İçeriğe geç

Türkiye'de Halk Plajları, Haiti'de Devrim - Sanem Su Avcı

Türkiye'de Halk Plajları, Haiti'de Devrim - Sanem Su Avcı
Yayınlanma tarihi:

"Halk plajlara akın etti, vatandaş denize giremedi" şeklindeki komik, düşündürücü vecizeyi duymamış olanımız var mıdır? İstanbul'da sıcak bir yaz günü Caddebostan ya da Florya plajının aşırı kalabalıklaşması sonucu söylendiği rivayet edilir. Rivayete göre, erken dönem Cumhuriyet valilerinden biri bu açıklamayı yapmış ya da bir bulvar gazetesi böyle bir manşet atmıştır. Aslında böyle bir açıklama hiçbir zaman yapılmamış, böyle bir manşet atılmamıştır. Rivayetin kaynağı Mümtaz Soysal'ın 19 Haziran 1974 tarihli Milliyet gazetesinde yazdığı köşe yazısıdır. Soysal'a göre birkaç sene önce İstanbul'da bir gazete bir resimaltı yazısında şöyle demiştir: "Dün, yazın en sıcak günüydü. Halk plajlara hücum ettiği için, vatandaşlar rahatça denize giremediler."

Tatil Meseleleri: Deniz Kıyılarının Kültürel Ekonomisi Bölüm 5/6.

Sosyal demokrat bir siyasetçi ve bir anayasa profesörü olan Mümtaz Soysal bu yazısında Türkiye'de binlerce insanın aynı anda rahatça denize girebileceği halk plajlarının olmamasından şikayet eder. 1966 yılında turistler arasında yapılan bir ankete göre, Türkiye'ye gelen turistlerin yalnızca %11'i ikinci kez gelmektedir. %84'ü plajların durumundan ötürü hayal kırıklığına uğramıştır. Soysal onlara hak verir. İstanbul'da denize girmek zordur. Türkiye'nin farklı yerlerindeki sahillerde ise ya ücra bir köşede denize girilip çıkılır, ya da "motelli ve gazinolu bir plajda" şezlongda yatmak için fahiş ücretler ödenir. Bu pahalı plajlara gidenler genelde yabancı turistler ya da "yanlarında kadınları, kızları bulunan vatandaşlar"dır. Soysal'a göre hükümetin yapması gereken küçük fakat etkili bir adım, büyük kentlerin kıyılarını halk plajı olarak düzenlemek olacaktır. 

Bu köşe yazısından bu yana elli yıldan fazla süre geçmiş olsa da Türkiye'deki plajlara dair tartışmanın hiç değişmemiş olması şaşırtıcı değil mi? Şüphesiz, aradan geçen zamanda kadınlar başka vatandaşların kadınları olarak değil, kendi başlarına plajlara gitmeye başladılar. Gazetelerde kendi adlarına köşe yazıları yazmaya başladılar. Fakat onlar da yazılarında sıklıkla aynı şeyden şikayet eder. Neden bizim şehirlerimizde rahatça denize girebileceğimiz plajlar yoktur? Aslında plajlar vardır. Fakat Ayşe Arman'ın dediği gibi, "donlarıyla Şile'de denize giren arkadaşların arasında bikinimizle kumlara uzanacak" halimiz yoktur.

2017 yılında Ordu'da bir halk plajında, denize iç çamaşırıyla giren bir grup ve onları denize iç çamaşırıyla girmemeleri için uyaran bir diğer grup arasında çıkan kavgada 3 kişi yaralanmış.

"Halk plajlara akın etti, vatandaş denize giremedi." Bu sözü kaynağı unutulmuş bir şekilde, eleştirel ya da olumlayan bir tavırla, sıklıkla tekrar ediyor ve hatırlıyoruz. Zira bu söz, toplumda var olan ve çelişkisiz bir ifadeyle açıklanamayan bir duruma işaret ediyor. Mümtaz Soysal ve Ayşe Arman'ın köşe yazılarında farklı bakış açılarıyla değindiği olguyu yazları birçoğumuz hissederiz. Her nedende ülkemizde halkın olduğu plajlar, vatandaşın gidemeyeceği yerlerdir. Bilhassa kadınların rahat etmediği yerlerdir. Neden? Halk ile vatandaş arasında ne fark vardır? Ve kadınlar bu işin neresinde durmaktadır? 

Tatil, normal zamanda kendi hayatının efendisi olmayan insanlara küçük bir egemenlik alanı açar. Zaman ve mekanla sınırlı tatil sahasında insan kendine benzeyenlerle tatil yapmak ister. Kendine benzemeyenlerle tatilde bir arada olmak, rahatsız edicidir. Demek ki Türkiye'de halk, vatandaşa benzemez. Oysa ki demokrasilerde "vatandaşlık" kurumunu mümkün kılan iktidar halka dayanır. Halktan öte bir güç yoktur, denir. Hal buyken, nasıl olup da vatandaş ile halk arasında bir ayrım mümkün olmuştur? 

Halkın kendi kendini yönettiği iktidar modelinin ilk olarak antik Yunan'da ortaya çıktığını duymuşuzdur. Fakat antik Yunan'da demokrasi, bugün kast ettiğimiz şekliyle demokrasiye benzemez. Antik demokraside halk değil, toplam nüfusun ancak %10-15'lik bir kesimini oluşturan vatandaşlar, yani köle ya da göçmen olmayan yetişkin erkekler iktidarda söz sahibiydiler. Vatandaşların tamamı emekten azade değildi - esnaflık ya da çiftçilik gibi işlerle uğraşanları vardı. Yine de her Atina vatandaşına karşılık, vatandaşlara tabii olan, onlar için çalışan ve kendi adına siyaset yapma hakkı olmayan 8-9 insan vardı. Tuvaletleri temizleyen, madenlerde çalışan, gemilerde kürek çeken, yemek yapan ve çocukları büyütenler, siyasete katılma hakkı olmayan bu insanlardı. 

Aydınlanma Avrupa'sında ortaya çıkan "halk egemenliği" talebi, antik Yunan'dan bulduğu demokrasi kelimesini slogan belledi. Bu sefer demokrasi ile kast edilen, tüm insanlara özgürlük, eşitlik ve kardeşlik vaat eden bir sistemdi. Mümkün olacak mıydı? 

Avrupa merkezli kapitalizmin gelişmesi insan aklının dünyayı tamamen egemenliği altına alabileceği fikrini yaygınlaştırdı. İnsan aklı her zaman her yerde var olmuştu elbette, fakat o günlerde, yani aşağı yukarı Amerika'nın fethinden itibaren, Avrupalı burjuvalar bu aklın en saf, en aydınlanmış, en üst düzey versiyonunu ortaya koyduklarına inanıyorlardı. Buhar gücüyle çarkları döndürmenin yolunu bulmuşlardı. Afrika'dan gemilerle Yeni Kıta'ya getirdikleri köleleri şeker kamışı tarlalarında ya da madenlerde çalıştırıyorlardı. Bu emeğin ürünlerini getirip Avrupa'da satıyor, başka yerlerden getirdikleri hammaddeleri Avrupa'da işleyip farklı yerlere satıyor, tüm bu ticaretin sonucunda kelimenin tam anlamıyla dünyanın parasını kazanıyorlardı. Çalışkan, üretken, verimli, zekiydiler. Yeryüzündeki hakimiyetleri de bunu gösteriyordu. 

Özgürlük Halka Yol Açıyor (1830), Eugène Delacroix, Wikimedia Commons

Hal böyleyken kendi ülkelerinde siyasi güçleri yoktu, zira tüm güç Kral'daydı. Burjuvalar sarayları ve orduları için paraya ihtiyaç duyan Kral'a kredi sağlıyor, Kral ise Tanrı'dan aldığını iddia ettiği hükmetme hakkını saklı tutuyordu. İnsan aklı doğruyu ve iyiyi anlamayı ve uygulamayı bu kadar iyi bildiği halde, aristokratlar ne hakla bu akla zincir vurabilir; akıldan, bilimden uzak iktidarlarını sürdürebilirlerdi? 

1789'de Fransa Kralı'nın devrilmesiyle beraber yayınlanan "İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirgesi" tüm insanların özgür ve eşit haklara sahip olduğunu söylüyordu. Dünya genelinde büyük heyecan yaratan bu çağrı, Fransa'nın devrim öncesi dönemdeki en zengin kolonisi olan St. Domingue'de derhal karşılık buldu. Karayipler'deki Hispaniola adasının Batı kısmında kalan bu küçük ülkenin ticaret hacmi neredeyse tüm Amerika Birleşik Devletleri'nin ticaret hacmi kadardı. Bu büyüklük, şeker kamışı ve kahve plantasyonlarında kırbaç zoruyla çalıştırılan köle nüfusun da çok büyük olduğu anlamına geliyordu. Ayrıca bu nüfusun ölüm oranı doğum oranından çok daha yüksekti. Bu yüzden adaya sürekli olarak Afrika'dan köle olarak alınmış insanlarla dolu gemiler geliyordu. Bu yeni gelenler, ırkçı köle rejiminin içine doğmuş kişilere göre çok daha isyankardı. 

Fransa'nın başkentinde aristokratlar tiranlığın sona erdirilmesi amacıyla katledilmeye başlanınca, Fransa'nın en zengin kolonisinde zorla çalıştırılan insanlar da kendilerini haksız yere zincirler altında tutan plantasyon sahiplerini devirdiler. 1791'de başlayan ve bugün Haiti Devrimi adıyla anılan bu süreç, insanlığın bilinen tarihi boyunca başarıya ulaşmış ender köle isyanlarından biridir. Fakat önce devrim, sonra da karşı-devrim tarafından uğradığı saldırılar, Haiti'yi ender görülen ve yüzyıllara yayılan bir "geri kalmışlığa" mahkum etmiştir.  

Haiti'nin de çok güzel sahilleri var, fakat ülkede ciddi güvenlik ve altyapı sorunları olduğundan pek turist gitmiyor. kaynak: visithaiti.com

1789'un ardından gelen radikal ve kaotik dönemin ardından iktidarını tahkim eden Napolyon, 1802 yılında, daha on yıl önce yasadan kaldırılmış olan ırk temelli ayrımcılığı geri getirir. Henüz bağımsızlığını ilan edip Haiti adını almamış olan St. Domingue'e aynı yıl düzenlenen sefer, Fransa'nın o güne kadarki en büyük denizaşırı askeri operasyonudur. 

Bazı kolonilerde kölelik yeniden tesis edilmektedir. St. Domingue seferinin amacı ise köleliği geri getirmekten ziyade, koloninin Fransa'ya bağlılığını sağlamaktır. Fransa'nın göndereceği ordunun adadaki siyah askerlerden oluşan orduyu yenmesi imkansızdır. Avrupalı askerlerin birçoğu henüz savaşamadan, sarı hummadan ölmektedirler. Zaten St. Domingue'de köleliğin geri getirilmesine gerek de yoktur, çünkü devrimden sonra plantasyonların üretime devam edebilmesi için oluşturulan sistem, üretimi gayet iyi sağlamaktadır.   Devrimci liderler arasında rekabet vardır. Yeni çalışma sisteminin pek de özgürlüğe benzememesinden ötürü halkta memnuniyetsizlik vardır. Hal böyleyken, köleliği yasayla ilga etmiş tek kolonyal güç olan Fransa adına istekle savaşacak siyahi bir ordunun varlığı daha faydalı değil midir? 

Fransa'nın diğer kolonilerde köleliği geri getirdiğinin duyulması, Fransız ordusu ile St. Domingue'in özgürlüğünü ilan etmiş kölelerden oluşan ordusu arasında savaşı kaçınılmaz kılar. Birçoğu devrimci ilkelere bağlı olan Fransız askerleri, ileri teknoloji silahlarıyla öldürmeye çalıştıkları insanların Fransa'nın devrimci marşlarını söylediklerini duyar ve kendi pozisyonlarını sorgularlar. Fransa'nın nihai yenilgisini getiren şey askeri başarısızlık değil, Napolyon'un "apoletli Afrikalıları sınırdışı edin" talimatı olur. Fransız Ordusu'na katılmış olan siyahi subaylar, bütün kıtada Afrikalıların köle olmadığı tek ülkenin dışına atılarak yeniden köleleştirileceklerini anlayıp safları terk ederler.   

Haiti 1804'te bağımsızlığını ilan eder. Fakat bağımsızlık tek başına bir işe yaramaz, zira Haiti dünya ticaretini kontrol eden kolonyal imparatorluklar tarafından tanınmadığı müddetçe ticaret yapamayacaktır. Napolyon'un devrilmesiyle beraber yeniden kurulan Fransa Krallığı 1825 yılında Haiti'yi güçlü bir donanmayla kuşatır ve onlardan, Haiti'nin bağımsızlığının tanınması karşılığında, devrim esnasında katledilen plantasyon sahiplerinin mülklerine istinaden yüklü bir tazminat ödenmesini talep eder. Tabi tutuldukları izolasyona son vermek isteyen Haiti hükümeti, ticaret yapabilme imkanı karşılığında bu dudak uçuklatan borç yükünü üstlenir. Böylece Haiti'nin zenginlikleri Fransa'ya akmaya devam eder. Üstelik Fransa'nın artık bu ülkeyi idare etmek gibi bir sorumluluğu da yoktur. 

Haiti'nin Fransa'ya olan borç ödemelerinin zaman zaman ülke GSYH'sinin %80'ine ulaştığı ve borcun ödenmesi için alınan kredilerin faizleriyle beraber 1947'ye kadar sürdüğü tahmin edilmektedir. Haiti'nin neden gelişemediği, zamanında Fransa'nın en zengin kolonisi olduğu halde bağımsız bir ülke olarak neden bir türlü belini doğrultamadığı sorulduğunda ise bunlar akla gelmez. Öğrenmiş olduğumuz cevap çok daha basittir:

"İlkel bir topluma demokratik kurumlar dayatırsanız böyle olur". 

Denize bakan bir yamaçta yazlık evler.

Yaz sonlarında bir sabah vakti. Türkiye'nin Batı sahillerinden birindeyiz. Bir halk plajı. Güneş doğudan henüz çok yükselmemiş. Deniz gümüş renginde, dalgasız. Orta yaştan biraz daha yaşlı iki kişi, suya girmek için iskeleye yaklaşırken birbirlerini selamlıyorlar. 

Sabah bu kadar erken denize gelenler genellikle, evleri denize çok yakın olanlar. Evi denize çok yakın olan birçok insan olmalı. Çünkü civardaki tepelere hep ev yapılmış. Zamanında Türkiye'de orta sınıftan herkesin bir evi, bir de yazlığı olması normal karşılanırdı. 

"Sabah denizi gibisi yok." 

Bir köşede bir çöp kutusu taşmış. Yerlerde çekirdek kabukları. Denizin karayla buluştuğu, belli belirsiz sabah dalgalarıyla gidip gelen çizginin yakınlarında bir plastik poşet. Bir plastik şişe. 

"Haftasonları doluşuyorlar buraya. Kimse de arkasından çöpünü kaldırmıyor."

"Bu halk hala öğrenemedi," diyor diğeri. "Hâlâ cumhuriyete layık olamadık." 

Bu kategoride daha fazla: Makaleler

Tümünü gör
Badem Ezmesi'nin Yolculuğu - Ali Sözal

Badem Ezmesi'nin Yolculuğu - Ali Sözal

Yazan Avlaremoz
/

Daha fazlası: Sanem Su Avcı

Tümünü gör