Geçen hafta, MHP Genel Başkan Yardımcısı Kamil Aydın’ın Demirtaş’la ilgili son AİHM kararına ilişkin açıklaması dikkat çekiciydi. Aydın şöyle demişti: “AİHM kararları doğrudan Anayasamızla ilgili. Anayasamızın 90. maddesi ‘usulüne uygun alınmış uluslararası anlaşmalara uymak zorundadır’ der. Yani Anayasa’nın 90. maddesi orada dururken elbette bir şeyler yapmak gerekir.”
Elbette bir şeyler yapmak gerekir. Ne var ki AİHM daha 20 Kasım 2018’de, Selahattin Demirtaş’ın derhâl serbest bırakılmasına hükmetmişti. Osman Kavala için de aynı mahkeme, “makul şüphe yoktur, siyasi nedenlerle tutukluluk” diyerek 2019’da derhâl tahliye çağrısı yapmıştı.
Oysa Cumhurbaşkanı Erdoğan, “AİHM kararları bizi bağlamaz; bizim mahkemelerimiz var, bizim yargımız var” sözleriyle Türkiye’nin uluslararası hukuk yükümlülüklerini açıkça reddetmişti. Can Atalay örneğinde de Anayasa Mahkemesi’nin “hak ihlali” kararını tanımayan yargı tutumu karşısında MHP lideri Bahçeli, “Anayasa Mahkemesi kapatılmalı” diyerek yargısal bağımsızlığı hedef almıştı.
Üst mahkeme kararlarının siyasal otoriteye tabi kılınması, hukukun “varlığı” ile “uygulanması” arasındaki farkı bir kez daha görünür kılıyor. Bu fark, yalnızca ulusal yargının değil, uluslararası hukukun da içinden geçtiği büyük krizi yansıtıyor. Devletlerin güç ilişkileriyle kuşatılmış bir hukuk düzeninde Gazze’de yaşananlar bu krizin en çıplak haliyle karşımıza çıkıyor.
Uluslararası Hukukun Kazanımları ve Güç İlişkilerinin Gölgesi
İkinci Dünya Savaşı’nın ardından insanlığın yaşadığı büyük kırılma, tarihte belki de ilk kez ahlaki bir tepkiyi kurumsal hukuka dönüştürdü. 1948 Soykırım Sözleşmesi, hemen ardından gelen İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi, Cenevre Sözleşmeleri, İşkencenin Yasaklanması Sözleşmesi gibi belgeler, devletlerin mutlak egemenliğini sınırlandırma yönünde atılmış önemli adımlardı. “Bir daha asla” sözünün Holokost bağlamında ilk kullanımı, Nisan 1945’te, Buchenwald toplama kampında kurtulanların çeşitli dillerde el yapımı pankartlarda bu ifadeyi yazmasıyla gerçekleşmişti. Bu söz, birkaç yıl sonra, Soykırım Sözleşmesi’yle birlikte uluslararası hukukun dili haline geldi.
Ancak bu kazanımların üzerinde her zaman büyük bir gölge vardı: güç. Uluslararası hukuk, prensip olarak “devletler üstü” olsa da pratikte güçlü devletlerin iradesinden bağımsız işlemedi. 1950’lerden itibaren Soğuk Savaş’ın kutuplaşması, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin yapısı ve veto sistemi, “hukuk önünde eşitlik” ilkesini fiilen askıya aldı.
Hans Köchler’in 2002’de söylediği gibi, kurucu belgesi 1998’de Roma’da imzalanan ve 2002’de yürürlüğe giren Uluslararası Ceza Mahkemesi (UCM) potansiyel olarak “büyük devletleri de yargılayabilecek devrimci bir kurum” olabilirdi. Ne var ki yirmi yıl sonra, bu umut yerini derin bir çelişkiye bıraktı: Mahkeme, Afrika’da savaş suçlarını soruştururken etkindi; Gazze’deki yıkım söz konusu olduğunda ise büyük güçlerin baskısı altında sessizliğe mahkûm edildi.
Uluslararası hukukun en derin krizi, kuralların değil, bu kuralları uygulama iradesinin eksikliğidir. Devletler, kendi müttefikleri söz konusu olduğunda hukuku askıya alma hakkını kendilerinde görüyor. İnsan hakları evrensel bir dilden konuşsa da bu dilin tercümesi her zaman siyasetin kontrolünde kalıyor.
Böylece Soykırım Sözleşmesi, Cenevre ilkeleri veya “insanlığa karşı suçlar” normları, kâğıt üzerinde evrensel; ancak uygulamada, ulusal çıkarlarla çarpıştığında etkisizleşiyor. Uluslararası hukuk, bir yandan insanlığın ortak hafızasını temsil ederken, diğer yandan güç ilişkilerinin yeniden üretildiği bir sahneye dönüşüyor. Bu çelişkinin en görünür olduğu yer ise, uluslararası yargının zirvesi sayılan kurumlar: Lahey’deki Uluslararası Adalet Divanı (UAD) ve UCM. Tıpkı Türkiye’de AİHM kararlarının tanınmaması gibi, küresel ölçekte de devletler, bu mahkemelerin otoritesini siyasal çıkarlarına göre tanıyor ya da reddediyor. Gazze felaketi, bu ikiyüzlülüğün en çıplak örneği olarak karşımızda duruyor.
Uluslararası Yargı Kurumları ve Hukukun İflası
Uluslararası hukukun en yüksek iki organı, UAD ve UCM, Gazze’deki savaşın seyri boyunca tarihe geçecek iki ayrı sınavla karşılaştı. Her iki mahkeme de hukuk adına konuştu; fakat ne kararlar uygulandı ne de yaptırım işletildi. Bu durum, “hukuk var ama hükmü yok” paradoksunu en çıplak biçimiyle ortaya koydu.
26 Ocak 2024’te UAD, “İsrail’in Filistinlilere yönelik eylemlerinin Soykırım Sözleşmesi kapsamına girebileceği” tespitini yaptı ve İsrail’e soykırım riskini önlemek için acil yükümlülükler getirdi. Bu karar, uluslararası topluma “soykırımın fiilen başlaması beklenmeden önlem alınmalıdır” ilkesini hatırlatıyordu. Ancak dört ay sonra, 24 Mayıs 2024’te, Rafah saldırılarının başlamasıyla mahkeme ek tedbir kararı aldı: “İsrail’in derhal askeri operasyonlarını durdurması” çağrısında bulundu. Buna rağmen operasyonlar devam etti. UAD’ın kararlarının bağlayıcılığı Güvenlik Konseyi’nin vetoları arasında eridi.
UCM Savcılığı, 2021’de Filistin’deki savaş suçları ve insanlığa karşı suçlara dair soruşturma başlatmıştı. 2024 baharında Savcı Karim Khan, İsrail Başbakanı Netanyahu ve Savunma Bakanı Gallant hakkında “savaş suçu” ve “insanlığa karşı suç” gerekçesiyle tutuklama taleplerinde bulundu. Ancak aynı dönemde Batılı devletlerin çoğu bu talebe destek vermedi. ABD ise UCM’ye yaptırım tehdidinde bulundu. Böylece mahkeme, tarihinde ilk kez, Batı’ya yakın bir ülkenin lideri hakkında adım atarken siyasi duvarlara çarptı.
Bu süreçte, BM İnsan Hakları Konseyi’nin 2023–2024 tarihli raporları İsrail’in Gazze’deki eylemlerini “kolektif cezalandırma” ve “aç bırakma politikası” olarak tanımladı. Uluslararası Af Örgütü, İnsan Hakları İzleme Örgütü ve İsrailli B’Tselem örgütü raporlarında apartheid ve soykırım nitelendirmesi yaptılar. Bu raporlar, uluslararası hukukun normatif ağırlığını yeniden hatırlatsa da uygulama cephesinde hiçbir yaptırım doğurmadı. Hukuk, burada yalnızca tanıklık eden bir dil haline geldi.
Gazze’de Filistin halkı iki yıla aşkın bir süredir etnik temizlik ve soykırım ile karşı karşıyadır; soykırımı ve insan haklarının ihlalini önlemek için onaylanan sözleşmeler ve yasalara karşın, uluslararası yargı organlarının yaptırımlarının hegemonik siyasi güçle temas ettiğinde ne kadar kolay etkisizleştirilebildiğini görüyoruz. Hukukun dili hâlâ evrensellik iddiasında olsa da pratikte, “uygulama gücü” olmayan bir temenniye indirgenmiştir.
Gazze, yalnızca bir insanlık trajedisi değil, uluslararası hukukun meşruiyetini yitirdiği andır.