Tatil Meseleleri: Deniz Kıyılarının Kültürel Ekonomisi Bölüm 2/6.
Yaz gelir. Nemli, yoğun bir hava şehrin üzerine çöker. Sıcakta genleşen elektrik telleri gibi, olduğumuz yere yayılırız. Geceleri yatakta vücudumuzu dört bir yana uzatarak kendi ısımızdan kaçmaya çalışırız. Dükkanlardan sokağa esen klima rüzgarı bizi kendine çeker. Yol kenarlarındaki cılız fidanlar, son kaldırım çalışmasından sonra dikildikleri için pek büyümemişlerdir ve yeterince gölge etmezler. Güneşin altında beklemekten kızgın tavaya dönmüş otomobile bindiğimizde camları ve klimayı aynı anda açarız, hangisi önce işe yararsa. İnsanlar tatile gittiği için azalan trafiğin tadını pek çıkaramayız, çünkü biz de tatile gitmeyi bekliyoruz.
Tatile gittiğimiz yer daha serin olmayacak. Ama etrafımızda bu kadar çok bina olmayacak. Bu kadar çok araba olmayacak. Köylülerin yol kenarında sattığı taze meyve sebzelerden alabiliriz. Motor gürültüsünün olmadığı bir yerde, ağustos böceklerini dinleriz. Masmavi denizin etrafında yeşil tepeler vardır. Sıcaklayınca denize gireriz. Öğlen karpuz yeriz, ya da tavada az yağda kızarmış sebze. Akşamüstü denize karşı oturup bira içebiliriz. Akşam duş aldıktan sonra, güneşten yanmış cildimize bol krem süreriz. Güzelce giyinip gezmeye çıkarız. Bizim gibi tatile gelmiş insanların arasında dolaşırız. Diğer insanların giyimine, konuşmasına, davranışına dikkat ederiz. Onlar da bizimkine dikkat eder. Tatilde başka ne işimiz olabilir ki?
Kültürel meseleleri irdeleyecek kişi, nesnellik iddiasında bulunmamalıdır. Çünkü her özne belli bir kültürel ortamda büyür. Hangi davranışların normal olduğuna, iyi bir hayatın nasıl olması gerektiğine, nelerin arzu edilmeye değer olduğuna dair fikirlerimizi, çevremizden ediniriz. Kültürü irdeleme ihtiyacı, ancak bir rahatsızlık, bir denkleşememe durumu sonucunda ortaya çıkar. Dolayısıyla meseleleri mesele eden kişinin öncelikle kendini tanıtması gerekir.

Bendeniz Sanem. 1989 yılında İzmir'de doğduktan haftalar sonra hastalandığımda, doktorlar deniz havasının iyi geleceğini söylemişler. O zamandan beri her yaz denize giderim. Ailemin diğer üyeleri deniz tatili yapmaya ben doğmadan birkaç sene evvel başlamışlar. Annem ilk kez 17 yaşında, ailece çıktıkları bir yolculukta Ünye'de mola verdiklerinde ayaklarını denize sokmuş. 1980'lerin başında İzmir'e taşınmalarından kısa süre sonra bir tanıdıklarının yazlığına gittiklerinde, tüm aile üyelerine mayo alınmış. Güneşten korunmak gerektiğini henüz bilmediklerinden, o yaz epeyce yanmışlar. Köylü çocuğu babam ise ilk kez, müstakbel kayınbabasının Kuşadası'nda kiraladığı yazlıkta denize girmiş. Lisede parasız yatılı okuduğu okul bir seferinde onları deniz kıyısına götürmüş, ama babam yüzme bilmediği için denize yaklaşmamış.
Türkiye toplumunun neoliberalizme zorla bağlandığı 1980'lerin başında ODTÜ'den mezun olup iş hayatına atılan bu gençler için iyi hayat, burjuva hayatı demekti. Sosyalizm alternatifi kesin olarak ortadan kalkmış görünüyordu. Bu gerçeği anlamayanlar bazen hayatlarını, bazen de istikballerini kaybetmişlerdi. Annem ve babam kendilerinin asla tam olarak burjuva olamayacaklarını düşünüyorlardı, ama onların çocukları olan bizler olabilirdik. Böylece ben ve kardeşim müzik, tiyatro, dans ve resim kurslarının yanısıra, her yıl bolca deniz tatili yaptık.
Yaşadığımız İstanbul'dan gelip bağlar, bahçeler, sazlıklar arasından geçerek ulaştığımız Bodrum sahilleri ergenliğimizde betona döndü. Asla Bodrum olmayacağı için tercih ettiğimiz sakin Ezine kıyılarında aldığımız yazlık, biz büyüyünce artık oraya gitmek istemediğimizden, satıldı. Ben Yunanistan'a taşındım. Kardeşim önce Arjantin'e, sonra Meksika'ya taşındı. Annem, 1960'ların muhafazakâr Erzurum'unda başladığı hayatına, kendisine "anne" diye seslenen Meksikalı damadıyla beraber Cancun plajlarında kokteyl içerek devam etmesini tatlılıkla yadırgıyordu. Kardeşim ve eşi geçtiğimiz yaz, stres atmak için girdikleri bir şelalede akıntıya kapılarak aniden aramızdan ayrılınca, bütün iyi hayat göstergelerini gözden geçirmemiz gerekti. Bu sene ailece deniz tatili adetimizi sürdürmek istediğimizde, her zaman gittiğimiz Yunanistan bize pek çekici görünmedi. Sonuçta gittiğimiz yerleri kendi anılarımızla dolduruyoruz ve insan bazen kendisinden bir şey taşımayan bir yere gitmek istiyor.

Arnavutluk sahillerinin ne kadar güzel ve keşfedilmemiş olduğunu yıllardır duyuyorduk. Babam, nüfusunun önemli bir bölümünü Bektaşilerin oluşturduğu bu ülkeyi görmek istiyordu. Ayrıca Saranda, memleketimiz Kırklareli ile neredeyse aynı isme sahipti: Ayi Saranda, yani Yunanca Kırk Azizler. 2026 yılının ilk yazında, ABD Başkanı Trump'ın kızı ile damadının Arnavutluk sahilinde bir adayı satın alma girişimine karşı Arnavutluk halkının sokağa dökülmesi, beklentilerimizi yükseltti. Saranda'da plaja yakın görünen bir otelde bir haftalık rezervasyon yaptık. Termosa soğuk su, buz kovasına meyve doldurduk. Sıcak bir Temmuz günü arabayla Arnavutluk'a vardık.
Arnavutluk'un Kuzey Makedonya sınırından sahile giden dar otoyol, dağ etekleri boyunca köylerin arasında dolanıyordu. Aynı mesafeyi kat eden demiryolu ise tüneller ve viyadükler üzerinden dümdüz gidiyordu. Fakat zamanında bin bir emekle inşa edildiği belli olan bu demiryolu artık kullanılmıyordu. Tünel girişleri birçok noktada, otoyolu genişletmek için yapılan ve uzun süreceğe benzeyen inşaatın hafriyat alanına dönüşmüştü. Yol kenarlarında hep közde mısır satılıyordu. Arabaların çoğu koyu renkli Mercedes'lerdi, eski ve yeni. Lavazho kelimesinin oto yıkama anlamına geldiğini anladık. Birçok lavazho'nun aynı zamanda kafe-bar olması dikkatimizi çekti. İkisine de ihtiyacımız olsa da mola vermedik, çünkü bir an önce Saranda'ya varmak ve dinlenmek istiyorduk.
Sahil boyunca giden yol, Saranda'ya kuzeyden yaklaşırken yeniden dağların içine saptı. Eteklerinden sular fışkıran yemyeşil dağlar bir süre sonra boza döndü. Uzun bir tüneli geçtikten sonra Saranda tabelası nihayet karşımıza çıktığında deniz hala görünmemişti. Çorak bir dağı tırmanmaya başladık. Yol kenarında, beton zeminin üzerine beyaz plastik masa sandalyeler atmış bir mekân müşteri bekliyordu. Yokuşu çıktıkça trafik yoğunluğu arttı. Yolun iki tarafındaki alçak ve yüksek binalar, 1990'lar Türkiye'sindeki herhangi bir otoyol kenarını hatırlatıyordu. Denize yakın olduğumuza dair tek işaret, mayoyla dolaşan birkaç insandı. Kafa karıştırıcı bir kavşakta navigasyon hedefe varmamıza 10 dakika kaldığını söylerken, uzun kuyruklu arabalarıyla sabırsız sürücüler önümüze geçmeye çalışıyordu. Doğru yere mi gelmiştik?
Nihayet binaların arasında deniz göründü. Saranda yeşil ve sakin bir tatil kasabası değil, keskin bir dağ eteğine inşa edilmiş apartmanların arasında, denize paralel uzanan sokaklardan oluşan bir tatil şehriydi. Otelimizin olduğu sokağa dik bir yokuştan kestirerek indik. Tek şeritli yolun park edilebilecek her yerine arabalar park etmişti. Kaldırımlara peyzaj amaçlı yerleştirilmiş birkaç süs bitkisinden başka tek yeşillik, henüz bina yapılmamış arsalarda kesilme günlerini bekleyen ağaçlardı.
Vaziyet beklediğimizden çok farklıydı. Hayal kırıklığı suratlarımızdan okunuyordu herhalde. Burada hiç durmasak mı diye düşündük, ama nereye gidebilirdik ki? Turist kaprisine alışık görünen otelci, müstehzi bir gülümsemeyle istersek bizi diğer oteline alabileceğini, fakat şu an Saranda'nın en sakin kısmında olduğumuzu söyledi. Anlaşılan, Arnavutluk'un Kuşadası'na gelmiştik. Oysa biz Türkiye'nin Kuşadası'na gitmeyi yıllar önce bırakmıştık, kalabalıktan ve betonlaşmadan ötürü.
Neyse ki odamız, sokağın egzoz kokusu ve gürültüsünden pek etkilenmeyeceğimiz kadar üst kattaydı. Güzel, engin, mavi İyon Denizi'ni; günbatımının güzel renklerini ve güneyde Korfu Adası'nı görüyordu. Ayrıca bir alt katın balkonunu görüyordu. Balkonda kalabalık bir aile yere serdikleri havluların üzerine oturmuş, tabletlerden video izleyerek yemek yiyordu. Aşağıda, otelin sokağa bakan terasında mafya suratlı dört adam, hepsi birbirine benzeyen kolyeler takmış, içki içerken etrafı seyrediyorlardı. Yemekten önce bir bira içmek için biz de terasa oturduk. Yukarıdaki odalardan birinden atılan bir puro izmariti masamıza düştü. Biramızı hızla bitirip kalktık. Yemek yiyecek bir restoran aradık. Et yemeyebileceğimiz, çok pahalı olmayan, güzel bir atmosfer sunan bir yeri sonunda bulabildik. Rahatsızlığımızın sebebini ise tam olarak bulamıyorduk. Tatilde lüks arayan insanlar değildik. Doğal, hatta salaş yerlerde tatil yapmaya alışıktık. Peki neden Saranda'da bu kadar rahatsız hissediyorduk?
İstediğimiz tatilin ne olduğunu bilemeyebiliriz, ama ne olmadığını kolaylıkla, derhal, düşünmeden anlarız. Çünkü gerçekleşmeyen tatil beklentilerini düşüncelerimizde değil, tenimizde hissederiz. Dinlenmek ve rahatlamak için gidilen tatilde en büyük engel, yine dinlenmek ve rahatlamak için aynı yere gelmiş olan diğer insanlardır. Şehirdeyken diğer insanlara katlanırız. Şehir, egemen olduğumuz değil, bir çarkın dişlisi olduğumuz yerdir. Tatil ise, kendimiz için var olduğumuz yerdir. Herkesin kendisi için var olduğu bir yerde, diğer insanlarla aynı değerlere, aynı beklentilere, aynı iyi hayat anlayışına sahip olmamak sorun yaratır. Bunca egemen arasından hangisinin zevkleri esas alınacaktır? Birbiriyle bağdaşmayan zevk ve beklentilerin bir arada memnun olmasını ne piyasanın görünmez eli, ne de demokratik süreçler sağlayabilir. Bu nedenle eğlence ve tatil mekanları, ayrışmış mekanlardır. Ayrışmış bu mekanlar, eşit değerde değillerdir. Aralarında adı her zaman konmayan, tıpkı toplumdaki sınıfsal farklar gibi gizlenmeye çalışan, söze dökülmeyen bir hiyerarşi vardır. Kültürel ve ekonomik sermayemizle ulaşabileceğimiz tatil mekanları arasından, zevklerimize ve kimliğimize uygun olanları seçeriz. Seçimimizi piyasadaki seçeneklere dair mükemmel olmayan bilgimize dayanarak yaparız, her alışverişte olduğu gibi.
Sabah kahvaltıda, yan masada oturan genç kadının abartılı takma kirpikleri, prenses eteği ve parfümü dikkatimizi çekti. Bol dövmeli, maço görünümlü erkek arkadaşıyla beraber sessizce kahvaltı ediyorlardı. Bize parfümlerinden başka bir rahatsızlık malzemesi vermedikleri için onlara minnettar kaldık. Çünkü uzakta bir masada oturan kalabalık aile kendi hoparlöründen müzik dinliyor ve yüksek sesle konuşuyordu. Giysileri görünüşe göre marka, erkeklerin taktığı saatler anlayabildiğim kadarıyla pahalıydı. Fakat açık büfeden yemek almaya giderken terliklerini sürüyorlardı.
Saranda sokaklarındaki tur afişlerinde hararetle önerilen Ksamil Plajı'nda arabalar üçer dörder sıralı park etmişti ve jet skilerin gürültüsü otoyola kadar ulaşıyordu. Daha sakin bir plaj bulmak umuduyla güneye, zorlayıcı bir toprak yoldan geçerek varılan bir sahile gittik. Küçük çocuklu ailelerin varlığından anladığımıza göre, burası sakin sayılırdı. Yine de, denizin ortasındaki bir platformun üzerinde çalan yüksek sesli müzik en uzaktaki şezlongları bile titretiyordu. Müziğin merkezine ancak yüzerek ya da garsonların iple çektiği bir sandalla ulaşılabiliyordu. Bu yüzen diskonun ortasında, seksi bikinileriyle birkaç güzel kadın çok eğlenirmişçesine dans ediyordu. Onların bu performans için para aldığı aşikardı, fakat etraflarında ara sıra bağırarak dans eden adamlar güneşin altında kavrulmanın karşılığında ne alıyordu?
Şezlonglar için 10 euro ederinde bir para verdik. Sarhoşluktan sekiz çizerek yürüyen garsonlar ara sıra siparişlerimizi unutsa da sadece birbirleriyle kavga ediyor, bize karşı hep neşeli, hatta fazla neşeli davranıyorlardı. Bizim bulunduğumuz sahildeki keşmekeşin hemen karşısındaki Korfu Adası yüzülecek kadar yakındı. Oradaki sükuneti duyamasak da görebiliyorduk. Yunanistan toprağı olan Korfu ya da Kerkyra, Arnavutluk'tan Avrupa Birliği sınırı ve yüksek konaklama fiyatlarıyla ayrılıyordu. Açık renk çamların arasında boy gösteren koyu selviler, geniş bahçelerin içindeki zarif konaklar, başka türlü bir zevkin hakim olduğu bir sayfiye yerini işaret ediyordu. Korfu uzun yıllardır zengin ve ayrıcalıklı insanlara hitap eden bir tatil yeriydi. Arnavutluk ise bir tatil mekanı olarak yeni ortaya çıkmıştı ve kitlesini arıyordu.

Arnavutluk birçok bakımdan özel bir ülke. Başka hiçbir dille yakın akraba olmayan bir dil konuşmalarının yanısıra, 2025 yılında beri bir yapay zeka bakanlar kurulu üyeleri var, ismi Diella. Ayrıca Arnavutluk, İkinci Dünya Savaşı'nda Nazi işgalinden Kızıl Ordu'nun müdahalesi olmaksızın kurtulduktan sonra sosyalist rejim kurmuş tek ülke. Rejimin lideri 1908 doğumlu Enver Hoca, ismini İttihat ve Terakki lideri Enver Paşa'dan almış. Arnavutça yazılışıyla Hoxha, lakabı değil soyadı. Nüfusunun büyük bölümü Müslüman olan ve yüz yıllardır Osmanlı askeriyesinin önemli bir unsuru olan Arnavutların Osmanlı'dan özerklik talep etmeleri, 1912-13 Balkan Savaşları'nı tetikleyen krizlerden biri olmuş. Kemalist reformlardan sonra Türkiye Cumhuriyeti'nde kendi kurallarına tabi olarak varlığını sürdürmesinin mümkün olmadığını gören Bektaşi tarikatı, 1920'lerin ortasında, artık bağımsız bir ülke olan Arnavutluk'a taşınmış. 1945'te kurulan Enver Hoca rejimi diğer dinler gibi Bektaşi tarikatını da yasaklamış. Bir tekkede rastladığımız dervişin bize anlattığına göre, tarihi tekkelerden yalnızca orduya karargâh olarak hizmet verenler yıkılmaktan kurtulmuş.
Görece az sanayileşmiş olsa da komünizmi kendi insan kaynaklarıyla kurmuş olan Arnavutluk, Sovyetler Birliği'nin Kruşçev liderliğinde Stalinizm'den uzaklaşması sonucunda 1950'lerden itibaren Sovyetler Birliği'ne tavır almıştı. Kimilerine göre bu durum, Enver Hoca'nın kendisinin Stalinist bir lider olmasından kaynaklanıyordu. Arnavutlar ise, Kruşçev (ve daha sonra Brejnev) ekibinin revizyonist olduğunu ve komünizme ihanet ettiğini iddia ediyorlardı. Kendi açılarından bakıldığında, belki de haklıydılar. Bu dönemde Sovyet liderliği Arnavutluk'a yaptığı yatırımların karşılığını alamadığı için huysuzlanıyor, bu küçük tarım ülkesine sanayileşmek için çok uğraşmamalarını, ülkeyi Doğu Bloku turistlerinin gelip tatil yapacağı bir portakal bahçesine dönüştürmelerini tavsiye ediyordu. Arnavutluk Yugoslavya'ya zaten, ideolojik mesele kılıfına sokulan milliyetçi anlaşmazlıklardan ötürü mesafeliydi. 1970'lerde komünist Çin ile de ayrı düşünce, Doğu Bloku'nun içerisinde soyutlanmış bir devlet olarak kaldı.
Arnavutluk'ta komünizmin çöküşü biraz gecikmeyle, 1991 yılında gerçekleşti. Finansal okuryazarlığın olmadığı, kırsal ekonomik faaliyetlerle geçinen ülkede birdenbire piyasa kapitalizmine geçilmesi her yerde olduğu gibi burada da şok yarattı. Arnavutlar para kazanmayı bilmiyor değillerdi. Tarım ve hayvancılığın yanısıra, kaçakçılık önemli bir geçim kaynağıydı. Komünizmin çöküşüyle beraber iç savaşa sürüklenen Yugoslavya'ya getirilen uluslararası ticaret yaptırımları, malların ülkeye yasal yollardan girişini yasaklayarak Arnavutluk'a önemli bir kaçakçılık geliri sağlamaya başlamıştı. Yeni piyasalaşan ekonomide bankalar yetersiz kaldığından, kaçakçılıktan kazanılan paralar özel şirketlere yatırılıyor, iş kurmak için gereken krediler de yine benzer şirketlerden sağlanıyordu. Bu şirketler çoğunlukla sermayelerini işletmiyor, ya da sadece göstermelik olarak işletiyorlardı. Yatırımcılarına sundukları yüksek kazançları yalnızca yeni yatırımcılar çekerek sağlamayı hedefliyorlardı. Yani birer saadet zinciri, Ponzi şeması idiler.
Saadet zincirlerine erken katılan yatırımcılar kendilerine vaat edilen kazancı elde eder. İlk katılımcıların kazancı, saadet zincirlerinin reklamıdır. Onlara özenerek zincire sonradan katılanlar ise kaybederler. Yeni yatırımcıların mevcut yatırımcılara oranı zaman içinde azalmak zorunda olduğundan, yeni yatırımcılardan gelen para eninde sonunda mevcut yatırımcılara vaat edilen kazancı karşılayamaz hale gelir. Saadet zinciri işleten bir şirket, zincir bozulmaya yaklaştıkça, yatırımcı çekebilmek için vaatlerini iyice yükseltir. Yatırımcılar zincire ne kadar geç katılırsa, zarara uğrama ihtimalleri ve zararın boyutu o kadar büyür. Bir bakıma saadet zincirleri, popülerleştikçe bozulan tatil yerleri gibidir. Vaat ettikleri yüksek kazanç ya da tatmin herkes tarafından arzu edildiği için değer kazanırlar, fakat vaat edilen şeyi elde etmek için çok sayıda insan aynı anda harekete geçtiğinde bir serap gibi ortadan kaybolurlar.
1995 yılı sonlarında, savaştan ötürü Yugoslavya'ya getirilen Birleşmiş Milletler yaptırımları kaldırılınca, Arnavutluk'un önemli bir gelir kaynağı ortadan kalktı. Bu nedenle yatırımların azalacağını bilen saadet zincirleri, yatırımcı çekebilmek için 1996 yılı boyunca giderek daha büyük kazançlar vaat etmeye başladılar. Bir şeylerin çok ters gittiği açık olsa da liberal demokrasilerde var olan bir problem, hükümetin müdahalesini engelledi. 1996 yılının Mayıs ayında genel, Ekim ayında ise yerel seçimler yapılacaktı. Hükümet seçimlerde oy kaybetmek istemediğinden, batacağı belli olan şirketlere müdahale etmedi. Kimilerine göre hükümet felaketin sorumlusu olarak görünmek istemiyordu. Kimilerine göre ise, hükümet üyeleri bu şirketlerden kar elde ettikleri için gerekli müdahalede bulunmadılar.
Muhalefet kadar uluslararası gözlemcilerin de pek adil bulmadığı seçimleri hükümet partisi kazandı. Fakat geçsin diye beklenen seçim dönemi geçtiğinde, saadet zincirleri devasa boyutlara ulaşmışlardı. Krizin ardından yazılan IMF raporuna göre, halkın yarısından çoğunun bu şirketlere para yatırmıştı. Yine bu raporun yerel bir gözlemciden aktardığına göre, şirketlerin vaatleri yükseldikçe giderek daha sayıda çiftçinin hayvanlarını satmaya getirdiği başkent Tiran, büyük bir mezbahaya dönmüştü. İnekleri satıp parasını şirkete yatırmak ve oturduğun yerden para kazanmak varken, inekleri sağarak para kazanmayı kim tercih eder ki?
1997 yılının Ocak ayında saadet zincirleri vaat ettikleri ödemeleri yapamamaya başlayınca, Arnavutluk kimilerinin iç savaş, kimilerinin ise "olaylar" olarak andığı bir kaosa sürüklendi. Özellikle güneyde devlet kontrolü ortadan kayboldu. Silah depoları yağmalandı. Merkez bankası rezervleri yağmalandı. Çeteler ortaya çıktı. Onlar birbiriyle savaşırken halk ölmesin diye çeteler, şehirlerde sokağa çıkma yasağı ilan ettiler. 1997 yılının Mart ayında artık başkent Tiran haricinde devlet otoritesi kalmamıştı. Ülkeden kitlesel göç başladı. Türk ordusunun da dahil olduğu uluslararası barış gücü, güvenliği sağlamak için Arnavutluk'a intikal etti. Ülkeden kaçan Arnavutlar başta Yunanistan ve İtalya olmak üzere Avrupa'nın birçok ülkesinde gurbetçi olarak çalışmaya başladılar. Bunlardan bazıları güçlü mafya grupları oluşturdular. İşte bu mafya gruplarından gelen paranın, Saranda'daki inşaat ve turizm yatırımlarını beslediği söyleniyor.
Saranda'da kaldığımız birkaç gün boyunca her gün ısrarla, otelin biraz aşağısındaki sahilden denize girdik. Fakat bulunmaktan keyif aldığımız yer plajlar değildi. Deniz tatilini beklentilerimizi daha iyi karşılayacağını bildiğimiz Yunanistan'da yapmak için Arnavutluk'tan erken ayrılacaktık. Bu ülkenin bize güzel gelen tarafı sahil şeridi değil, buz gibi nehirlerin, ormanların, eski tarz yapılaşmanın ve uygun fiyatlı şahane restoranların olduğu iç kısımlardı. Taşlık dağ yollarından geçerek zar zor vardığımız tarihi bir Bektaşi tekkesindeki sevimli genç derviş, kızı ve damadının kaybını gözyaşlarıyla anlatan anneme okuyup üflediği bir şeker verdi. Türkiye'de asla parçası olmayacağımız bu zahit-mürit ilişkisine girmeyi, Arnavutluk'ta kabul edebiliyorduk. Türkiye'de gitmeyi tercih etmeyeceğimiz tarzda bir tatil şehrine, Arnavutluk'ta gitmemiz gibi bir şeydi herhalde bu da.
Çok merak ettiğimiz oto yıkama kafe deneyimini yaşamak için, Yunanistan sınırından önceki son lavazho-bar'da durduk. Çalışanlar arabayı özenle yıkarlarken gayet güzel birer cappuccino içtik. Orada takılan ya da çalışan orta yaşlı bir adam, bize yolun karşısından topladığı dağ kekiğinden bir demet uzattı. Yandaki ağaçtan topladığı limonlardan verdi. Dışı tertemiz yıkanmış arabanın içinde, iki sınır kapısının arasındaki asfalt yolda güneşin altında bir saat kadar bekledik. Sıcaktan ötürü motoru ve klimayı hiç kapatmadık. Çok eski bir araba ile, lüks bir motorun üzerindeki orta yaşlı çift hariç herkes kendilerini otomobillerine hapsetmiş, camları kapatmıştı. Klimasız kişilere geçiş önceliği tanımamız gerekirdi, diye düşündüm. Fakat insanların dünyası bugün bu şekilde çalışmıyor, maalesef.
Bir sonraki yazıda, Yunanistan'ın Batı kıyılarında olacağız.