkezi daha çok işgalden kurtuluş, askerî mücadele ve ulusal egemenliğin kazanılmasıdır. Örneğin; 15 Eylül Caddesi şehrin kurtuluş tarihini, Ali Çetinkaya’nın adı işgale karşı direnişi, İlk Kurşun Tepesi ise Kurtuluş Savaşı’nın ilk kurşununun burada atıldığı anlatısını bugünün kent haritasında yaşatıyor. Midilli’de Anadolu’dan gelenler hikâyenin öznesi olarak kamusal alanda görünür haldeyken, Ayvalık’a gelen mübadillerin deneyimi ise kentin kamusal anlatısında çok daha geri planda kalıyor. Elbette bu, Ayvalık’ta mübadele hafızasının olmadığı anlamına gelmiyor; aile hikâyelerinde, yemeklerde, dilde ve gündelik yaşamın başka katmanlarında yaşamaya devam eden bu geçmiş, kamusal alan, anıtlar veya yer adlarında aynı ölçüde görünür değil.
İki kıyı arasında gidip gelirken kafama takılan sorular bunlardı: Aynı tarihsel kırılmanın birbirine bu kadar yakın iki kentte bıraktığı izler neden bu kadar farklıydı? Mübadele neden bir kıyıda daha çok kaybedilen yurdun, göçün ve yerinden edilmenin; diğerinde ise kurtuluşun, egemenliğin ve yeni bir başlangıcın içinden hatırlanıyordu?
Bu farklılığı yalnızca bugünün kamusal alanına bakarak açıklamak elbette mümkün değil. Mübadele sonrasında iki ülkede mübadil kimliğinin nasıl şekillendiğine bakıldığında, birbirinden oldukça farklı iki süreçle karşılaşıyoruz.[8] Yunanistan’da 1920’lerden itibaren Anadolu’dan gelenlerin kurduğu mülteci dernekleri, yayımladıkları gazete ve dergilerden edebiyat ve sanata uzanan geniş bir alanda mülteci deneyiminin aktarılmasına aracılık etti ve zamanla güçlü bir mübadil hafızasının oluşmasına katkıda bulundu. Bu hafıza anıtlar, yıldönümleri, sokak ve meydan adları gibi pratiklerle kamusal alana da taşındı; kaybedilen “anayurdun”, yerinden edilmenin ve Anadolu’daki geçmişin hatırlanması Yunan ulusal anlatısının bir parçası hâline geldi. Türkiye’de ise mübadele, Kurtuluş Savaşı’nın, zaferin ve yeni devletin kuruluşu etrafında şekillenen hâkim anlatının gerisinde kaldı. Müslüman mübadillerin geldikleri yerlere ilişkin hafızaları kamusal alanda aynı ölçüde görünürlük kazanamadı. Geride bırakılan yurtları ve farklı kökenleri öne çıkaran anlatılar, Cumhuriyet’in ortak ve homojen bir ulusal kimlik kurma arayışı içinde kendilerine kolayca yer bulamadı. İlk kuşağın geçmişe dair suskunluğu yalnızca ideolojik olarak dayatılmış bir sessizlik değildi; bu, yeni geldikleri topluma dahil olmanın ve kabul görmenin bir yolu, bir uyum stratejisi olarak da düşünülebilir. Dolayısıyla iki kıyıda bugün karşılaştığımız hafıza manzaraları, yalnızca geçmişte ne yaşandığının değil, o geçmişin sonraki kuşaklar boyunca hangi koşullarda anlatılabildiğinin ve örgütlenebildiğinin de sonucu.
Yunanistan’dan Türkiye’ye gelen mübadillerin geride bıraktıkları yerlerdeki yaşamları, kültürleri ve yerinden edilme deneyimleri uzun yıllar boyunca kurumsal ve akademik ilginin büyük ölçüde dışında kalsa da özellikle 1990’lardan itibaren bu geçmişe yönelik ilginin giderek arttığı görülüyor. Ayvalık’ta bu hafızanın izini süren en önemli ve öncü isimlerden biri Ahmet Yorulmaz’dır. Girit mübadili bir ailenin çocuğu olan Yorulmaz, romanlarında Girit’ten Ayvalık’a uzanan mübadil deneyimini; geride bırakılan hayatları, göçü ve yeni bir yere tutunmanın güçlüklerini anlatarak uzun süre kamusal anlatının gerisinde kalan bir geçmişi görünür kılmaya katkıda bulundu.
Sonraki kuşakların aile geçmişlerine ve mübadele deneyimine yönelen ilgisi zamanla örgütlü bir nitelik de kazandı. Bunun çarpıcı örneklerinden biri, mübadelenin yüzüncü yılı olan 2023’te Türkiye’deki 100 mübadil kuruluşunun ortak bir açıklama etrafında bir araya gelmesiydi.[9] Mübadele Sözleşmesi’nin imzalandığı 30 Ocak’ta, savaşlarda ve göç yollarında hayatını kaybedenlerin anısına bazı mübadil yerleşimlerinde denize karanfiller bırakılması da bu hafızanın kendi anma ritüellerini ve hafıza mekânlarını yaratmaya başladığını gösteriyor.[10] Bu nedenle, Türkiye’de mübadil hafızasının bugün hâlâ bütünüyle sessiz olduğunu söylemektense, kamusal görünürlüğünü Yunanistan’dakinden daha geç ve farklı kanallar aracılığıyla kazandığını söylemek daha doğru.
Yine de iki kıyıyı birbirine karşıt iki hafıza coğrafyası olarak düşünmek yanıltıcı olur. Midilli’deki Küçük Asyalı Ana, Küçük Asya ve Gözyaşları sokakları ya da Plomari’deki anıtlar ile Ayvalık’ın 15 Eylül Caddesi, Ali Çetinkaya ve İlk Kurşun Tepesi aynı geçmişin birbirine karşıt iki değişmez anlatısını temsil etmiyor. Daha çok, geçmişin farklı dönemlerde ve farklı ihtiyaçlar doğrultusunda nasıl seçildiğini, anlamlandırıldığını ve kamusal alanda görünür kılındığını gösteriyor. Üstelik Plomari örneğinin hatırlattığı gibi, bu farklılık iki ülkeyi kolayca “kayıp” ve “zafer” diye iki ayrı hafıza biçimine ayırmamıza da izin vermiyor. Aynı toplum içinde dahi kayıp, göç, kahramanlık, kurtuluş ve nostalji yan yana var olabiliyor; zaman içinde bazı anlatılar geri çekilirken başkaları öne çıkabiliyor.
Belki de bu yüzden benim için asıl mesele, iki kıyıdan hangisinin geçmişi daha “doğru” hatırladığı değil; hangi hikâyelerin görünür olduğu, hangilerinin daha sessiz biçimlerde yaşamayı sürdürdüğü ve bunların zaman içinde nasıl değiştiği oldu. Çocukken Ayvalık sahilinden baktığımda karşı kıyıda yalnızca bir adanın silüetini ve akşamları yanmaya başlayan ışıkları görüyordum. Şimdi aynı kıyıya baktığımda ise aradaki denizin yalnızca iki coğrafyayı değil, aynı geçmişle kurulmuş farklı ilişkileri de birbirinden ayırdığını düşünüyorum.
Belki de mübadelenin hikâyesini bütün katmanlarıyla anlayabilmenin yolu, bir kıyıdan diğerine bakmak ve geçmişi, tek bir ulusal anlatının içinden değil; farklı mübadele deneyimlerini, geride bırakılan yerleri, yeni kurulan hayatları, kayıpları ve sessizlikleri yan yana getirerek okumaktır.
Dipnotlar
[1] Lesvos, Yunanistan’ın üçüncü büyük adası; Mytilene ise adanın merkezidir. Türkçede hem ada hem de merkez için “Midilli” adı kullanıldığından bu yazıda da aynı kullanım tercih edilmiştir.
[2] Özgürlük Heykeli, savaşlarda hayatını kaybedenlere ithaf edilmiş olmakla birlikte, özgürlüğü sembolize etmesi nedeniyle zaman içinde Yunan ulusal bağımsızlık hafızasıyla da ilişkilendirilmiştir. Mitilini e-Guide, heykelin I. Dünya Savaşı kurbanlarına adandığını ve Yunan Bağımsızlık Savaşı’nın başlangıcının ulusal bayram olarak kutlandığı 25 Mart’ta, ulusal kahramanların anısına heykelin önüne çelenk bırakıldığını belirtmektedir. Bu anma pratiği günümüzde de sürmektedir. Bkz. Mitilini e-Guide, “Statue of Liberty,” erişim 15 Ağustos 2026; “Το πρόγραμμα εορτασμού της 25ης Μαρτίου στη Μυτιλήνη” [Midilli’de 25 Mart Kutlama Programı], LesvosPen, 24 Mart 2026, erişim 15 Ağustos 2026.
[3] Bkz. The Three Women of Mytilini, “The Statue of Liberty,” erişim 15 Ağustos 2026.
[4] Yunanistan’ın ilk Küçük Asya hafızası anıtlarından biri olarak bilinen Küçük Asyalı Ana (Mikrasiatisa Mana) heykeli, Epano Skala mülteci mahallesi sakinlerinin derneğinin girişimiyle yapılmış ve 14 Ekim 1984’te açılmıştır. Heykel, Katerina Halepa-Katsatou’nun eseridir. Daha fazla bilgi için bkz. Stratis Balaskas, “Μια Μικρασιάτισσα Μάνα στην Επάνω Σκάλα” [Epano Skala’da Küçük Asyalı Bir Ana], Sto Nisi, 9 Mayıs 2021; ayrıca bkz. “Just across the Aegean: The Case of Lesvos,” A Century of Asia Minor Refugees in Greece: Flight, Fight, and Fraternity, Oxford University Press, 2026.
[5] Bkz. The Three Women of Mytilini: A Walk Through Historic Social Change & Political Disruption, erişim 15 Ağustos 2026.
[6] Antik Yunan’ın en önemli lirik şairlerinden Sappho’nun MÖ 7. yüzyılda Lesvos’ta, muhtemelen Eressos’ta doğduğu ve yaşamının önemli bir bölümünü Mytilene’de geçirdiği düşünülmektedir. Adanın bugün de en güçlü simgesel figürlerinden biri olan Sappho’nun burada söz konusu edilen heykeli, Midilli merkezindeki Sappho Meydanı’nda bulunan ve heykeltıraş Athanasios Limneos tarafından 1960’ların ortalarında yapılan eserdir. Bkz. The Three Women of Mytilini, “Sappho Square,” erişim 15 Ağustos 2026; ayrıca bkz. Christy Petropoulou, “Sappho Square: Geo-trauma or a Place of Resistance and Creation of Commons? Contested Habitus in the Heart of Mytilene. No1,” Lesvos Migration Atlas, 29 Ocak 2016, erişim 15 Ağustos 2026.
[7] Aytek Soner Alpan, “Bir Tarihyazımı Tartışması Olarak Mübadil, Mübadele ve Bellek,” Düşünce Tarihi ve Tarihyazımı Konuşmaları, YouTube, 19 Haziran 2026, erişim 15 Ağustos 2026.
[8] Bu karşılaştırmada özellikle şu çalışmalardan yararlanılmıştır: Damla Demirözü, “Önsöz,” Herkül Millas, Göç: Rumların Anadolu’dan Mecburi Ayrılışı (1919–1923), 2001; Bruce Clark, İki Kere Yabancı: Kitlesel İnsan İhracı Modern Türkiye ve Yunanistan’ı Nasıl Biçimlendirdi?, çev. Müfide Pekin (İstanbul: İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, 2008); Bilge Yıldırım Gönül ve E. Tutku Vardağlı (ed.), 1923–2023: 100. Yılında Türk-Yunan Zorunlu Nüfus Mübadelesi: Bellek, Kimlik, Yeniden İnşa – Bildiriler Kitabı (İstanbul: Lozan Mübadilleri Vakfı Yayınları, 2024).
[9] “Mübadelenin 100. Yılında 100 Mübadil Kuruluşunun Ortak Açıklaması,” 1923 Selanik Kılkış Pikova Köyü Mübadilleri, 30 Ocak 2023, erişim 15 Ağustos 2026.
[10] Bu anma pratiğinin farklı mübadil yerleşimlerindeki örnekleri için bkz. “Mübadiller, Samsun’da denize karanfil bıraktı,” Sözcü, 30 Ocak 2016, erişim 15 Ağustos 2026; “Mübadelede Hayatını Yitirenler Unutulmadı,” Yeni Marmara Gazetesi, 27 Ocak 2020, erişim 15 Ağustos 2026. Ayvalık’ta da mübadelenin 101. yılında düzenlenen anma, mübadillerin Cunda’ya ilk ayak bastıkları noktada gerçekleştirilmiş ve buradan denize çelenk bırakılmıştır. Bkz. “Mübadelenin 101’inci yılı anısına çelenk bırakıldı,” DHA, 30 Ocak 2024, erişim 15 Ağustos 2026.
Hande Tatoğlu, lisans eğitimini İstanbul Bilgi Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Siyaset Bilimi Bölümü’nde 2011 yılında tamamlamıştır. Lisans eğitimini bitirdikten sonra Sabancı Üniversitesinde Sanat ve Sosyal Bilimler Enstitüsü Türkiye Çalışmaları yüksek lisans programına başlamış ve eğitim bursu karşılığında asistanlık yapmıştır. 2023 yılında, İstanbul Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası Anabilim Dalında doktora eğitimini tamamlayan Hande Tatoğlu’nun hâlen ilgilendiği Türkiye'de siyasal yaşam, toplumsal hafıza ve siyaset sosyolojisi araştırma alanlarında çeşitli çevirileri ve yayınları bulunmaktadır.