İçeriğe geç

Muasır Medeniyet Seviyesi, Sınıflar ve Plajlar - Sanem Su Avcı

Muasır Medeniyet Seviyesi, Sınıflar ve Plajlar - Sanem Su Avcı
Yayınlanma tarihi:

Tatil Meseleleri: Deniz Kıyılarının Kültürel Ekonomisi Bölüm 6/6.

Deniz Göktaş 2026 yazına damga vuran stand-up gösterisinde yaklaşık beş dakika boyunca deniz tatilinden bahseder.[1] Bu beş dakikanın neredeyse tamamı sosyoekonomik sınıfla ilgilidir. Gösterinin en gergin anlarından biri de bu esnada yaşanır. Tesettür mayoyla denize giren kadınlardan bahseder gibi başlayan rahatsızlık ifadeleri dalgıçlarda son bulduğunda izleyici kahkahayı basar. Kahkahayı takip eden alkışa karşılık Deniz "boşuna alkışlamayın, sizleri de tanımış olduk" der. Bu espri her gösteride tekrarlanırken Deniz bir şey fark etmiştir. Saçlarını ve tüm vücutlarını örten mayolarla denizden çıkarak komedyene rahatsızlık veren kişilerin dalgıç olduğu henüz açıklanmamışken, bütün izleyici Deniz'in tesettür mayodan bahsettiğinden eminken, komedyenin deyimiyle tatlı insanlardan oluşan çoğunluk Deniz için endişelenir. Hayır Deniz hayır, sen öyle biri değilsin. Fakat az sayıdaki izleyicinin gözleri parlar. Konuş be çocuk. Kaç yıldır neden kimse bundan bahsetmiyor? Su tutmuyor mu? 

Nedir o parıltı? Bir insanın mayosunun su tutması, onu hiç tanımayan bir başkasını neden bu kadar rahatsız eder? 

2009 yılının Temmuz ayı. O zamanlar Türkiye'de, ana akım düşüncede olduğu kadar ana akım medyada da "karşı mahalleyi" anlamaya çalışmak çok moda. Karşı mahalle denilen, muhafazakarlar. "Bu mahalle" ise popüler Kemalist laikçi olarak özetlenebilecek bir yerde duruyor. Görünürde diğerlerinden farkları, alkol tüketmeleri, kadınların saçlarını örtmemesi ve yılbaşı zamanı evlerinde yılbaşı ağacı olması. Fakat artık bu yaşam tarzının baskıcı olduğu ve diğer tarzlara alan açması gerektiği konuşuluyor. 

Sosyal medyanın çok daha sınırlı olduğu bu yıllarda kamusal tartışmalar köşe yazarları üzerinden yapılıyor. O yılların en etkili gazetelerinden Hürriyet'in sansasyonel köşe yazarı Ayşe Arman, o yaz bir karşı mahalle deneyimi yaşamak üzere, Çeşme'de muhafazakar bir tatil köyüne gidiyor. Daha İstanbul'da uçağa binerken tesettür giyinmiş. Zira otelde de tesettürlü olacak ve "haşema" dediği, tüm vücudu saran ve hatları örten bir mayo giyecek. 

Nihayet haşemayla suya girdiğinde, mayonun kendisi yazara büyük rahatsızlık veriyor. Fakat onu daha çok rahatsız eden şey, kadınlara ayrılmış alanların rüzgâr almayan, manzara görmeyen yerler olması. Ayşe Arman kendisini "o kadınları isyana sürüklerken" hayal ediyor. Hayalinde şöyle diyor onlara: Görmüyor musunuz bu erkeklerin size neler yaptıklarını! Niye her şeyin en iyisi onların olsun? İtiraz edin, isyan edin...[2]

Ayşe Arman muhafazakar kadınları anlamaya çalışırken.

Türkiye'de başörtüsü meselesinin, İslami kurallar gereği saçlarını göstermek istemeyen kadınların "kamusal" alanlardaki varlığına dair bir tartışma olduğu söylenir. Fakat tesettürlü kadınların varlığı, adına "kamusal alan" denilen muğlak bütünün tamamında değil, bazı yerlerde ve bazı pozisyonlarda tartışılıyordu. Başörtülü bir kadının bir okulda veli ya da hizmetli olarak bulunması değil, öğrenci ya da öğretmen olarak bulunması 1970'lerin sonundan 2000'lerin başına kadar Türkiye'de mesele olarak görüldü. 2000'lerin ortalarından itibaren ise başörtülü kadınların plajlardaki varlığı tartışma konusu oldu. Neden?  

Modern Batı toplumlarında 20. yüzyıldan önce kadınlar üst sınıfa mensup dahi olsalar genellikle üniversiteye gitmiyor, kadınlara uygun olduğu düşünülen meslekler ya da becerileri edinecekleri bir eğitim görüyorlardı. Yani kadınlar eğitim kurumlarında ancak veli ya da hizmetli olarak bulunabiliyorlardı, öğretmen ya da öğrenci olarak değil. Kadınlar için ilk üniversiteler 19. yüzyılın ortalarına doğru ABD'de kuruldu. Yine de kadınların hobi olarak okuduğu varsayılıyordu. Oxford Üniversitesi'nde kadın öğrencileri kabul eden ilk kolej 1879'da açıldıysa da kadın öğrencilerin kendi kolejleri dışındaki kütüphaneleri kullanması yasaktı ve 1920 yılına kadar kadınlara diploma verilmiyordu. 20. yüzyılın halkçı trendleri sonucu üniversiteler yüksek sınıfa ait olmayan kişileri ve kadınları da kapsamaya çalıştılar. Eğitim aracıyla kişinin toplumsal statüsünün yükseltilebileceği inancı ortaya çıktı.  

Türkiye Cumhuriyeti gibi modernleştirici rejimler yüksek öğrenimi kişisel kalkınmanın yanısıra ulusal kalkınmanın aracı olarak gördü. Geç Osmanlı ve erken Cumhuriyet dönemlerinin aydınları, çağdaşlaşmamış halkların köleliğe mahkûm oldukları görüşünü benimsemişlerdi. Avrupalılar bu görüşü yalnızca iddia etmiyor, uyguluyorlardı. "Medeni" olmayanlar bir sebeple, şu ya da bu şekilde "medenilerin" hakimiyeti altına alınıyordu. Halkların egemenlik hakkı ya da imkanı, adına "muasır medeniyet" denilen yaşam tarzına uygunlukları ile orantılıymış gibi görünüyordu. Gaslighting emperyalizmin en sevdiği araçlardan biriydi. Batı'nın elindeki kavramsal imkanlar da en az askeri imkanlar kadar genişti. 

Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucuları Batı medeniyetini benimsemenin, egemenlik hakkına giden kestirme (ya da tek) yol olduğunu düşündüler. Egemenliği sağlam bir temel üzerine inşa etme ihtiyacıyla, modern uygarlığa ait olduğu düşünülen birçok kurum ve pratik 20. yüzyıldaki versiyonlarıyla Türkiye'de oluşturuldu. Bu kurumlarda muasır medeniyete ait olduğu düşünülen insanlar yer aldı, zira kurumların dönüştürücü olması bekleniyordu. "Henüz" modernleşmemiş olan kişi ve gruplar bu kurumların etkisiyle modernleşecekti. 

Böyle bir dönüşümün olmayacağı 1970'lerde anlaşıldı. Tarih çizgisel ilerlemiyor ve bütün halklar Batı'nın daha önceden geçmiş olduğu yollardan geçmiyordu. Dahası, Batı medeniyetine uygunluk iddiasının bir iktidar istenci olması, dünya çapında olduğu kadar Türkiye'de de fark edilir ve sorgulanır hale gelmişti. Cumhuriyet eliti Türkiye'yi kolonyalizme kaptırmamayı başarmıştı belki, fakat kolonyalizm mantığından kurtulmayı başarabilmiş miydi? Osmanlı İmparatorluğu'nun Hıristiyan halkları Batı medeniyetine daha yakın görüldükleri için, İmparatorluğun son yüzyılı boyunca egemenlik iddiaları Batılılar tarafından desteklenmişti. Cumhuriyet'e geçiş esnasında emperyalizmle işbirliği yaptıkları gerekçesiyle ortadan kaldırılmaları resmi tarih tarafından, halk egemenliğinin tesis edilmesinde büyük bir adım olarak anlatılıyordu. Fakat aynı ayrım kısa süre sonra Türkiye içerisinde yeniden tesis edilmemiş miydi? 

Muasır medeniyet tam karşımızda, ama onu istiyor muyuz? 

Türkiye Cumhuriyeti'nin modernist kurucularına göre muasır medeniyet anlayışına daha yakın olan kişilerin devleti yönetmeye ve halkı yönlendirmeye hakları vardı. Zira Türkiye'de yaşayan nüfus Osmanlı döneminde geri bırakılmıştı. Cumhuriyetin var olabilmesi için halkın muasır medeniyet seviyesine çıkarılması gerekiyordu. Muasır medeniyet seviyesinden kast edilen Batı medeniyetiydi. Ama bugünlerde olduğu gibi o günlerde de Batı medeniyetinin tam olarak neyi temsil ettiği çok net değildi. Bu kadar muğlak bir şeye kimin ait olduğunu anlamanın ve anlatmanın pratik yolu elbette, giyim kuşam ve günlük alışkanlıklara bakmaktı. Böylece Türkiye'de mini etek giymek ya da içki içmek bir siyasal görüş belirtisi haline geldi. Deniz Göktaş'ın aynı gösteride söylediği gibi, Türk birasından başka hiçbir bira insana bir siyasi görüş sağlamıyor.  

Devleti yönetme ve toplumu yönlendirme hakkı, muasır medeniyeti pratik eden kişilere verilmeliydi. Fakat bu da halkın genelinden iktidarı esirgemek ve giyimiyle kuşamıyla başkalaşmış insanlara, sadece bu yüzeysel göstergelerden ötürü, iktidar hakkı vermek anlamına gelmiyor muydu? 

Türkiye Cumhuriyeti Kemalizmin devlet ideolojisi olduğu yıllar boyunca, modernleştirici dürtü ile "medeniyet dediğin tek dişi kalmış canavar"a tabii olmama isteği arasında gidip geldi. Dünya genelinde modernleştirici rejimler 20. yüzyılın son çeyreğinden başlayarak güç kaybederken, Türkiye'yi "muasır medeniyet seviyesine" getirme vaadine yaslanan iktidarın bu dönemde son bulması şaşırtıcı değil. Gerçi Cumhurbaşkanı Erdoğan 2026 yılında "muasır medeniyet" sözünü yeniden dolaşıma soktu ancak küçük bir farkla: artık mücadele, Türkiye'yi muasır medeniyet seviyesinin üzerine çıkarma mücadelesi.[3]  

Türkiye'de yaşanmış iktidar değişimi birçok farklı açıdan tartışılabilir. Fakat en garip durumlardan biri, 2000'ler ve hatta 2010'lar boyunca kendilerine siz gerçek halk değilsiniz denilen insanların yo, biz de halkız itirazında bulunmaması değil midir? Biz de halkız demek yerine bu halk böyle, bu halk anlamaz, demeyi tercih etmişlerdir, etmişizdir. Halka anlatmamız gerekiyor, halka anlatamadık. Neden? Biz halk değiliz çünkü. Neden? Çünkü halktan fazlasıyız. Denize bikiniyle ya da mümkünse çıplak girmenin tadını biliyoruz. Akıllıyız, orantısız mizahımız var. Hayatın tadını çıkarmayı biliyoruz. Halk bizi anlamıyor. Halk nasıl yaşanması gerektiğini bilmiyor.  

Zevklerde üstünlük iddiası, iddiada bulunan kişi ve gruplara manevi tatmin sağlasa da genelde siyasi güce tahvil edilemez.

Türkiye iki mahalleye bölünemeyecek, çokkatmanlı ve karmaşık bir toplum. Ülkede basitçe iki kesimin var olduğu ve bunların birbiriyle çatıştığı şeklindeki iddianın, kimlik bazlı dışlanma temelinde iktidar talep eden bir projenin kavramsal ayağı olarak ortaya çıktığını düşünebiliriz. Türkiye'de olduğu kadar dünyanın geri kalanında da 1970'lerden itibaren toplumsal muhalefet kendisini sınıflar üzerinden değil, kimlikler ve aidiyetler üzerinden tanımlamaya başladı. Daha doğrusu, bu dönemde ve sonrasında varlığına ve iddiasına devam edebilen muhalefet, ancak kendini bu şekilde tanımlayan muhalefet idi.[4] Modernleştirici paradigmalar postkolonyal düşüncenin ve kültürel eşdeğerlilik fikrinin yaygınlaşmasıyla beraber meşruiyetini yitirdi. 

Türkiye'de üniversitelerde başörtüsü yasağının 2000'li yıllara kadar devam etmesi yalnızca arkaik ve baskıcı değil absürd bir uygulamaydı. Çünkü bağlı bulunduğu düşünce, yani ancak muasır medeniyete uygun yaşayan milletlerin egemen olabileceği fikri, artık ortadan kalkmıştı. Bu uygulamanın buna rağmen sürdürülmesi, halen bir sınıf atlama aracı olarak işlev gösteren üniversitelerin başörtülü kadınlara kapatılması, herkese verilen sosyoekonomik yükselme fırsatının dindar kadınlardan ve dolayısıyla dindar kesimden esirgenmesiydi. 

Üniversitelerde türban meselesi sona erdikten kısa süre sonra, plajlarda tesettür mayo ve genel olarak dindar yaşam tarzının plajlardaki varlığı tartışılmaya başlandı. Artık dindar orta sınıf vardı ve onlar da orta sınıfların yaptığı şeyleri yapmak istiyorlardı. Türkiye'de 2000'li yıllara kadar neredeyse tamamen seküler hayata yönelik olarak kurgulanmış deniz tatili, alkolsüz oteller ve muhafazakar tatil köyleri ile alternatif bir versiyon kazandı. Türkiye toplumuna dair bu ikililik algısı, iktidardan dışlanmış olduğunu iddia eden muhafazakar siyasete güç istenci aşılarken iktidardan dışlanmakta olan sekülerlere ise bambaşka bir teselli verdi: Haz üstünlüğü tesellisi. Hayatın nasıl yaşanacağını bilen onlardı. Karşı mahalleden muhafazakarları anlamak için saha gezisine çıkan köşe yazarı kendini onları isyana sürüklerken hayal ediyordu. Çünkü nihayetinde deniz tatilinin nasıl yaşanması gerektiğini o biliyordu. Birkaç sene sonra baskıcı iktidara karşı sokağa dökülenler orantısız mizah ve orantısız zekalarıyla gurur duyacaklardı. Birkaç sene daha sonra ise siyasi baskıdan dolayı hayatlarını küçücük alanlara sığdırmak zorunda kalmış insanlar, umutların hezimete döndüğü seçimlerden sonra şunu söyleyeceklerdi: "Neşemizi de çalamazlar ya".  

Balıkesir'de bir halk plajı. 

Anne Hathaway'in beyaz cildini güneşten korumak için tüm vücudunu saran bir mayoyla denize girmesi haberlerde. Amerikalı ünlü bir oyuncunun tesettür mayosu kimsede rahatsızlık yaratmıyor. Tesettürlü kadınların plajlardaki varlığı da artık kimsede rahatsızlık yaratmıyor. Çoğumuz artık sağlığımız için güneşten korunmak istiyoruz. Muasır medeniyet seviyesine inancımızı yitirdik. Güç kaybetmekte olan Batı'nın artık eylemlerini ahlaki çerçevede meşrulaştırmaya enerjisi yok. Orta sınıf endişelerimiz de azaldı. Gelirlerimizle satın alınabilecek en rafine zevkleri satın almaya çalışıyoruz hala, fakat zevklerin ve güzelliklerin büyük kısmının artık bize kapalı olduğunu biliyoruz. Görünüşe göre ne kadar çalışırsak çalışalım, eğer halihazırda evimiz yoksa örneğin, ev alamayacağız. 

2020'li yıllarda dünya genelinde sermaye çok küçük bir azınlığın elinde toplanmış durumda. Var olan bir pastayı nasıl paylaşacağımız sorusu ortadan kalktı. Pastanın büyük çoğunluk için hızla küçüldüğü görmezden gelinemiyor. Küçük bir kesimin pastası ise yıllardır artan bir hızla büyüyor. Beach club'lardan gelen haberler, lahmacun fiyatlarının yüksekliğine ve arzu edilen sayıda takipçisi olmayan kişilerin parası olsa da içeri alınmadığına dair.[5] Türkiye'de çoğunluk, erişebileceği az sayıda plajı paylaşmak zorunda. Bütün hazlar, neşeler artık bu az sayıda plajda yaşanmak zorunda. Artık esirgenecek bir şey yok. 

Balıkesir'de bir halk plajındayız. Çok sayıda kadın plajda. Erkekler ve çocuklar da var. Herkes farklı giyinmiş. Bikini, mayo, haşema ve çiçekli penyeleriyle denize girenler var. Ortak nokta, denize girmek için para ödemek istememiş olmamız. Bir başka ortak nokta, insanların mümkün mertebe yiyecek ve içecekleriyle plaja gelmiş olmaları. Bir köşede yumurtalar soyuluyor. Bir köşede termostan çay dolduruluyor. Bir başka köşede arkadaki büfeden alınmış biralar içiliyor. Kimsenin kimseye karıştığı, kimseden rahatsız olduğu yok. 

Bir başkasının varlığından, farklı yaşantısından, zevklerinden, bize anlamsız görünen keyfinden rahatsız olma hissi, bir tür hak ediş hissinden kaynaklanıyor. Biz artık özel bir hakkımız olduğuna inanmıyoruz. Herhangi bir medeniyetin seviyesine erişmek kimseye egemenlik hakkı getirmiyor. Hepsi bir yalandı, bir hikayeydi. Gerçek olan sadece bu su, bu deniz. Derinliklerini uzayın yakın kısımlarından bile daha az bildiğimiz, dünyanın çoğunu kaplayan ve bazen yükselerek şehirleri yutan deniz. Yerçekiminden kendi imkanlarımızla kurtulabildiğimiz tek yer. İçindeki balığın onu bilmediği, çünkü içinde olduğu yer. 

Bir yerde bir halk plajı. Çok sayıda kadın, her türlü giyim. Erkekler ve çocuklar da var. Kimileri tesettürlü mayo, kimileri giysileri, kimileri bikiniyle. Herkes yan yana denizin tadını çıkarıyor. Seneye de bu plajlarda görüşmek üzere.  

[1] Deniz Göktaş, Ölü Deniz (2026)
[2] Ayşe Arman, 13.07.2009 tarihli Hürriyet Gazetesi'ndeki yazısı. Erişim için URL: https://www.gastearsivi.com/gazete/hurriyet/2009-07-13/1
[3] https://www.iletisim.gov.tr/turkce/haberler/detay/cumhurbaskani-erdogan-muasir-medeniyet-mucadelemiz-sanli-gelecegimiz-icin-isiktir
[4] Sınıf temelli toplumsal muhalefetin varlığını sürdürememesinde antikomünist rejimlerde devletin ve paramiliter yapıların uyguladığı şiddet kadar, sol grupların ve komünist rejimlerin kendi içlerinde ve aralarında uyguladığı şiddet ve baskı yöntemleri de etkili oldu. Bu başka bir yazının konusu. 
[5] Türkiye'de beach club'larda takipçi sayısı kontrolünün medya tarafından ilk kez haber yapıldığı sene 2019 gibi görünüyor.

Bu kategoride daha fazla: Tatil Meseleleri

Tümünü gör

Daha fazlası: Sanem Su Avcı

Tümünü gör