Tatil Meseleleri: Deniz Kıyılarının Kültürel Ekonomisi Bölüm 3/6.
Yunanistan, deniz tatili beklentilerimizi asla boşa çıkarmayan bir ülke. Uzaktan bakan bir göz bunun güzel bir rastlantı, bir şans olduğunu düşünebilir. Daha yakından bakınca ise insanın aklına şu soru gelir: ya deniz tatili beklentilerimiz bu ülkeye göre geliştiyse? Ya da bu ülke deniz tatili beklentilerini karşılamak üzere şekillendiyse? Zira beklentilerimiz ve zevklerimiz tarihsel gelişmeler tarafından belirlendiği gibi, ulus-devletlerin yolculuğu da tarihsel gelişmeler etkisinde vuku buluyor. İnsanlar gibi ülkeler de, kendisinden önce gelenlerin etkisinde doğup yaşıyor. Var olduğu ortamdaki güç ve hakikat ilişkilerine kendi özellikleri gereğince dahil oluyor ve bu etkileşime göre şekil alıyor.
Güneşin altında yeşil tepeler ve mavi deniz. Güneş ışığı rüzgarla hareketlenen deniz yüzeyinde kamaşıyor. Tepenin eteklerinde, ağaçların örttüğü bir yerde, kumsala birkaç adımlık mesafede uzanıyoruz. Sessiz. Fakat hiçbir hizmet bulamayacağımız kadar sessiz değil. Yirmi metre kadar geride bira, kahve ve cips alabileceğimiz bir büfe var. Birbirinden birkaç metre uzaktaki masalarda ve şezlonglarda başka insanlar var. Herkes kendi halinde.
Turistik yerlere turist sezonunun doruğunda gidilmediği müddetçe Yunanistan'da aşağı yukarı standart olan bu plaj koşullarına, Arnavutluk'un kalabalık sahillerinden kaçmak için Yunanistan sınırına girdikten kısa süre sonra ulaşıyoruz. Turist sezonunun doruğundayız aslında. Fakat anakaranın batısındaki uzun kıyı şeridi, plajlara karayoluyla ulaşan kalabalığı bölüp eritiyor. Başka bir tür kalabalık daha var, efil efil gömlekleriyle kıyıya yemek yemeye inen yelkenli ve yatçıların oluşturduğu kalabalık. Ücra koylardaki tavernalarda, yemekleri erkenden bitirenler onlar.
Arnavutluk-Yunanistan sınırı, Balkan Savaşları sırasında Osmanlı Balkanlar'daki hemen hemen bütün topraklarını kaybedip Arnavutluk devleti ortaya çıktığında çizilmiş. Bugün Birinci Dünya Savaşı, o günlerde ise Büyük Savaş olarak anılan savaşı sonlandıran konferanslarla birlikte ise, bugün tüm taraflarca kabul gören şekliyle karara bağlanmış.
Yunanistan Parlamentosu'nun aylık dergisinin, Yanya kentinin Yunanistan'a katılmasının 100. yılı şerefine 2023 yılında çıkardığı sayısına göre, Yunanistan sonradan Arnavutluk'un güneyi haline gelecek olan Kuzey Epirus'u savaşta kazanmış, fakat masada kaybetmiş. İtalya ve Avusturya, bu bölgeyi yeni kurulan ve kendi etkileri altında olacağını düşündükleri Arnavutluk'un almasını istemiş. Fransa'nın hararetle, İngiltere'nin ise orta yolcu bir tavırla desteklediği Yunanistan, Yunanca konuşan kalabalık bir nüfusun yaşadığı ve "sahada kazandıkları" bu bölgeyi vermek istememiş. Fakat sorunu kendi aralarındaki dengeleri gözeterek çözmek isteyen büyük devletler Yunanistan'a "Kuzey Epirus'u alırsanız Ege Adaları'nı alamazsınız" deyince Yunanistan 1913'te bu bölgeyi Arnavutluk'a bırakmayı kabul etmiş.[1] 1921'e kadar tartışma ve savaş konusu olan bu sınırın detayları ilerleyen yıllarda bir "uzman heyeti" tarafından belirlenmiş. Korfu Adası'nın Batı yakasını oluşturduğu iç denize bakan tüm sahil şeridini ince bir hat halinde Yunanistan'a bırakan herhalde bu heyettir. Uzmanlıkları neydi acaba?

Arnavutluk sınırından Yunanistan'a girdiğinizde coğrafya değişmiyor. Dağlar aynı dağlar, çalılar aynı, uzaktan görünen deniz aynı. Fakat insanların dünyası birdenbire değişiyor. Araçlar daha az. Yolun iki tarafındaki tarlalar daha düzenli. Yol kenarlarında bir şeyler satan insanlar yok. Yunanistan'ı tanıdığım kadarıyla bu durum, sosyal devlet yardımlarıyla belirli bir gelir düzeyinde tutulan insanların ekstra gelire ihtiyacı olmamasından değil, yol kenarında satış ve bilhassa gıda satışı yapmanın vergi ve ruhsat düzenlemeleriyle imkansız hale getirilmiş olmasından kaynaklanıyor. Yunanistan'da panayırlar ve pazar yerleri dışında seyyar köfteci de, kestaneci de göremezsiniz. Şehirlerarası yol kenarlarında sebze meyve satanlar ise ancak ülkenin ücra köşelerinde bulunur.
Tatil sezonunun zirvesinde, ihtiyaçlarımızı karşılayacak ve bütçemize uygun bir oteli son dakika bulmanın çok zor olacağını bildiğimizden, hemen karşımızda koyu yeşil servileriyle bizi çağıran Korfu Adası'na geçmeyi düşünmedik. Anakarada da serviler vardı, üstelik seçme şansımız daha fazla ve beğenmezsek ayrılmamız daha kolaydı. Mübadele ile Türkiye'den gelmiş insanların kurduğu Yeni Silifke gibi mahalleleri olan Gümeniçe (Igoumenitsa) limanının güneyinde, eski ve bilinen bir tatil beldesi olan Syvota'ya gittik.
Syvota ile Arnavutluk'un Saranda kenti arasındaki pek çok fark vardı. En belirgini, turistlerin ten renkleriydi. Saranda'daki tatilcilerin ten rengi skalası çok genişti. Çok sarışın insanlardan çok esmer insanlara kadar, Güney Asya ve Afrika'da başat olan ten renkleri de dahil olmak üzere her renkte, çok farklı fiziksel özelliklerde tatilci görülebiliyordu. Syvota'da ise bu çoğulluk yoktu. Merkezde gezen tatilcilerin neredeyse tamamı beyaz tenliydi, Amerikan aksanıyla konuşan kafilelerde görünen az sayıda koyu tenli insan hariç. Yerli turistler ve Türkiye ya da Arnavutluk gibi civar ülkelerden gelmiş turistler buradaki insan kalabalığına biraz renk katıyordu. Fakat esmerin çoğu tonu burada görünmüyordu. Buna karşılık, beyaz olarak andığımız ve kuzey Avrupa'da başat olan ten renginin baskınlığı dikkat çekiciydi.
Neden peki? Bu sorunun cevabını biz değil, ülkeler arasındaki sınırları çizen insanlar vermeli. Dönemin Fransa Başbakanı Clemenceau, Arnavutluk ve Yunanistan arasındaki sınır anlaşmazlığına dair 1914 yılı başlarında, Saranda kentini de içeren Kuzey Epirus bölgesi yeni kurulan Arnavutluk devletine bırakıldıktan hemen sonra, desteklediği ve sınırlarının genişlemesi için çaba gösterdiği Yunanistan Krallığı'nda yayınlanan Eleftheros Anthropos (Özgür İnsan) gazetesine şöyle bir demeç vermiş: "Kuzey Epir'de, kökenleri yalnızca isimlerinden bile anlaşılan 350.000 hakiki Yunanlı yaşıyor. Ulusal kimliklerini Türklere rağmen korumayı başardılar. Yunan kuvvetleri buraya varıp onları Osmanlı boyunduruğundan kurtardığında, artık anavatana katılmanın tam zamanıydı. Fakat hiçbir haber verilmeden, hiçbir ön hazırlık yapılmadan, bu insanlar Arnavut haydutların eline bırakıldı. Vah!"[2]
Clemenceau'nun bu demecinde, Avrupa merkezli kolonyal devletlerin neredeyse tüm dünyaya hakim olduğu ve diğer halklardan üstün olduklarına kesin olarak inandıkları, çok da uzak olmayan bir dönemin zihniyet dünyasının izleri görülüyor. Bugün bile Batı'da ve Yunanistan'da çok yaygın olan bir kanaate göre Osmanlı, hakimiyeti altındaki Hıristiyanlara sürekli olarak din değiştirme baskısı yapıyordu. Kendi dillerini öğrenmelerine ve konuşmalarına izin vermiyordu. Yunanlılar yüzyıllar boyunca dillerini yalnızca gizli eğitim veren okullarda öğrenebilmişlerdi. Bu gizli okullar sayesinde Yunan dili ve kültürü varlığını koruyabilmişti. Ancak bu aşırı baskı sayesinde Osmanlılar, kendilerinden çok daha üstün bir medeniyet olan Yunanlıları yüzyıllarca köle olarak tutmayı başarmışlardı. Nihayet Avrupa'nın Aydınlanma'ya kavuşmasıyla beraber, bu Aydınlanma'nın kökeni olan Yunanlılar ve benzer şekilde kendilerinden geri olan Müslümanlar tarafından köleleştirilmiş Hıristiyan halklar, özgürlüklerine kavuşacaklardı. Bu, Aydınlanma'nın ve modernleşmenin bir gereğiydi. Çoğunluğu Müslüman olan Arnavutlar, elbette ki demokrasinin ve tragedyanın mucidi Yunanlılar kadar medeni sayılamazlardı. Haliyle, tam da anavatana katılacakken "Arnavut haydutların" kucağına geri bırakılmış "gerçek Yunanlılar" medeni insanların sempatisine layıktı. Modern ideallerin evrensel olduğu iddia edilse de, bazı insan gruplarının dini ve ulusal kimlikleri itibariyle bu ideallere daha yakın olduğu, tartışmasız kabul gören bir varsayımdı.[3]
Deniz tatillerini Türkiye'dense Yunanistan'da yapmayı seven Türkiyeli okurlarımın bazılarının bu noktada "evet, bazı ülkeler daha medeni" dediğini duyar gibiyim. Yunanistan'da tatil yapmayı, plajlar "maganda" denilen insanlar tarafından işgal edilmemiş olduğu için, basit bir yemeğe uçuk ücretler istenmediği için, insanlar rahatsız edici bakışlar atmadığı için tercih ediyoruz. Fakat "bazı ülkeler daha medeni" önermesini doğrular gibi görünen bu durum, aslında bazı şartların ve tercihlerin sonucu.

Sovyet liderliğinin 1960'lı yıllarda Arnavutluk'a sanayileşmeyle çok uğraşmayıp turizm ülkesi olmayı hedeflemelerini önerdiğini biliyoruz. Muhtemelen benzer bir öneri, İkinci Dünya Savaşı'nın bitiminden 1974 yılına kadar ağır bir anti-komünist baskı rejiminin hakim olduğu Yunanistan'a da yapıldı ve Arnavutluk'un aksine burada kabul gördü. Komünist rejimlerin çoğu birbiriyle mücadele halinde geçirdiği birkaç on yılın ardından çökmüş olduğundan, onların aralarında geçen pazarlıklardan haberdarız. Batı Bloku çökmediği, bilakis kendini tahkim ettiği için, Yunanistan'ın turizm ülkesi olma yolundaki kritik kararı nasıl ve ne zaman verdiğini kesin olarak bilmiyoruz. Tıpkı Türkiye'nin, sosyalist devrimin kapıda olduğuna inanılan 1970'lerin sonunda iç savaş denebilecek bir duruma sürüklenmesinin ardından Türk-İslam sentezi hakimiyetine girmesine sebep olan kararların nasıl, nerede, kim tarafından alındığını tam olarak bilmediğimiz gibi.
Yunanistan'ın simgesi haline gelmiş beyaza boyalı ada evleri, ada sakinlerinin tercihi ya da geleneği değil. Korsan baskınları tehdidi altında yaşayan adalılar elbette ki evlerini kilometrelerce öteden seçilebilen bir renge değil, kamufle olmalarını sağlayacak renklere boyamayı tercih ederlerdi. Bembeyaz ada evleri, anti-komünist Albaylar Cuntası'nın 1960'ların sonunda sıhhi kaygılarla adalardaki bütün evlerin kireçlenmesi yönünde verdiği bir karar sonucu ortaya çıktı ve kısa sürede Yunanistan'da tatilin simgesi haline geldi. 1970'ler, ticari uçuşların yaygınlaşmasıyla orta sınıf kesimler için seyahat olanaklarının arttığı yıllardı. Bu dönemden itibaren Yunan Adaları, beyaz evleri ve her birinin kendine has kitlesiyle adeta markalaştı. İos, Avrupalı gençlerin en az bir kez gidip zil zurna sarhoş bir tatil yapmaları gereken bir destinasyon olarak görülüyordu. Mykonos ise daha rafine bir hedonizmin merkezi olarak yükseldi.
1967 yılında bir darbeyle Yunanistan'da başa gelmiş olan Albaylar Cuntası, Yunan ulusunu komünizm dahil tüm tehlikelerden ancak kendilerinin koruyabileceğini söyleyerek toplumsal muhalefeti bastırıyordu. 1974'te Türkiye'nin Kıbrıs'ın kuzeyine çıkarma yaparak Yunan halkının ekseriyetle "kardeş vatan" olarak gördüğü Kıbrıs Cumhuriyeti'nden bir parça koparmasına karşılık Cunta'nın etkisiz kalması, meşruiyetlerini sona erdirdi. Kıbrıs Harekatı'ndan sonra Cunta birkaç gün içinde çökerken, kısa sürede Yunanistan'da İç Savaş sonrası kurulan anti-komünist rejimin tamamı sorgulanır hale geldi. Tesadüf mü tevafuk mu bilinmez, benzer anti-komünist baskı rejimlerinin hüküm sürdüğü Portekiz 1974'te kansız bir devrimle, İspanya ise 1975'te Franco'nun ölümüyle liberal demokrasiye geçti. Yunanistan 1981'de, İspanya 1985'te, Portekiz ise 1986'da Avrupa Birliği üyesi oldular.
Yaşı yeten herhangi bir Yunanlı'dan duyabileceğiniz gibi, Avrupa Birliği üyesi olduktan sonra ülkede sanayi adım adım ortadan kalktı ve ucuz kredilerle müthiş bir ekonomik bolluk ortamı yaratıldı.[4] 2008'de başlayan borç krizine karşılık ülkenin seferber edebileceği tek sanayi, turizm endüstrisi idi. Böylece, 2000'lerin başına kadar kendi ülkelerindeki tatil beldelerinde bütün yaz tatil yapabilen Yunanlılar, krizden sonra adım adım turizm proletaryası haline geldi. Bugün Yunanistan'da rahatlıkla tatil yapabilen Yunanlılar, genellikle yurtdışında çalışanlar. Zenginler hariç, yerli halkın çok büyük bir kısmı tatil beldelerine ancak mevsimlik turizm işçisi olarak gidebiliyor. Fakat turizm verimlileştirilebilen bir sektör değil. Teknolojik imkanlarla ya da deneyim sonucunda daha karlı hale getirilemiyor. Turizm geliri, ancak turizm hacminin artmasıyla artırılabiliyor. Yani Yunanistan'da deniz tatilinin bu kadar güzel olmasının temel sebebi, Yunanistan'ın turist çekmek için elinden geleni yapmak dışında bir ekonomik projesinin olmaması. Benzer bir kısır döngüye sıkışmış diğer ülkelere göre Yunanistan'ın avantajı ise, "medeni" Batı'nın bir parçası olması. Avrupa Birliği üyeliği ve Schengen Anlaşması'yla resmileşmiş bu aidiyet, fiyatların belli bir seviyede kalmasını ve bazı insan gruplarının dışarıda tutulmasını sağlıyor. Yunanistan, dünya nüfusunun çoğunun karmaşık vize süreçlerinden geçmeden ulaşamadığı, yerli nüfusun alışılmış yöntemlerle büyük oranda tektipleştirilmiş olduğu, dolayısıyla da kültürel çatışmaların ve tatsızlıkların yaşanmadığı bir yer.
Syvota'da bir plajda kabin sırası bekliyorum. Arkamda birkaç Yunanlı turist var. Kabinde üstünü değiştiren, ince uzun ve oldukça soluk renkli alt bacaklarından İskandinavyalı olduğu sonucuna vardığım adam, bir türlü çıkmak bilmiyor. Önyargılı olduğumu düşünmüyorum. Plajın yarısı İskandinavyalı. Arkamdaki Yunanlı kadın sabırsızlanıyor. Ben de öyle. "Kapıyı tıklattınız mı" diye soruyor bana, Yunanca. "Hayır," diyorum, "turist olduğu için rahatsız etmek istemedim". Yıllarca Yunanistan'da hizmet sektöründe çalışmış biri olarak, turistlerin iyi hissetmesinin ne kadar önemli olduğunu biliyorum. O da biliyor. İki dakika sonra kabinden çıkan uzun boylu kumral adam, uzakta onu bekleyen kadına Yunanca seslenince şaşırıyorum. Rahatsız etmek istemediğimiz adamla aynı oranda turistmişiz meğer. Kendimizi değersizleştiren ufak bir ırkçılık yapmışız. Alışkanlık işte.
Bir sonraki bölümde, Yunanistan'ın turistsiz kıyılarına gideceğiz.
[1] Yunan Parlamentosu Mecmuası sayı:58, tarih:14/2/2023, s.9
[2] Serbest çeviri yazara ait. Aktaran: Ορθόδοξη Πορεία, 17/5/2015
[3] Demokratik değerlerin evrensellik iddiasının temelsizliğiyle ilgili, bkz. Sanem Su Avcı, "'Democracy' is not the word for what we want, but we have no other", Berliner Gazette, 26/06/2026. URL: https://berlinergazette.de/democracy-is-not-the-word-for-what-we-want/
[4] Bu konuda çok sayıda kaynak var. İngilizce bilgilenmek için Yannis Varoufakis'in çalışmalarına bakabilir, hızlı ve yetkin bir Türkçe değerlendirme için ise 49W'nin Yunanistan'ın borç kriziyle ilgili videosuna bakabilirsiniz.