ABD Başkanı Donald Trump’ın 22 Eylül’de Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nda
yaptığı konuşmada Uluslararası Ceza Mahkemesi’ni (UCM) “kontrolden çıkmış” bir kurum olarak nitelemesi ve üye ülkelere mahkemeden derhal çekilmeleri çağrısında bulunması, Washington’ın Lahey’deki mahkemeye karşı yürüttüğü kampanyanın yeni bir aşamasına işaret ediyor. Trump, ABD askerlerinin veya başka Amerikalıların UCM tarafından soruşturulmasına izin vermeyeceklerini söylerken mahkemeyi “Amerikan karşıtı” ve “haydut” bir kurum olarak niteledi. Dışişleri Bakanı Marco Rubio ise Temmuz ayında daha da açık bir tutum ortaya koymuş, Trump yönetiminin UCM’yi “gerekirse tuğla tuğla sökeceğini” ilan etmişti. Washington şimdi yalnızca mahkemenin yetkisini tanımadığını söylemekle kalmıyor; UCM’nin faaliyetlerini mali ve diplomatik olarak zorlaştıracak kapsamlı yaptırımlar üzerinde de çalışıyor.
Peki, UCM Washington için neden bu kadar büyük bir tehdit?
Sorunun cevabı yalnızca UCM’nin kuruluş sözleşmesinde ya da mahkemenin yetki
alanında yatmıyor. Daha derinde, II. Dünya Savaşı sonrasında kurulmaya çalışılan
uluslararası hukuk düzeninin temel çelişkilerinden biri yatıyor: Kurallara dayalı bir uluslararası düzen, bu kuralları koyma ve uygulama gücüne sahip devletler söz konusu olduğunda da bağlayıcı olabilir mi?
Nürnberg’den Lahey’e
Uluslararası ceza hukukunun bugünkü kurumsal yapısının kökleri II. Dünya Savaşı
sonrasına uzanır. Nürnberg ve Tokyo mahkemeleriyle birlikte önemli bir ilke ortaya çıktı: Devlet adına hareket etmek bireyi uluslararası suç sorumluluğundan otomatik olarak kurtarmaz. Daha sonra Birleşmiş Milletler çatısı altında eski Yugoslavya ve Ruanda için kurulan geçici ceza mahkemeleri bu anlayışı geliştirdi. 1998’de kabul edilen Roma Statüsü ise 1 Temmuz 2002’de yürürlüğe girerek, uluslararası suçlar konusunda sürekli faaliyet gösterecek ilk daimî ceza mahkemesi olan UCM’yi kurdu.
Bugün Roma Statüsü’nün 125 taraf devleti bulunuyor. UCM’nin yargı yetkisi dört
temel suçla sınırlı: soykırım suçu, insanlığa karşı suçlar, savaş suçları ve saldırı suçu. UCM’nin, İsrail’in Gazze’deki eylemleriyle ilgili olarak Soykırım Sözleşmesi
kapsamındaki davanın görüldüğü UAD’den temel farklarından biri, UAD devletler
arasındaki hukuki uyuşmazlıklara bakarken, UCM bu suçlardan bireysel olarak
sorumlu tutulan kişilerin ceza sorumluluğunu ele alıyor. Bir başka önemli nokta ise UCM’nin Birleşmiş Milletler’in bir organı olmaması. UCM, Roma Statüsü ile kurulmuş bağımsız bir uluslararası mahkeme. Bununla birlikte BM ile iş birliği içinde çalışıyor ve BM Güvenlik Konseyi belirli durumları UCM’ye sevk edebiliyor.
Trump yönetiminin UCM’ye yönelttiği suçlamalardan biri, mahkemenin sınırsız bir yetki kullandığı yönünde. Oysa Roma Statüsü bu konuda çok açık ve böyle bir yetki tanımıyor. UCM bir “dünya ceza mahkemesi” olmak iddiasında değil. Tam tersine, sistemin temel ilkelerinden biri tamamlayıcılık. Buna göre ulusal mahkemeler bir suçu gerçekten soruşturuyor ve kovuşturuyorsa, UCM’nin devreye girmesi kural olarak gerekmiyor. UCM kendisini ulusal ceza adaletinin yerine geçen değil, onun işlemediği durumlarda devreye giren son başvuru mercii olarak tanımlıyor. Savcının yetkileri de sınırsız değil. Bir durum taraf devlet tarafından UCM’ye sevk edilebildiği gibi, BM Güvenlik Konseyi tarafından da sevk edilebiliyor. Savcının kendi inisiyatifiyle soruşturma başlatması ise Ön Yargılama Dairesi’nin yetkilendirmesine bağlı. Mahkemenin kendi polis gücü yok. Tutuklama kararlarının uygulanması devletlerin iş birliğine bağlı.
Bütün bunlar UCM’nin eleştirilemeyeceği anlamına gelmiyor. Bazı soruşturmaların yavaşlığı, devletlerin iş birliği yapmaması ve uygulamadaki güçlükler de ciddi tartışma konuları. Fakat bu eleştiriler ile “UCM’nin sınırsız ve denetimsiz bir mahkeme olduğu” iddiasını birbirinden ayırmak gerekiyor. Asıl mesele belki de başka yerde. UCM’nin rahatsız edici tarafı, yetkisinin sınırsız olması değil; belirli koşullarda güçlü devletlerin çıkarlarına ve vatandaşlarına da ulaşabilmesidir.
Washington’ın Ukrayna ile İsrail ve Filistin konusunda sergilediği farklı tutum özellikle dikkat çekici. Rusya’nın Ukrayna’yı işgalinin ardından UCM, Vladimir Putin hakkında tutuklama kararı çıkardığında ABD Kongresi’ndeki her iki partinin mensupları da mahkemenin soruşturmasına destek verilmesini istedi. Mart 2023’te Demokrat Senatör Dick Durbin ile Cumhuriyetçi Senatör Lindsey Graham’ın da aralarında bulunduğu bir grup senatör, Biden yönetimine UCM’nin Ukrayna’daki savaş suçlarının soruşturulmasına daha fazla destek verilmesi çağrısı yaptı.
Aynı mahkeme, İsrail ve Gazze söz konusu olduğunda Washington’ın çok farklı bir tutumuyla karşılaştı.
UCM Ön Yargılama Dairesi 21 Kasım 2024’te İsrail’in Başbakanı Benjamin
Netanyahu ile dönemin Savunma Bakanı Yoav Gallant hakkında “Gazze’de işlenen
savaş suçları ve insanlığa karşı suçlardan ötürü” tutuklama emirleri çıkarmıştı.
Washington ve İsrail bu karara karşı çıkarak UCM’ye karşı yaptırım ve başka baskı
araçlarını devreye soktu. UCM başsavcısı Karim Khan hakkındaki cinsel taciz ve
görevi kötüye kullanma iddialarına ilişkin soruşturma raporunu inceleyen üç kıdemli hâkimden oluşan bağımsız bir panel, eldeki bulguların ve delillerin “görev ihlali veya suistimal” sonucuna varmak için kesin olmadığını oybirliğiyle bildirdi. Buna karşın, Taraf Devletler Meclisi’nin özel bir oturumunda gizli oylama sonucunda Khan görevinden alındı. UCM hâkimlerine yönelik ABD yaptırımları ise sürüyor. Bu konuda bir açıklamada bulunan UCM’nin eski başsavcısı Fatou Bensouda mahkeme üzerinde nasıl bir baskı kurulabildiğini ilk elden biliyor. Afganistan, Libya, Myanmar ve işgal altındaki Filistin topraklarında soruşturmalar yürüttüğünde, bu soruşturmalar onu küresel güçlerle çatışma rotasına soktu. İsrail’in işlediği veya işlemekle suçlandığı savaş suçlarına ilişkin soruşturmaları nedeniyle ABD tarafından yaptırımlara tabi tutuldu; İsrail tarafından yürütülen gözetim, baskı kampanyaları ve sindirme girişimlerine maruz kaldı. Yeni bir röportajında, 2020 yılında, ABD’nin UCM yaptırımlarına tabi tuttuğu ilk kişi olduğunu, yaptırımlar ve tehditler ailesine de uygulanmaya başladığında görevinden istifa etmek zorunda kaldığını anlatıyor.
Burada sorulması gereken soru, UCM’nin her kararının doğru olup olmadığı değildir. Her mahkeme kararı gibi UCM kararları da hukuken eleştirilebilir ve temyiz başvurusunda bulunulabilir. Sorun daha temel: Uluslararası ceza hukuku gerçekten evrensel bir hukuk olacaksa, uygulanması failin kimliğine veya büyük güçlerin siyasi tercihine göre değişebilir mi?
Rusya söz konusu olduğunda “hesap verebilirlik”, İsrail veya ABD söz konusu olduğunda “egemenliğe saldırı” olarak sunulan bir hukuk anlayışı, kaçınılmaz olarak uluslararası hukukun evrenselliği sorununu gündeme getiriyor. Üstelik UCM’nin bugün hedef alınmasının nedeni yalnızca İsrail dosyası da değil. ABD’nin Afganistan’daki askerleri ve istihbarat görevlilerinin olası savaş suçlarına ilişkin UCM soruşturmasına yönelik itirazları da bulunuyor. Dolayısıyla bugün gördüğümüz şey, yalnızca Netanyahu hakkında verilen tutuklama kararına yönelik bir tepki değil. Daha uzun bir Amerikan politikasının sertleşmiş biçimi.
Amerika’nın UCM ile eski hesabı
ABD, Roma Statüsü’nün hazırlanması ve kabulü sürecine katıldı; ancak Statü’yü
hiçbir zaman onaylamadı. Clinton yönetimi 2000 yılında Statü’yü imzaladı fakat
Senato’ya onay için göndermedi. George W. Bush yönetimi ise 2002’de ABD’nin
Statü’ye taraf olmayacağını resmen bildirdi. Aynı yıl Kongre, American Service-
Members’ Protection Act adlı yasayı kabul etti. Yasa, ABD’nin UCM ile iş birliğini
önemli ölçüde sınırlıyor ve UCM’nin elindeki Amerikan vatandaşlarının serbest
bırakılması için Başkan’a “gerekli ve uygun bütün yolları” kullanma yetkisi veriyordu. Bu nedenle Trump’ın bugün söylediği şey bütünüyle yeni değil. ABD’nin temel itirazı yıllardır aynı: Washington, Roma Statüsü’ne taraf olmayan bir devletin vatandaşlarının, ABD’nin rızası dışında uluslararası bir mahkemenin yargı yetkisine tabi tutulmasını kabul etmiyor. Oysa mahkemenin yetkisi yalnızca taraf devletlerin vatandaşlarıyla sınırlı değil. Statü’nün 12. maddesine göre suçun işlendiği ülke Roma Statüsü’ne tarafsa, suçlanan kişi taraf olmayan bir devletin vatandaşı olsa bile belirli koşullarda UCM’nin yargı yetkisi doğabiliyor. İşte Washington’ın itiraz ettiği hukuki meselelerden biri bu. Bu yalnızca teknik bir hukuk tartışması değildir. Çünkü bunun altında daha büyük bir soru yatıyor: Bir devlet, kendi vatandaşları üzerinde uluslararası hukukun hangi ölçüde ve hangi koşullarda üstünlüğünü kabul etmek zorundadır?
II. Dünya Savaşı sonrasında ABD, Birleşmiş Milletler sisteminin ve daha geniş
anlamda uluslararası hukuk düzeninin kurulmasında başat rol oynadı. Ancak aynı
tarih, Washington’ın kendi egemenlik alanını sınırlayabilecek uluslararası hukuk
mekanizmalarına karşı temkinli hatta zaman zaman sert bir tutum aldığını gösteriyor. Soykırım Sözleşmesi bunun çarpıcı örneklerinden biridir. ABD, 1948’de Soykırım Sözleşmesi’nin kabulünde etkin rol oynadı ve Başkan Truman sözleşmeyi 1949’da Senato’ya gönderdi. Fakat Senato onayı onlarca yıl sürdü. ABD ancak 1986’da Senato’nun onayını aldı ve 1988’de onay belgesini BM’ye tevdi etti. Bu gecikmenin tek bir nedeni yoktu. Amerikan iç hukukuna, anayasal yetkilere ve egemenlik anlayışına ilişkin itirazların yanı sıra güçlü siyasi muhalefet de söz konusuydu. Ama burada daha genel bir tarihsel paradoks görülebilir: Uluslararası hukuk düzeninin kurulmasına öncülük eden büyük bir güç, kuralların kendisi için de bağlayıcı olmasını kabul etmeyebiliyor.
UCM meselesinde bu paradoks çok daha çıplak hale geliyor. Çünkü burada artık bir devletin uluslararası bir sözleşmeyi ihlal edip etmediği değil, o devletin yöneticilerinin veya askerlerinin bireysel olarak uluslararası ceza sorumluluğu taşıyıp taşımadığı söz konusu. Nürnberg’in önemli miraslarından biri budur. Devletlerin egemenliği vardır; fakat egemenlik, bireyin uluslararası suçlardan sorumluluğunun mutlak kalkanı değildir.
Hukuk mu, güç mü?
Asıl mesele burada ortaya çıkıyor. 1945’ten bu yana uluslararası hukuk, savaşın,
soykırımın, işkencenin ve insanlığa karşı suçların devletlerin “iç işi” olarak
görülmemesi için adım adım bir hukuk düzeni oluşturmaya çalıştı. Nürnberg’den Roma’ya, Roma’dan Lahey’e uzanan çizginin anlamı budur. Fakat bu çizginin önünde hâlâ çok güçlü bir engel bulunuyor: güç siyaseti. ABD’nin bugün UCM’ye yönelttiği tehditler, bu nedenle yalnızca bir mahkemeyle Washington arasındaki anlaşmazlık olarak görülmemeli. Daha büyük bir sorunun işaretidir. Uluslararası hukuk gerçekten evrensel midir, yoksa büyük güçlerin kabul ettiği ölçüde mi evrenseldir? Ulusal hukukta olduğu gibi uluslararası hukukta da kurallarına uyulmasını zorlayabilecek bir iradeye sahip olmadan hukuk bir hiçtir. Ya da Marx’ın çarpıcı sözüyle: “Faustrecht ist auch Recht.” Kaba kuvvet de hukuktur.
Nürnberg’den Lahey’e kitabında Philippe Sands 1945 yılından bu yana uluslararası
şiddetin engellenememesinin ne Nürnberg deneyinin ne de onun yarattığı hukuki
mekanizmaların başarısızlığıyla açıklanamayacağını belirtir ve şöyle der: “Bunun
nedeni, gücün her zaman adalet karşısında kazanma eğiliminde olacağı gerçeğinde
yatar.”
UCM’nin önündeki mesele tam da budur. Uluslararası hukuk, güçlü devletlerin
çıkarlarına aykırı olduğu anda rafa kaldırılacak bir kurallar toplamı mı olacaktır?
Yoksa hukuk, onu yaratan ve uygulayanların da zaman zaman karşısına çıkabilecek
kadar bağımsız bir normatif düzen haline gelebilecek midir?
ABD’nin UCM’yi “tuğla tuğla” sökme tehdidi, aslında Lahey’deki bir mahkemenin geleceğinden daha büyük bir soruyu önümüze koyuyor: Güç, hukukun üzerinde olduğu sürece uluslararası hukuk gerçekten hukuk olabilir mi?