Son dönemde, örneğin 13 Şubat 2026 tarihli Münih Güvenlik Konferansı’nda dile getirilen değerlendirmeler, uluslararası sistemin doğasına ilişkin eski bir tartışmayı yeniden gündeme taşıdı. Almanya Şansölyesi Friedrich Merz’in burada “haklara ve kurallara dayanan uluslararası düzenin artık var olmadığını” açıkça ifade etmesi ve kısa süre sonra, Dünya Ekonomik Forumu toplantısında, Kanada Başbakanı Mark Carney’in bu düzeni “hoş bir kurgu” olarak nitelemesi, artık “jeopolitiğin hiçbir sınır ve kısıt tanımadığı sert bir gerçekliğe” girildiğini söylemesi giderek yaygınlaşan bir kanaati yansıtıyor: Kurallar çöktü, yerini çıplak güç aldı.
Ne var ki bu teşhis, kaçınılmaz olarak daha temel bir soruyu beraberinde getiriyor: Gerçekten çöken bir uluslararası düzen mi var, yoksa hiçbir zaman kurallarla sınırlanmamış bir güç ilişkileri sistemi daha az gizlenir hâle mi geldi?
Burada yapılması gereken bir ayrım, sıklıkla birbirinin yerine kullanılan uluslararası ‘kurallar’ ile ‘hukuk’ arasındadır.
Kurallar ve Hukuk
Uluslararası normlar —güncel siyasi söylemde çoğu zaman “kurallar” olarak ifade edilen çerçeve— devletlerin davranışlarını yönlendiren, ancak bağlayıcılığı olmayan beklenti ve standartlardan oluşur. Buna karşılık uluslararası hukuk, antlaşmalar, teamül ve genel hukuk ilkeleri aracılığıyla ortaya çıkan ve devletler açısından bağlayıcı nitelik taşıyan normatif bir bütündür. Normlar uyumu teşvik eder, ancak yaptırım mekanizmalarından yoksundur; buna karşılık hukuk, ihlal durumunda hesap verebilirlik ve uyuşmazlık çözümü sağlayan kurumsal araçlar içerir.
Bu ayrım kritik önemdedir. Çünkü son yıllarda yaygınlaşan “rules-based international order” söylemi, uluslararası hukuktan ziyade, uygulanması güç dengelerine bağlı esnek normlara işaret eden bir kavramsal kaymayı da beraberinde getirmektedir.
Bu durum soyut bir tartışma değildir. 2026 başında Nicolás Maduro’nun ABD güçleri tarafından Caracas’ta düzenlenen bir operasyonla yakalanarak ülke dışına çıkarılması, egemenlik, güç kullanma yasağı ve devlet başkanlarının dokunulmazlığı gibi uluslararası hukukun en temel ilkelerinin aynı anda askıya alınabildiğini gösterdi.
Bu tür örnekler, kurallara dayalı düzenin çöküşünden ziyade, kuralların hangi koşullarda uygulanıp hangi koşullarda görmezden gelineceğinin başından beri güç ilişkileri tarafından belirlendiğine işaret etmektedir.
Filistin soykırımı bağlamında tablo daha da çarpıcıdır. Uluslararası Adalet Divanı (UAD), Güney Afrika’nın açtığı davada, Gazze’deki Filistinlilerin Soykırım Sözleşmesi kapsamındaki korunma hakkının makul ve ciddi biçimde ileri sürülebildiğini tespit etmiş; İsrail’e, soykırım fiillerinin önlenmesi, ordusunun bu tür fiiller işlememesinin sağlanması, soykırıma teşvikin engellenmesi ve insani yardımın ulaştırılması yönünde bağlayıcı geçici tedbirler yüklemiştir. Divan, 28 Mart 2024 tarihli ek kararında bu tedbirleri daha da güçlendirmiş; 24 Mayıs 2024’te İsrail’e, Refah’taki askeri taarruzunu ve Gazze’deki Filistinli grubun fiziksel yıkımına yol açabilecek diğer eylemlerini derhal durdurma, Refah sınır kapısını açık tutma ve uluslararası soruşturma mekanizmalarına erişim sağlama yükümlülüğü getirmiştir. Ne var ki bu bağlayıcı kararların etkili biçimde uygulanmasına dönük siyasal ve kurumsal adımlar, Güvenlik Konseyi’ndeki güç dengeleri ve özellikle ABD’nin veto siyaseti nedeniyle fiilen tıkanmıştır.
Bu durum, uluslararası hukukun en üst yargı organının kararlarının uygulanmasının dahi nihayetinde Güvenlik Konseyi’ndeki siyasi iradeye—ve özellikle veto yetkisine sahip devletlerin tercihine—bağlı olduğunu bir kez daha göstermektedir.
BM’nin Öncülleri
BM’deki bu tablo tarihsel bir süreklilik içinde anlaşılmalıdır. Milletler Cemiyeti (MC) (1920 – 1946) benzer bir saikle kurulmuştu: tıpkı Birleşmiş Milletler gibi, dönemin galip güçlerinin şekillendirdiği bir yapıydı. 1921 yılında Lahey’de kurulan Uluslararası Daimi Adalet Divanı da bugünkü UAD’in öncülüdür.
Nitekim, BM’in kurulduğu San Francisco Konferansı’nın ardından, İngiliz tarihçi ve diplomatik danışman Charles Webster’ın günlüğüne düştüğü not bunu açıkça ifade eder: BM Antlaşması, “daha önceki MC Antlaşması gibi, evrensel bir örgütlenmenin içine yerleşmiş bir Büyük Güçler İttifakı”dır.[1]
Uluslararası Hukuk’ta Saldırı Suçu
Yirminci yüzyıl, uluslararası hukuk açısından önemli normatif ilerlemelerin kaydedildiği bir dönemdir. Nürnberg Mahkemesi’nin saldırı savaşını en ağır uluslararası suçlardan biri olarak tanımlaması[2] ve BM Şartı’nın devletlerin uluslararası ilişkilerinde kuvvet kullanma tehdidini veya kullanımını yasaklaması, bu gelişmelerin başlıca örnekleridir.
Hans Köchler’in belirttiği gibi, 20. yüzyılın en önemli hukuksal kazanımlarından biri BM Şartı md.2(4)’te belirtildiği üzere “savaş açma hakkının (jus ad bellum) ortadan kaldırılması ve egemenliğin normatif eşitlik temelinde tanımlanmasıdır”.[3]
Ancak uluslararası alanda hukukun üstünlüğünü sağlayabilmenin önkoşulu bağımsız evrensel yargı yetkisinin uygulanabilmesidir. Bunun dışında devletler arası ilişkiler hukukla değil, güç dengesiyle belirlenmeye devam eder.
Yeni Dünya Düzeni
Soğuk Savaş sonrası dönemde, 1991’de ilan edilen “Yeni Dünya Düzeni”, hukukun üstünlüğüne dayalı bir uluslararası sistem vaadi taşıyordu. Ancak bu dönemin pratiği, hukukun güç üzerindeki üstünlüğünden ziyade, gücün hukuku nasıl yeniden tanımladığını ortaya koydu.
Panama’nın işgali, Kosova müdahalesi ve Irak savaşı, uluslararası hukukun ya açıkça ihlal edildiği ya da sonradan yeniden yorumlanarak meşrulaştırıldığı örnekler olarak tarihe geçti. “Hukuka aykırı ama meşru” gibi formülasyonlar, bu dönemin karakterini özetler nitelikteydi.
Panama'nın işgalinde, bir devletin egemenliği, uluslararası hukukta açık bir yetkilendirme olmaksızın askeri müdahaleyle ihlal edilebildi; bu müdahale daha sonra ABD iç hukukunda da meşrulaştırıldı.
Kosova Müdahalesi, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi onayı olmaksızın gerçekleştirilen bir NATO askeri operasyonunun “insani müdahale” gerekçesiyle savunulabileceğini ortaya koydu; hatta bu durum, bazı çevrelerce “hukuka aykırı ama meşru” şeklinde formüle edildi.
Irak Savaşı ise, açık bir Güvenlik Konseyi yetkisi olmadan yürütülen ve sonradan hukuki dayanakları büyük ölçüde tartışmalı hale gelen bir müdahale olarak, “kurallara dayalı düzen” söylemi ile uluslararası hukukun fiili uygulanışı arasındaki uçurumu en görünür hale getirdi.
Yeni Dünya Düzeni’nin, hukukun hegemonik güçler tarafından esnetildiği ve yeniden yorumlandığı bir dönem olduğu açık biçimde görüldü.
Bağımsız bir Yargı: UCM
Roma Statüsü temelinde kurulan Uluslararası Ceza Mahkemesi (UCM), teorik olarak veto mekanizmasının dışında kalan daha bağımsız bir yargı modeli sunuyordu. Ancak bu yapı da siyasi baskılardan azade değildir.
Mahkemenin Binyamin Netanyahu ve Yoav Gallant hakkında çıkardığı tutuklama kararlarının ardından, ABD’nin 2025 tarihli başkanlık kararnamesiyle UCM’ye yaptırım uygulaması, uluslararası ceza hukukunun güç karşısındaki kırılganlığını açık biçimde ortaya koydu.
Uluslararası hukukun etkisiz kaldığı pek çok örnek bir arada değerlendirildiğinde, ortada çöken bir “kurallara dayalı düzen”den ziyade, başından beri güç ilişkileri tarafından şekillendirilmiş bir sistemin giderek daha az gizlenebilen gerçekliğiyle karşı karşıya olduğumuz söylenebilir.
Uluslararası hukuk, normatif olarak önemli ilerlemeler kaydetmiştir; saldırı savaşının bir suç olarak tanımlanması, soykırımın, apartheid’in suç sayılması ve bireysel cezai sorumluluğun kabulü gibi. Ancak bu normların uygulanması, hâlâ onları uygulayacak güce sahip olan aktörlerin siyasi iradesine bağlıdır.
Esas mesele, kurallara dayalı dünya sisteminin çöküşü değil; kuralların hiçbir zaman herkese eşit uygulanmamış olmasıdır.
[1] Mark Mazower, Büyülü Saray Yok (2010), Alfa Yayınları, s. 66
[2] “Bir saldırı savaşını başlatmak yalnızca bir uluslararası suç değildir; bünyesinde tüm diğer savaş suçlarının birikmiş kötülüğünü barındıran, en ağır uluslararası suçtur.” Uluslararası Askeri Mahkeme (Nürnberg) 1 Ekim 1946 tarihli karar.
[3] Hans Köchler, Küresel Adalet mi, Küresel İntikam mı? (2005) Alkım Yayınevi, s. 25