“Bizim vatanımız nerede?”
Bu soruyu anneme 5-6 yaşlarındayken beraber Kınalıada’da kilise bahçesindeki ağaçlardan topladığımız kozalakları sulu boya ile boyarken sorduğumu hatırlıyorum.
Bu soruları anneme sorduğum anın ileride yönetmen Rena Lusin Bitmez’in Ermenistan’dan Türkiye’ye gelen aileleri konu alan Tanrı Göçmen Çocukları Sever mi, Anne? adlı belgeseli için çekildiğini gördüm. Doğrusunu söylemek gerekirse, çocukluğuma dair her şeyi, her söylediğimi net bir şekilde hatırlamıyorum ama büyüyünce filmi, özellikle o sahneyi ve sorduğum o soruyu görünce bana çok ilginç gelmişti. Çünkü küçükken nereli olduğumu, nerede yaşadığımı tam olarak bilemesem de hayatımda hiç görmediğim ülkemle ilgili sorular sormaya başlamıştım. Vatanımın nerede olduğunu ilk kez annemden duymuştum fakat o yeri gözlerimle hiç görmemiştim. Peki o zaman ben nereliyim?

Annem ben iki yaşındayken bütün ailesini bırakarak tamamen yabancı bir şehre, İstanbul’a, Ermenice ve Ermeni edebiyatı öğretmeni olarak çalışmaya gelmişti. Sadece ben ve annem… Şehirde tanıdığımız başka insanlar yoktu. Ondan iki yıl önce Erivan’da ben doğmuştum. Annem ise farklı yerlerde gazeteci olarak çalışıp makaleler yazıyordu.
Ailemin Türkiye ile herhangi bir bağı olmamasına rağmen hayat beni nasıl Türkiye’ye getirdi? Bunu düşünürüm hep. Bugün ise geriye baktığımda, hayatımın en büyük çelişkilerinden birinin aslında daha ben çocukken başladığını görüyorum. Düşünün, Ermenistan vatandaşıydım ama Ermenistan’ı hiç görmemiştim; Türkiye vatandaşı da değildim ama çocukluğum burada geçmişti. Belki de hayat beni tam da bugün yaptığım işi yapabilmem için buraya getirmişti. Kendime de bazen sorarım: Ermenistan ve Türkiye ilişkilerinin normalleşmesi için ben çaba vermesem ya da gördüğüm gerçekleri anlatmasam, kim yapacak?
Ne zaman annem bana Ermenistan’dan, çocukluğunu geçirdiği evden bahsetse, o hiç görmediğim ülkemi zihnimde canlandırmaya çalışırdım. İlk anılarımda sadece annemi ve İstanbul’da, Kumkapı’da, hemen Ermeni Patrikhanesi’nin yanında yaşadığımız evi biliyordum. Kısacası, benim hatırladığım hayat burada başlamıştı. Doğduğum ülkeye dair hiçbir anım yoktu. Bu yüzden, çocuk aklımla iki farklı şeyi anlamaya çalışıyordum: Doğduğum yer neden bana bu kadar uzaktı ve nasıl oluyor da büyüdüğüm yer benim vatanım değildi? Çocukluğum İstanbul’da geçmişti. Başka bir yer bilmiyordum.
Taraf seçmek zorunda mıydım?
Yedi yaşındayken ilk kez Ermenistan’a gittiğimi hatırlıyorum. Aynı yıl Türkiye’de de birkaç ili görme fırsatım olmuştu. Yolculuğumuzu kara yoluyla yaptığımız için sınırın kapalı olduğunu insanlardan duymuştum fakat o zaman bunun nedenini, tarihî geçmişimizi merak etmiyordum. Hayatımda ilk kez farklı şehirleri, illeri dolaşıyordum ve tuhaf bir şey görmemiştim. Zamanla iki ülkede de farklı yerleri gezdikçe ve insanları tanımaya başladıkça bir şeylerin doğru olmadığını fark etmeye başladım. Bana anlatılanlar duyduklarım, gördüklerim ve yaşadıklarımla aynı değildi. Geçmişte bu coğrafyada katliamların yaşandığını haberlerden ve çevremden duymuştum ama birileri bana Türkiye’de nasıl yaşadığımı, geçmişi unutup unutmadığımı sorduğunda, ki bu bana gerçekten çok saçma geliyordu, “Birlikte aynı topraklarda yaşadığım insanlardan nasıl nefret edebilirdim ki?” diye kendi kendime düşünürdüm. Başkalarının gözünde birbirinden ayrılan bu iki tarafın benim hayatımda nasıl aynı anda var olabildiğini hiç düşünmemiştim. Bunu Ermenistan’a beşinci sınıfta eğitimime devam etmek için geldiğimde anladım. Öğretmenim ilk başlarda Suriye’den geldiğimi düşünmüştü. Türkiye’den geldiğimi söylediğimde ise yüzüme ciddi bir şekilde bakarak sınıfın içinde, “Orada Ermeni okulu var mı?” diye sordu. Ben de evet dedim. Sonra herkes orada nasıl yaşadığımı, korkup korkmadığımı, Ermeni olduğumu söyleyip söylemediğimi sormaya başladı. Bir öğretmenim bana hangi ülkeyi daha çok sevdiğimi bile sormuştu. Şaşkınlık içindeydim, bunları bana neden sorduklarını anlamıyordum. Ermeni olmak, Türkiyeli olmak, birbirinin karşısına koyabileceğim iki kimlik değildi. Birini seçmem, diğerini inkâr etmem anlamına gelirdi. Peki ben taraf seçmek zorunda mıydım?
Beni bu soruların peşinden gitmeye ne itti?
27 Eylül 2020’de Karabağ’da savaş başladı. İstanbul’daydım. Anneannem ve dedem Karabağ’ın Laçın (Berdzor) bölgesinde yaşayıp öğretmen olarak çalışıyorlardı. Anneannem aynı zamanda okul müdürüydü.
O zamana kadar siyasetle, tarihî meselelerle hiç ilgilenmedim. Tarih derslerinden nefret ederdim. Yaşanmış ve bitmiş olayların bize öğretilmesini gereksiz bulurdum. Şimdi geriye dönüp baktığımda, geçmişin bugünü ne kadar etkileyebileceğini o dönemde anlamadığımı düşünüyorum.
Savaşın başladığını duyduğumda annemin çok tedirgin olduğunu hatırlıyorum. Doğrusunu söylemek gerekirse, bunun sıradan bir çatışma olduğunu düşünmüştüm çünkü Karabağ’da neredeyse her gün çatışma oluyordu. Bunu iki tarafta yaşayan insanlar da çok iyi bilir. Ama birkaç saat içinde bunun sıradan bir çatışma olmadığını, durumun çok daha ciddi olduğunu gördüm. Sosyal medyada izlediğim görüntüler, okuduğum şeyler iğrençti. Bunları izlerken ve okurken çok kötü olmuştum; bu nedenle, o gün ilk defa bir şeyleri değiştirmek istediğimi, dahası bu ülkelerde yaşayan biri olarak buna karşı bir şey yapmak zorunda olduğumu düşündüm.
Savaş 44 gün sürdü. Ateşkes imzalanmadan birkaç gün önce artık durumun çok kötü olduğunu, binlerce askerin hayatını kaybettiğini hepimiz biliyorduk. Ne yapıp ne edebileceğimi düşünürken, yıllardır hiç sevmediğim Tarih dersleri birden ilgimi çekmeye başladı. Bu yaşananların neden olduğunu anlamak zorundaydım çünkü ilk kez geçmişte yaşanmış ve benim gereksiz gördüğüm olayların bugün insanların hayatlarını nasıl doğrudan etkilediğini görüyordum.

Savaş bittikten sonra ertesi gün sabah erkenden uyanıp Tarih öğretmenime yazmaya karar verdim ve bana Karabağ meselesiyle ilgili makaleler göndermesini rica ettim. Başlarda bana bu konuları araştırmak için çok genç olduğumu söylese de daha sonra bana makaleleri gönderdi. Ben de okumaya, araştırmaya başladım. Anneme o dönem içerik üretmek istediğimi söylediğimde ise bunu kabul etmedi. Normalde yaptığım şeyleri her zaman desteklerdi fakat savaş sırasında bunu yapmamın beni hedef hâline getireceğinden korkuyordu. Ben de aslında bunun farkındaydım ama yapmak istediğim şeyin duyduğum korkudan daha büyük olduğunu biliyordum. Savaş bittiğinde, bu yaşananların benim için orada bitmeyeceğini biliyordum. Yıllarca iki ülke arasında yaşamış olmam, Karabağ’a gitmem ve farklı gerçeklikleri görmem işte beni bu noktaya getirdi.
Kimliğimin hedef gösterilmesi
2023 yılının Şubat ayında Türkiye’de okulda eğitimimi tamamlayıp Ermenistan’a geldikten sonra bir gün Ermenilerin Türkiye’de nasıl yaşadığına dair bir video çekmek istedim. Söyleyeceklerimi gece bir kâğıda yazıp ertesi gün videoyu çektim. Tam istediğim gibi bir video değildi ama az çok demek istediklerimi ifade edebildiğimi düşünmüştüm.
Düşüncelerimi daha açık ifade etmeye başladıkça, taşıdığım bu iki kimlik bana karşı kullanılmaya başlandı ve ben böyle olacağını biliyordum. Türkiye’de Ermeni olmam, Ermenistan’da ise Türkiyeli olmam, bazı insanlar, özellikle de bazı gazeteciler için beni hedef göstermek adına yeterli bir nedendi bence. Buna bağlı yaşadığım bir olayın beni nasıl derinden etkilediğini hatırlıyorum çünkü ben tek başıma barışa katkı sağlamaya çalışırken bazı güçlerin beni nasıl hedef hâline getirebileceğini ve buna karşı ne kadar az şey yapabileceğimi görmüştüm.
Yaklaşık 2-3 sene önce, Ermenistan’ın tanınmış gazetecileri arasında yer alan iki kişi, Amerika’da yaşadıkları hâlde, hakkımda bir saatten uzun iki ayrı röportaj hazırlamıştı. Açıkçası bu beni çok sinirlendirmişti çünkü bu röportajlarda DNA testi vermem gerektiğini, muhtemelen Ermeni olmadığımı, Türk olduğumu ve yaptığım işin yanlış olduğunu söyleyip aileme, okuluma yönelik hakaretlerde bulunmuşlardı.
Benden büyük olmaları, tanınmış olmaları, halk tarafından sevilmeleri ya da gazeteci olmaları onların söylediklerini tabii ki doğru çıkarmaz. Bunu biliyordum. “Türk” kelimesini hakaret olarak kullanıp bununla gurur duymuşlardı. Benim vatan anlayışım, insanları kimlikleri üzerinden karşı karşıya getirmek değildi. Fakat kendileri kimliklerini karşı tarafı aşağılamak için kullanıyorlardı. Ben iki halkın birbirini düşman olarak görmediği, insanların taşıdıkları kimliklerden dolayı birbirinden nefret etmek zorunda kalmadığı bir coğrafyada yaşamak istiyordum. Yaptığım şey de buydu ve taraf seçmek yerine, iki tarafın arasında kurulan sınırların ve düşmanlıkların ötesinde bir şey anlatmaya çalışıyordum.
Beni hedef göstermelerine takılmamın en büyük nedeni, bu tarz insanların savaş olduğunda ülkeden gittiklerini görmemdir. Kendileri sahip olabilecekleri en iyi hayatı yaşarken, ölen ve mücadele verenler ise bu coğrafyanın insanıydı. Çünkü savaş başladığında en çok kaybedenler, savaşa karar verenler değil, o topraklarda yaşayan insanlardır. Filistinli yazar Mahmud Derviş’in dediği gibi:
“Vatanımızı kimin sattığını bilmiyorum.
Ama bedelini kimin ödediğini gördüm.”
Hasmik Varderesyan, 2008 yılında Yerevan’da doğdu. 2010 yılında annesiyle birlikte, Ermenistan’daki hayatını geride bırakarak İstanbul’a taşınıp Hrant Dink Ermeni Okulu’nda eğitim almaya başladı. 2019 yılında, yönetmen Rena Lusin Bitmez’in Ermenistan’dan Türkiye’ye gelen göçmen çocukların hikâyelerini konu alan Tanrı Göçmen Çocukları Sever Mi Anne? adlı belgeselinde baş karakterlerden biri olarak yer aldı. 2023 yılında Ermenistan’a dönen Varderesyan, Yerevan’daki Hrant Dink No. 44 Okulu’nda eğitimine devam etti ve daha sonra Mkhitar Sebastatsi Eğitim Kompleksi’nde lise eğitimini tamamlayarak 2026 yılında mezun oldu. Lise yıllarında Türkiye-Ermenistan-Azerbaycan ilişkileri, ortak kültürel hafıza ve iki toplum arasındaki ilişkiler üzerine araştırma çalışmaları yürüttü, ileride ise bu konular üzerine sosyal medyada içerikler üretmeye başladı.