Bilimkurgu çoğu zaman geleceği tahmin etme çabası olarak görülür. Oysa türün en güçlü eserleri, geleceği anlatırken aslında kendi zamanının insanını anlamaya çalışır. Isaac Asimov'un eserleri de tam olarak bunu yapar. Onun galaksiler arası imparatorlukları, robotları ya da milyonlarca gezegeni kapsayan hikâyeleri yalnızca teknolojik hayal gücünün ürünü değildir. Bunlar aynı zamanda insan doğası, siyaset, tarih ve birlikte yaşama kültürü üzerine düşünsel deneylerdir.
Isaac Asimov; 1920 yılında Sovyetler Birliği'nde, Petrovichi'de Yahudi bir ailenin çocuğu olarak doğar. Henüz üç yaşındayken ailesiyle birlikte Amerika Birleşik Devletleri'ne göç eder. Brooklyn'de büyür; biyokimya eğitimi alır ve uzun yıllar üniversitede öğretim üyeliği yapar. Bilim insanı kimliği, yazarlığını da belirler. Bilimkurguyu yalnızca eğlenceli bir tür olmaktan çıkarır. Hayatın gerçeklerini bilimkurgu ile anlatır. Romanlarının, öykülerinin yanı sıra astronomiden tarihe, teolojiden Shakespeare'e kadar iki yüzden fazla kitap kaleme alarak edebiyat tarihinde ayrıcalıklı bir yer edinir.

Asimov denildiğinde akla ilk gelen eserlerden biri kuşkusuz Vakıf (Foundation) serisidir. Vakıf (1951), Vakıf ve İmparatorluk (1952) ve İkinci Vakıf (1953) serinin ilk üç kitabıdır. Yaklaşık otuz yıl sonra Asimov sırasıyla Vakıf’ın Sırrı (1982), Vakıf ve Dünya (1986) isimli kitapları yarattı. Serinin öncesini anlatan Vakıf Kurulurken (1988) ve Vakıf İleri (1993, ölümünden sonra yayımlandı) ile seri genişletilir. Böylece yedi kitaptan oluşan bir seri ortaya çıkar. Diğer romanları, öyküleri bir bütün olarak düşünüldüğünde ise çok daha büyük, birbirine bağlı bir anlatı evreni şekillenir.

Vakıf serisinin merkezinde, tarihin akışını matematiksel yöntemlerle incelemeye çalışan “Hari Seldon” isimli bir bilim insanı yer alır. Onun geliştirdiği psikotarih bilimi, bireylerin davranışlarını değil, çok büyük insan topluluklarının eğilimlerini istatistiksel olarak öngörebilen kuramsal bir bilim olarak tanımlar. Psikotarih, tek bir kişinin ne yapacağını söylemez; fakat trilyonlarca insanın oluşturduğu uygarlığın hangi yöne savrulacağını hesaplayabilir. Asimov burada tarihin rastlantılarla mı, yoksa belirli yasalarla mı ilerlediği sorusunu edebiyatın içine taşır. Burada kitabın ana karakteri, Hari Seldon'un hesaplamaları ürkütücüdür. Galaktik İmparatorluk çökecek, ardından otuz bin yıllık bir karanlık çağ başlayacaktır. Ancak kritik anlarda doğru müdahaleler yapılabilirse bu dönem yalnızca bin yıla indirilebilecektir. Böylece Vakıf kurulur. İlk bakışta bu, bilimin uygarlığı kurtarma hikâyesidir. Fakat roman ilerledikçe Asimov'un asıl ilgisinin teknoloji değil, kolektif hafıza olduğu anlaşılır. Bir uygarlığı ayakta tutan şey yalnızca makineler değildir; bilgi, kurumlar, eleştirel düşünce ve ortak sorumluluk duygusudur. Ne var ki Asimov, tarihin yalnızca matematiksel denklemlerle açıklanamayacağını da gösterir. Tek bir bireyin olağanüstü özellikleri, milyonlarca insanın davranışını değiştirerek bütün hesapları altüst edebilir. Beklenmedik insanlar, tesadüfler ve ahlaki tercihler de tarihin yönünü değiştirebilir.
Ancak Vakıf serisinin belki de en önemli düşünsel durağı, son kitaplarda karşımıza çıkan Gaia kavramıdır. Gaia, sıradan bir gezegen değildir. Burada yaşayan insanlar, hayvanlar, bitkiler, mikroorganizmalar ve hatta toprağın kendisi tek bir bilinç sisteminin parçalarıdır. Her birey kendi kimliğini korur. Aynı zamanda daha büyük bir bütünün parçasıdır. Birinin sevinci diğerlerinin sevincine dönüşür. Bir canlının çektiği acı, bütün gezegen tarafından hissedilir. Hiç kimse tamamen yalnız değildir; hiçbir acı yalnızca sahibine ait kalmaz.
Asimov'un bu kurgusu, ilk bakışta ütopya gibi görünür. Oysa Gaia, bireyselliği yok eden totaliter bir yapı değildir. Daha çok empatiyi biyolojik ve toplumsal bir gerçekliğe dönüştüren bir yaşam biçimidir. Canlıların birbirlerini anlamaya çalışmasına gerek kalmadan birbirlerinin duygularını gerçekten hissedebildiği bir dünyadır.
Belki de bugün bu fikrin en dikkat çekici yanı tam da budur. İnsanlık tarihte hiç olmadığı kadar birbirine bağlı. Dünyanın herhangi bir yerindeki savaş, ekonomik kriz ya da iklim felaketi birkaç saat içinde bütün gezegeni etkileyebiliyor. Sosyal medya sayesinde dünyanın öbür ucundaki bir görüntü saniyeler içinde milyonlarca insana ulaşıyor. Fakat aynı hız, çoğu zaman ortak bir vicdan üretmiyor. Acılar görünür hâle gelirken sıradanlaşıyor. Başkasının felaketi birkaç saniyelik bir ekran kaydırmasına dönüşebiliyor. Bilgi artıyor ama duyarlılık aynı oranda artmıyor.
Gaia tam da burada güçlü bir metafor hâline geliyor. Çünkü Gaia'nın temel ilkesi yalnızca birlikte yaşamak değil, birlikte hissetmektir. Eğer bir çocuk açsa, bunun yalnızca onun sorunu olmadığını kabul etmektir. Eğer bir toplum ayrımcılığa uğruyorsa, bunu herkesin fark etmesidir. Eğer bir orman yanıyorsa, o yangıyı her canlının her hücresiyle hissetmesidir. Gaia'da hiçbir yara bireysel değildir; her yara ortak bedenin yarasıdır.
Bugün dünyanın birçok yerinde yükselen kutuplaşma, yabancı düşmanlığı, antisemitizm, İslamofobi, savaşlar ve zorunlu göçler düşünüldüğünde, Asimov'un onlarca yıl önce kurduğu bu hayal daha da anlam kazanıyor. İnsanlık teknolojik olarak birbirine hiç olmadığı kadar yakın; fakat duygusal olarak aynı ölçüde parçalanmış durumda. Belki de sorun, birbirimizi göremememiz değil; birbirimizi hissedemememizdir.
Asimov burada bize çözümler sunmuyor, usta kalemiyle bizi düşündürüyor. Kafamızda sürekli dönüp duran sorular bırakıyor. “İnsan uygarlığının bir sonraki evrimi daha güçlü silahlar, daha hızlı bilgisayarlar ya da daha büyük imparatorluklar mı olacaktır; yoksa başkasının acısını gerçekten hissedebilme yeteneği mi?”
Bu nedenle Vakıf serisi yalnızca galaksilerin geleceğini anlatan bir bilimkurgu değildir. Aynı zamanda insanlığın ahlaki gelişimine dair yazılmış uzun bir düşünce serisidir. Hari Seldon bize tarihin hesaplanabileceğini düşündürürken, Gaia tarihin ancak ortak bir vicdanla anlam kazanacağını hatırlatır.
Belki de Asimov'un en büyük öngörüsü, geleceğin teknolojisini değil, geleceğin insanını aramış olmasıdır. Ve belki de bugün, birbirimizin sevincinden sevinç duyabildiğimiz, acısından gerçekten acı çekebildiğimiz ölçüde Gaia'ya yaklaşacağız. Galaksiler fethederek değil; ortak insanlığımızı yeniden keşfederek.