İçeriğe geç

Halkın deniz keyfinden Avrupa'nın garsonluğuna, Yunanlıların deniz tatili - Sanem Su Avcı

Halkın deniz keyfinden Avrupa'nın garsonluğuna, Yunanlıların deniz tatili - Sanem Su Avcı
Yayınlanma tarihi:
Atina'da bir plaj. Fotoğraf: Panagiotis Papadimitropoulos, Almanak Lifo

"Halkın deniz keyfinin içine etmeyelim." Yunanistan eski başbakanı Andrea Papandreu 1987 yılının Temmuz ayında, o aralar sallantıda olan PASOK hükümetini erken seçim ilan etmeye çağıran sesleri bu şekilde susturmuştu.[1] Yaz sıcak geçiyor, millet bunalıyordu. Tam da milletin deniz tatilinin ortasında erken seçim ilan etmek hiç olur muydu? 

Tatil Meseleleri: Deniz Kıyılarının Kültürel Ekonomisi Bölüm 4/6.

Yunanistan'da deniz tatili önemli bir meseleydi. 2008'de başlayan ve ülkeyi birçok bakımdan felce uğratan ekonomik kriz bile deniz tatilinin önemini azaltmamıştı. Yaklaşan yaza dair planlar, henüz Nisan ayından konuşulmaya başlanırdı. Bu yaz nereye gidecektik? Kythnos, Sifnos, Samos, Anafi? Hangi adanın sahilleri güzel, tavernaları hoş, panayırları eğlenceliydi? Hangi sahillere altılı pet şişelerdeki içme sularını sırtımızda taşıyarak ulaşabilir, sakin bir gölgelikte iki ağaç arasına hamak kurabilirdik? Hangisinde az insan olurdu? Hangisinde bize göre insan olurdu? Gidilecek yerin kalabalık olmamasından ziyade doğru kalabalığa sahip olması önemliydi. Zira yazın kurulan ilişkiler kışın devam eder, soğuk ve verimsiz zamanlarda maddi ve manevi imkanlar sağlardı.  

Yunanistan'ın krizden çıktığının resmi olarak ilan edildiği 2018 yılı, Yunanistan'daki yaşantımın ilk yılıydı. Tanıdıklarım yazın Atina'da kalmanın çok bir esprisi olmayacağını, şehrin boşalacağını söylemişti. Eskisi gibi değildi tabii. Atina şehrinin kendisi bir turist destinasyonu haline geldikçe, yazın ıssızlığı azalıyordu. Eskiden Ağustos ortasında Atina öylesine bomboş olurdu ki, ana caddelerde top oynayabilirdiniz. 2000'li yılların başında çekilmiş düşük bütçeli Tsiou... filmi bu kitlesel yaz göçü fenomenini, Cunta-sonrası Yunanistan'da dikkat çekici bir diğer kültürel olgu olan yaygın narkotik kullanımı ile birlikte ele alır. Atina'da inlerin ve cinlerin top oynadığı bir 15 Ağustos günü, bir eroin bağımlısı nevalesini bulmak için yollara düşer ve olaylar gelişir.[2] 

Haziran ayı sonlarında başlayan olağanüstü hal, ancak Eylül ayı sonunda biterdi. Bu yaz telaşesi, sayısız ada ve sahil seçeneği arasından yapılan seçki, ilk başta heyecan verici görünürken kısa süre sonra benim için sinir bozucu hale gelmişti. Bu tatilleri yapmak, çadırda uyunduğu ya da ucuz pansiyonlar tercih edildiği sürece çok para gerektirmiyordu. Fakat taze bir göçmenin elinde olmayan kültürel ve sosyal sermayeyi gerektiriyordu. Ne zaman nereye gitmek gerektiğini nasıl bilebilirdim? Arkadaşlarım var mıydı? Gittiğim yerde doğru insanları bulacak mıydım? Yaz dönüşleri insanların ballandıra ballandıra anlattıkları tatillerini dinlerken, bu paylaşımların rekabet ve gösteriş amaçlı yapıldıklarını hissetmeden edemiyordum. "Tatilimiz çok güzeldi, çok güzeldi. Muhteşem vakit geçirdik... Ya sen?"

Burjuvalar birbirleriyle dar alanlarda rekabet eder ve birbirlerinin arzularını taklit ederler. Doğru cevap "biz de harika vakit geçirdik" deyip, sizden önce konuşan kişinin değindiği noktalara değinen ve hafif el yükselten bir tatil hikayesi anlatmaktır. Elinizde imkanlar olmadığı zaman bu rekabet acımasız görünür, fakat aslında toplumu bir arada tutan, insanlara her şeyin yolunda ve herkesin iyi durumda olduğunu, bu sene olmasa da seneye olabileceğini hatırlatan bir tarafı vardır. Bu sene olmadı, ama seneye o tatile gidebiliriz. Gidebilir miyiz? Krizin bittiğinin ilan edildiği dönemden beri Yunanistan'da orta sınıf tatile giderek daha az süreyle, daha sınırlı şekilde gidebiliyor. Zira onların tatiline artık başkaları gidiyor. 

Mora Yarımadası’nda yerlilerin gittiği bir plaj. 

Halktan ayrışmış siyasal iktidarın, yani yönetenlerle yönetilenler arasındaki ayrımın ne zaman ortaya çıktığı tam olarak bilinmiyor. Fakat bu iktidarın ortaya çıktığı andan itibaren kendini farklı şekillerde meşrulaştırmak, yönettiği halkın rızasını kazanmak zorunda olduğu aşikar. 

Küçük nüfuslu, fazla artı değer üretmeyen toplumlarda herkes iktidarın bir parçası olabilir. Geniş bölgelerde yaşayan kalabalık nüfusları kapsayan ve insanların kendi tüketimlerinden çok daha fazlasını ürettiği toplumlarda iktidarın halka yayılması talebi ise, gerçek bir özyönetimden ziyade, yönetenlerle yönetilenler arasında benzerlik ve karşılıklılık ilişkisinin kurulduğu milliyetçilik mantığını yaratmıştır. Bu mantık çerçevesinde, kimlikleri itibariyle birbiriyle uyuşamayacaklarına inanılan farklı halklar, aynı topraklar ve kaynaklar üzerinde dışlayıcı hak iddia ederler. Milletin varoluşu, onu diğerlerinden farklı kılan kimliğinin varoluşuna bağlıdır. Diğer milletler, kendi kimliklerini bize empoze edebilecek olmaları itibariyle varoluşsal birer tehlikedir. Temsil ettikleri halkla aynı kimliğe sahip oldukları varsayılan yöneticiler, milletin kimliğini ve haklarını koruyacaklarını iddia ederek meşruiyet sağlarlar. Milliyetçilik bir elit hareketidir. Kendisine benzeyenler tarafından yönetilmek isteyen halk kadar, kendisine benzeyenleri bulup onların yöneticisi konumuna geçmek isteyen elitler tarafından ilerletilir.  

Bölgemizde bu çağ, Yunanistan'da 1821 Yunan Devrimi, Osmanlı ve Türk kaynaklarında ise Rum İsyanı olarak anılan olayla başlar. Çok kanlı bir yüzyılın ardından, Lozan Mübadelesiyle Hıristiyan ve Müslüman halkın hangi dili konuştuklarına bakılmaksızın Yunan ve Türk olarak kodlanması ve ilgili ülkeye zorla göç ettirilmesiyle, yöneticilerin gerekli gördüğü milli birliğe ulaşılmıştır. Yunanistan ve Türkiye ulusal mücadele çağında birbirleriyle varoluşsal mücadele içerisinde ortaya çıkmış iki ulus devlettir. Yunanistan'da bir tehdit olarak Türkiye imgesi yaygındır, Türkiye'de ise Yunanlılar genellikle, emperyalistlerin piyonu olmuş isimsiz bir halk olarak anılır. Modern Türkiye'de iktidarlar, dış güçlerden ya da komşu halklardan gelen varoluşsal tehlikeyi bertaraf etme kudretine işaret ederek meşruiyet sağlarlar. Modern Yunanistan ise 20. yüzyıl boyunca girişmiş olduğu, İkinci Balkan Harbi ve İkinci Dünya Savaşı hariç hepsi Türklere karşı verilen mücadelelerin çoğunu kaybetmiş olduğu için, bu ülkede yöneticiler meşruiyetlerini "biz olmasaydık vatan kaybedilmiş olurdu" argümanıyla sağlayamazlar. Kuzey Kıbrıs'tan Küçük Asya'ya, "vatan" zaten kaybedilmiştir. Bunun yerine, istikrar ve özgürlük vaat eden Batı'ya aidiyet, yaşam standardının yükseltilmesi gibi kriterlere yaslanırlar. Milletin kimliğini koruyacak olan şey onun komşu halkları savaş alanında mağlup etmesi değil; diğerlerinin barbar, medeniyetsiz yaşam tarzına karşı "medeniyetin" göbeğinde yer alıyor olmasıdır. 

Ama medeniyetin göbeğinde farklı şekillerde yer alabilirsiniz. Yunanistan Avrupa Birliği'ne 1981 yılında, kendisiyle aynı yıllarda antikomünist diktatörlüklerini deviren İspanya ve Portekiz'den birkaç sene önce girdi. Medeniyet teorisyenleri o dönem Kuzey Akdeniz'de yaşanan bu demokratik devrimleri bir demokratikleşme dalgası olarak ele alsa da, dünyanın ve Akdeniz'in geri kalanında o güne kadar iyi kötü birer demokrasi ye sahip olan sayısız ülke aynı yıllarda kaosa, darbelere ve iç savaşa sürükleniyordu. Sonradan neoliberal çağın başlangıcı olarak anılacak 70'ler, kapitalizmin avantajlarının herkese sunulamayacağının anlaşıldığı yıllardı. Dünyanın farklı yerlerinde insanlar, kendi ırklarının, kültürlerinin, medeniyetlerinin de kapitalist Batı medeniyeti kadar değerli olduğuna inanıyorlardı madem, kendi başlarının çaresine bakabilirlerdi. Batı, kendisini Akdeniz'in ortasından geçen hayali bir hattın kuzeybatısında tahkim edecekti. 

Andrea Papandreu'nun PASOK partisi Yunanistan'ın AB'ye girdiği 1981 yılında iktidara geldi. İktidara geldikten sonra yaptığı ilk işlerden biri, İkinci Dünya Savaşı esnasında Nazi işgaline karşı memleketi savunduğu halde o güne kadar antikomünist rejim tarafından hain olarak adlandırılmış direniş harekete iade-i itibar sağlamaktı. Bu nedenle kimileri bu dönemi Yunanistan'da sağın iktidarının sona erip solun iktidarının başladığı dönem olarak anarlar. Fakat bu dönemde iktidarda olan aslında Avrupa Birliği ve onun finans sistemidir. Avrupa Birliği'nin bütçe fazlası veren ülkelerinin bankaları, bu fazlayı Yunanistan'a kredi olarak aktarırlar. Ev yaptırmak, tatile gitmek gibi üretken olmayan işlerde kullanılmak üzere dağıtılan ve doğru düzgün denetlenmeyen krediler aracılığıyla, Yunanistan'da sanayisizleşmeyle başabaş giden suni bir bolluk yaratılır.[3] Euro'ya geçilmesi ve 2004 Olimpiyatları için yapılan yatırımlar sonucunda kırılganlaşan Yunanistan maliyesi 2008'de küresel finans kriziyle beraber çökünce de Yunanlılar suçlu haline gelir. Çalışmayı bilmiyorlardır, tembeldirler. Ayaklarını yorganlarına göre uzatmayı öğrenmelidirler. 

Halkın tatil sandalyeleri. 

Kriz yıllarında değil fakat 2018 yılında krizin bittiğinin açıklanmasından ve 2019 yılında sağcı Yeni Demokrasi partisinin iktidara gelmesiyle "solun iktidarının sona erdiği" lafının sıkça duyulur hale gelmesinden sonra, Yunanistan'da halkın deniz keyfi daha az, daha zor ulaşılır hale geldi. Şehirlere yakın plajlar hala haftasonları ve akşamüstleri kalabalık olur. Fakat artık "bu yaz hangi adaya gitsek" muhabbeti yapanlar başkalarıdır. Zira bugün, Yunanistan'ın gözde tatil beldelerine ulaşmak ve oralarda konaklamak için bugün gereken bütçe, Yunanistan'da çalışan halkın sağlayabileceği bütçenin çok üzerinde.[4] Kamp yapacak sahiller daha az, ucuz pansiyonlar bulmak çok daha zor. Zira krizin bitmesi ve ekonominin büyümesi, bu kez dışarıdan gelen ucuz kredilerle değil, Yunanistan'ın insan ve tabiat kaynaklarının yabancıların hizmetine verilmesi sayesinde gerçekleşiyor. 

Yunanistan bugün, turizmde istihdam oranının dünya çapında en yüksek olduğu ülkelerden biri. Çalışan nüfusunun daha büyük bir kısmının turizmde çalıştığı başka ülkeler var, fakat bunlar Bahamalar ve Seyşeller gibi küçük ada ülkeleri.[5] Eurostat verilerine göre orada yaşayan nüfusa göre turist oranının en yüksek olduğu Avrupa bölgeleri, açık arayla Güney Ege ve İyonya Adaları.[6] Yunanistan'ın tatil beldelerinin çoğunda, hatta Girit gibi turizm dışında bir ekonomisi de olan bölgelerde bile, bölgeye atanan öğretmenler makul fiyata kiralık ev bulmakta zorlanabiliyorlar. Çünkü her şey turistler için. Fakat aynı zamanda Yunanistan, dünya nüfusunun çoğunun karmaşık süreçlerden geçmeden erişemediği Schengen Bölgesi içerisinde, yani her yerden turist alamıyor. Böylece Yunanistan, "medeniyetin" tatil köyü haline gelmiş oluyor. Sadece insanlar değil, mallar da medeni bölge içerisinde çok rahat ve ucuza seyahat edebiliyor, fakat ters yönde. Yunanistan'dan giden zeytinyağını ve fetayı Almanya'da Yunanistan ile aynı fiyata satın alabiliyorsunuz. Fakat Yunanistan'da maaşlar Almanya'da olduğundan çok daha düşük. 

Biz yerliler olarak, tatil yapmak için turistlerin tercih etmediği, adı sanı duyulmamış yerlere gidiyoruz. Sahiller güzel, tesisler az. Her yaz buraya tatile gelen insanlar ve onların misafirleri dışında hiç kimse yok. Civar kasabalardan gelen, birbiriyle yeni tanışmış iki Yunanlı arkadaşım turistlerle ilgili konuşuyor. "Neyse ki burada çok turist yok" diyor biri. "Bizim orayı bir görsen. Şu an tıklım tıklım." Bıkkınlıkla birbirlerine bakıyorlar. "Dayanılacak gibi değil," diyor. "Bize yaptıkları muamele artık gerçekten canımı sıkıyor. Biz Kızılderililermişiz, onlar da bizi medenileştirmeye gelmiş beyazlar gibi. Sürekli böyle davranıyorlar. Sürekli bir tepeden bakma, bir öğretme hali." 

Kefalonya’da ıssız bir yol ayrımında karşıma çıkmış graffiti. 

Medeni olan kim? Medeniyet ne demek? 2026 yazı boyunca Yunanistan'da tatil beldeleri, Filistin'de devam etmekte olan soykırıma değinen eylemlere ve duvar yazısı savaşlarına sahne oldu. Batı'nın tatil köyü olan Yunanistan, İsraillilerin de çok sık seyahat ettiği bir yer. İsrailli turistleri taşıyan kruvaziyerlerin adalarına gelmemesini isteyenler, limanlarda eylem yapıyor. Bazı kruvaziyerler geri dönüyor, istikamet değiştiriyor. Yunanlılar, Atina Havalimanı'nda İbranice verilen emlak ilanlarının fotoğraflarını sosyal medyada paylaşarak soruyorlar - bu ülke kime ait? Bize mi, yoksa bizim adımıza kararlar veren başkalarına mı? Oysa aynı ilanlar aynı havalimanında İngilizce de, Türkçe de, Arapça da, Çince de veriliyor. Çünkü Yunanistan hala, Avrupa Birliği oturma izninin en ucuz ve kolay şekilde edinilebildiği ülkelerden biri. Ülkelerimiz kime ait hakikaten? Bize mi, yoksa onun sattıklarını alacak parası olanlara mı?

Yaz bitmeden önce bir durağımız daha var. Haftaya Türkiye'den, vatandaşın deniz tatilinden bahsedeceğiz. 

[1]  Birebir çevirisi, "halkın deniz banyolarını bozmayalım" şeklinde olacaktır. "Halkın deniz banyoları" tabiri, bu tarihten sonra yaygınlık kazanmıştır. https://www.iefimerida.gr/stories/ta-mpania-toy-laoy-apo-poion-proekypse-i-frasi 
[2] Tsiou... , 2005 yapımı film. Yazan ve yöneten: Makis Papadimitrato
[3] Bu konuda Greekonomics'in krizle ilgili serisini takip edebilirsiniz: https://www.youtube.com/watch?v=7gZZYdqIuh4&list=PLiB7h4B0YXPg-rMb8Typpb9FURE9If8FB
[4] https://tvxs.gr/news/ellada/diakopes-apo-ta-mpania-toy-laoy-leipei-o-laos/
[5]  https://www.instagram.com/reel/Dcfm_-0yl4s/?stkn=MXY1OWVtMzRyZnk3bg== 
[6]  https://www.instagram.com/p/DbignzkIGCs/?stkn=MTNrcDhmYzdjcHE5Mg== 

Bu kategoride daha fazla: Makaleler

Tümünü gör

Daha fazlası: Sanem Su Avcı

Tümünü gör