İçeriğe geç

20 Temmuz 1974 Kıbrıs Harekatı’nın 52. Yıldönümü’nde Avrupa Parlamentosu tarafından açılan “Tecavüz Dosyası” - Ayşe Hür

Yazan Ayşe Hür
20 Temmuz 1974 Kıbrıs Harekatı’nın 52. Yıldönümü’nde Avrupa Parlamentosu tarafından açılan “Tecavüz Dosyası” - Ayşe Hür
Yayınlanma tarihi:

8 Temmuz 2026 tarihinde Avrupa Parlamentosu (AP), Strasbourg’daki Genel Kurul oturumunda bu sefer Türkiye’nin Kıbrıs’ın kuzeyindeki askeri varlığı bir kez daha “devam eden hukuka aykırı işgal” olarak nitelendirilirken, Türk askerlerinin adadan çekilmesi çağrısı yinelemekle yetinmedi, “1974 Türk işgalinin Kıbrıslı kadınlar ve kız çocukları üzerindeki etkileri ile Türk kuvvetlerinin işlediği suçlar ve bunların toplumsal cinsiyet eşitliği üzerindeki sonuçları” başlıklı kararı da kabul etti. Bununla paralel olarak Kıbrıs Cumhuriyeti Bakanlar Kurulu, Lefkoşa'da 1974 Türk işgali sırasında ve sonrasında cinsel şiddet ve diğer savaş zamanı zulüm gören kadınlara yönelik bir anıt inşa edilmesini onayladı. Savaş zamanı istismarına maruz kalanlara kalıcı bir övgü ve gelecek nesillere yaşanan çatışmaların insani maliyetinin bir hatırlatması olarak Kıbrıs başkentinde merkezi bir konuma yerleştirilecek olan anıt bu suçları çevreleyen onlarca yıl süren sessizliğin kabul edilmesi ve hayatta kalanların deneyimlerinin Kıbrıs'ın tarihi hafızasının kalıcı bir parçası olmasını sağlamayı amaçlıyor. Girişim, mağdurlar için uzun zamandır gecikmiş bir tanıma ve adalet eylemi olarak nitelendiren kamu görevlileri ve savunuculuk grupları tarafından memnuniyetle karşılandı. Türkiye Cumhuriyeti Dışişleri Bakanlığı ise AP’nin aldığı kararı resmi bir açıklamayla "yok hükmünde" saydığını ilan etti.

Peki bir şeyi yok sayınca o şey yok oluyor mu? Gelin birlikte karar verelim. 

1974 harekâtından sonra Türk askerlerinin tecavüzler yaptığına ilişkin ilk şikâyet 10 Temmuz 1976’da ayında Avrupa Konseyi’nin İnsan Hakları Komisyonuna ulaşmıştı. Daha sonra buna yenileri eklendi ve nihayet 41 tecavüz iddiası, dört tanıklığı olan iddia, 24 tecavüz duyumuna dair bir rapor hazırlandı. Ancak 1976 tarihli bu rapor bugüne dek resmen açıklanmadı. 1977 yılında bu raporu eline geçirdiğini iddia eden, İngiliz The Sunday Times gazetesi 23 Ocak 1977 günlü nüshasında “Türk işgalinin korkunç sırrı” başlıklı bir yazı yayımladı, fakat o da raporun ayrıntılarına girmedi. Dönemin Dışişleri Bakanı İhsan Sabri Çağlayangil ve Başbakanı Süleyman Demirel, “Rumların Türk askerlerini öldürdükleri ortada iken bu tür iddialarla uğraşamayız” deyip kestirip attı.

Temmuz – Ağustos 1974. Türk Silahlı Kuvvetleri Kıbrıs'ta

Klerides ve Demirel’in örtbas etme politikası

Yıllar sonra Kıbrıs Cumhuriyeti'nde yaşayan ve akademik çalışmalarına devam eden Niyazi Kızılyürek, Bir Hınç ve Şiddet Tarihi: Kıbrıs’ta Statü Kavgası ve Etnik Çatışma (İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, 2016) adlı kitabında 1974’te konunun Denktaş ve Klerides arasında konuşulduğu söyledi. İddialara göre Kızıl Haç bu görüşme sonunda tecavüz iddialarını daha ciddi araştırmış ve iki Kıbrıslı Türk ve 40 Kıbrıslı Rum tecavüz kurbanını tespit etmişti. Ancak Klerides bu kadınların tedavisinin üstlenilmesi halinde konunun kamuoyuna malolacağını ve kadınlar için kötü bir durum ortaya çıkacağını düşünmüştü. Sonunda formül bulunmuştu. Yaşları 12 ile 45 arasındaki 37 Rum kadın İngilizlerin Ağratur üssüne götürülmüştü. Hatta oradan Türkiye’ye getirilen bazı kurbanlar olmuştu. Neden böyle düşündüm derseniz, Rum Politis gazetesinin 2018 yılında “Kıbrıs: Cezalandırılmamış Suçlar” başlığı altında yayımladığı yazı dizisinde, 1974 Türkiye askeri işgali sırasında, tecavüze uğradığı iddia edilen bir kadının söylemlerine de yer verilmişti. “44 yıl sonra sessizliğini bozdu” üst başlığı ile paylaşılan sarsıcı yazı 29 Temmuz 2018 tarihinde KKTC’de yayımlanan YENİDÜZEN gazetesi tarafından Türkçeye çevrilerek yayımlanmıştı. 1974 savaşında Sisglibo (Akçiçek) köyünden sağ kurtulan tek kişi olduğunu söyleyen Kıbrıslı Rum kadın şöyle anlatmıştı trajik hikayesini: 

“Henüz 12 yaşındaydım… Kardeşimin başı kesilmişti, sürekli ağlıyordum, bir başka evde yeniden tecavüze uğradım… Bir genç [Türk askeri] geldi, beni aldı, diğer askerlerle tartıştı. Genç subay benden tecavüzcüleri göstermesini istediği, geceyi bir komutanın evinde geçirdim, ertesi gün de bir doktor tarafından kontrol edildim. Doktor kontrolü sonrasında bana yemek verdiler, ertesi gün iki kadın polise teslim edildim ve bir süre bu kadın polislerin korumasında yaşadım. Eylül ayında tedavi için Türkiye’ye gönderileceğimi öğrendim, askeri uçakla Adana’ya götürüldüm. Uçakta üniformalı subaylar da vardı. Adana’da askeri bir kampta tedavi gördüm, Yunanca bilen bir hemşire de bana refakat etti. Doktorlar, hemşireler ve oradakiler bana iyi davrandı, orada giderek iyileştim, tedavim tamamlanınca yeniden Kıbrıs’a döndüm. Adaya dönüşümde, Türk askerinin kontrolünde, iki kadın polis korumasında Trahoni köyünde kaldım, Kasım ayında Kıbrıs Cumhuriyeti makamlarına teslim edildim. Beni [Geçici Kıbrıs Cumhurbaşkanı] Glafkos Kleridis’in ofisine götürdüler. Başkanla konuştum. Bana yaşadıklarımı anlatmak zorunda olmadığımı söyledi ve güçlü olmamı öğütledi. Normal hayata dönüşün çok kolay olmadı, hiçbir dönemde psikolojik destek almadım. Ne devlet yardımı aldım ne de ev, ancak 1974 tecavüzü kurbanı olarak belirli bir ödeneklerim var ve özel bir şirkette memur olarak çalışıyorum.” (Röportajın orijinal metni: https://politis.com.cy/article/to-martirio-12chronis-amesos-meta-ti-sfagi)

Yalçın Küçük’ün tanıklığı

Bu tanıklığı güvenilir bulmayanlar için zorunlu askerlik görevini Polatlı Topçu Okulu’ndaki eğitiminin ardından topçu asteğmen olarak Kıbrıs harekatında yerine getirmiş ve bu görevinden ötürü “gazi” unvanı alan Yalçın Küçük’ün Yunan gazeteci Sofia Iordanidu ile yaptığı uzun (nehir) söyleşiyi hatırlatıyorum. Küçük’ün harekât sırasında yaşadıklarını, gördüklerini ve duyduklarını ayrıntılı biçimde aktardığı söyleşi Yunanistan’da “Dalga Dalga” (Yunanca Kimata Kimata, Livanis Yayınları) adıyla kitap olarak yayımlanmıştı. Küçük'ün anlattıkları resmi anlatıya uymadığı için olsa gerek kitap Türkçeye çevrilmedi ve yayımlanmadı ancak özellikle Kıbrıs medyasında (özellikle sol/Rum kaynaklarda) sıkça tartışıldı. Kıbrıslı akademisyen Niyazi Kızılyürek'in KKTC’de yayımlanan YENİDÜZEN gazetesinin 21 Aralık 2014 tarihli nüshasındaki "Tecavüz ve Yüzleşme" başlıklı yazısında Küçük’ün Yunan gazeteci ile yaptığı nehir söyleşiden bazı bölümler var. Şöyle ki;

“Yalçın Küçük: ‘Necati’nin sözünü ettiği kadın var ya, hani önünde tecavüz ettikleri... O Timbou köyündeydi. Ben orada değildim. Göz şahidi değilim. Necati ağlayarak bu olayı bana anlattı. Necati yirmi yıldan beri orduda komutan olarak görev yapıyordu. Evliydi ve çocukları vardı. Bunu nasıl yaptıklarını aklı bir türlü almıyordu. Yapanlar komutan arkadaşlarıydı. Bozuk plak gibi kafası bu olaya takılmıştı. Beni her gördüğünde tekrar tekrar bu olayı anlatırdı. Kadına iki kişi tecavüz etmişti. (...) Annesinin ve çocuğunun önünde... Necati dayanamıyordu. Her anlattığında ağlıyordu...’
Yalçın Küçük başka bir olaya değinirken de şunları söylüyordu: ‘Sana bir kadının öldürülüşünü, hayvanca bir eylemi anlatacağım, aklımdan hiç çıkmayan... Adını hatırlamadığım bir köyde Alkaçoğlu’nun emrinde temizlik operasyonları yapıyorduk. Kıbrıs’ın selvi ve okaliptüs ağaçlarıyla dolu olan köylerinden biriydi... (...) Ansızın yakınımda silah sesleri duydum ve iki asker gördüm. Gururla bağırıyorlardı: ‘Öldürdüm, öldürdüm komutanım’. Elleriyle işaret ettikleri yere doğru yöneldim. Genç bir kadın inleyerek toprağa bakıyordu... Elleri arkaya bağlıydı ve bacakları açıktı. Bacaklarının arasından beyaz sıvı ile kan akıyordu. Tabancalarını kadının karnına boşaltmışlardı. Karnından akan yağlar açık ve yaralı olan cinsel organına yapışmıştı.’ (Not: Yalçın Küçük söz konusu komutanın ön adını vermiyordu. TSK’da Alkaçoğlu soyadlı bir asker olmadığı ileri sürüldü. Muhtemelen bir yanlış anımsama söz konusuydu dendi.)
Yalçın Küçük anlatısında savaş ortamlarının insanlarda (erkekler demek istiyor) sadist duyguları güçlendirdiğini de ileri sürüyordu: ‘“Sen bizim o zaman savaşta ne hissettiğimizi bilemezsin... Tuhaftır ama cinsel iştahımız azalmıyor, artıyordu. Öyle anlaşılıyor ki, kan ve şiddet insanı tahrik ediyor. Hepimizin içinde, az veya çok, iyi gizlenmiş bir sadist vardır.’…” 
Ağustos - Eylül 1974. Kıbrıs Rum kesimindeki mülteci kampları. Fotoğraf: Doros Partasides

TMT’nin Boy Oymak sorumlusu İlter Kırmızı’nın tanıklığı

Yalçın Küçük’ün tanıklığına şüphe ile bakanlara TMT'nin yani Türk Mukavemet Teşkilatı'nın merkezle bölgeler arasındaki silah, cephane ve diğer bütün lojistik malzemelerinin yanısıra casusluk faaliyetleri, bildiri dağıtımı ve Rum bölgelerinde yaptırılan birçok bombalı saldırının her türlü sorumluluğunu üstlenmiş olan Boz Oymak'ın sorumlusu İlter Kırmızı’nın tanıklığını hatırlatmak istiyorum. Ne mutlu ki halen hayatta olan İlter Kırmızı’nın 19 deftere kaydettiği resmi yazışmalar ve onun anlatımlarından oluşturulmuş devasa bir belgesel+sözlü tarih derlemesini Güven Uludağ, Koral Özkoraltay ve İlter Kırmızı'nın oğlu Osman Y. Kırmızı yayına hazırlamış. Söylem Yayınları'ndan 2. baskısı 2022 yılında yayımlanan kitapta belgeler değişik fontla aynen, sözlü tarih anlatıları yorumsuz aktarılmış. Kitabın basına takdiminde de bulunan İlter Kırmızı nadir rastladığımız şekilde, bizzat olayların en tepedeki aktörlerinden biri olarak çoğu kez gizli tutulan, üstü örtülenleri tüm çıplaklığı ile önümüze sermiş. Ne demek istediğimi anlamanız için, kitaptan Türk tarafının gerçekleştirdiği tecavüzlere dair bir bölümü aktaracağım:

"Topal'la birlikte Eftakomi'ye gittik ve arabadan inip köy meydanında yürümeye başladık. Ortalık sessizdi. Biraz yürüdükten sonra muhtemelen görevli olduğumuzu anlayan yaşlı bir Rum kadını ağlayarak önümüze atladı. Telaşlı ve perişan bir haldeydi. Onu takip etmemizi istedi ve bizi bir eve doğru çekiştirmeye başladı. İlk anda durumdan huylandım, tuzak mı diye düşündüm. Kadının ardından eve önce elinde silahıyla Topal Mahmut, sonra da ben girdim. İçerde namsiyeli (cibinlikli) demir bir köy karyolası vardı. Üstünde beyaz bir çarşaf seriliydi. Yaşlı kadın yavaşça çarşafı çekti ve açtı ve altından 14-15 yaşlarında bir kız çocuğu göründü. Çocuğun saçları darmadağın, bacakları kan içindeydi. Olduğu yerde ölü gibi yatıyordu. Perişan bir haldeydi. Ben yatağa bakarken yaşlı kadında önüme diz çöküp "Pekse mas/vur bizi!" diye yalvarmaya başladı. ‘Prota tzeinin, tzei ystera emenan. Pekse mas tzia tus dkio. Na teleinioni tunto martyrion/Önce onu, sonra beni, vur ikimizi de bitsin artık bu eziyet’ diye çığlıklar arasında yalvardı. Meğer her gece 3-5 kişi gelip çocuğa tecavüz edermiş. O köyde yaşayan Kıbrıslı Türklerden bir teki bile, her gece tekrar eden bu olaya seslerini çıkarmamış. Yahu, çocuğa tecavüz edenler de olaya sessiz kalanlar da tecavüze uğrayan da aynı köyün veya çevre köylerin insanlarıydı! Savaşsa savaş, ama o yatakta, o halde yatan bir çocuktu. Savaşta Ayayanni'de kısılıp kalan ve o günlerde binbir zorlukla Lefkoşa'ya getirebildiğim çocuklarımı ve onların bize köyde esir olarak tutuldukları zaman yazdıkları mektubu düşündüm. Ürperdim. [Not: İlter Bey’in Ayayanni'deki köyde Rumlar tarafından esir tutulan kızları Sergül ve Zehra, anne-babalarına yazdığı notta, gayet iyi olduklarını belirtiliyorlardı neyse ki.] Çocuk ruh gibi yatakta hareketsiz yatıyordu. Bakışları donmuştu. Yaşlı nenesi de başka bir çıkış bulamadığı için ‘Vur bizi!’ dedi bana. Çok sinirlendim. Topalı da yanıma aldım ve doğru karargâha gittik; ama bizi buz gibi bir adam karşıladı. Gayet sakin ve soğukkanlı bir şekilde, ‘Siz garışmayın bu işlere, her şey bizim kontrolumuzda’ deyip yaşananlardan haberdar olduğunu açıkça belli etti. Gördüğüm manzaranın şokundan, komutanın tavrındaki pişkinlik ve şımarıklıktan gözüm döndü. Adam ‘Yok, bizimkiler değil’ deme gereği bile duymamıştı. Olayın faillerinin oradaki üniformalılar olduğunu yaşlı kadın söylemişti. 
(...) Lefkoşa'ya gelir gelmez savunma işlerinde görev yapan stenograf Filiz'i yanıma çağırdım ve bayraktarlığa hitaben o gün yaşadığımız tüm olayların anlatıldığı bir yazı yazdım. ‘Biz gördüklerimizden, Türklüğümüzden utandık. Bu olayların önüne geçilmeli, önlem alınmalıdır.’ diye bitirdik. O günlerde yazılan resmi yazıların dağıtımı, kural gereği bayraktarlık, elçilik, özel komite ve savunma işlerine yapılırdı. (...) Yazı bayraktara ulaşır ulaşmak anından geri çağrıldım. Bayraktar ‘Ne bu dağıtım? Bunun reklamını mı yapacağız? Bana gelip durumu sözlü haber vermen yeterliydi’ dedi. Böyle bir insafsızlığı yazıya döktüğüm için azar işitmiştim. Ancak şikâyetim etkili olmuş ve insanlık konularla ilgilenen komite, yaşlı kadınla çocuğu güvenli şekilde güneye geçirmişti. Olaydan sorumlu komutanın da cezalandırıldığı ve kendisine hapis cezası verildiğini duydum. Doğru mu bilmiyorum.”

İlter Kırmızı bir başka tecavüz olayını da şöyle anlatıyor:

“Eftakomi'deki olayın yaşanmasından birkaç gün sonra, bana yeni bir görev verildi. Barış Gücü'nün güneyden kuzeye getireceği bir Türk kadın ve çocuğu teslim alıp Mağusa'ya götürecektim. Kadın ve kızını Barış Gücü'nden teslim aldıktan sonra Mağusa'ya doğru yola çıktık. Yol bugün kullandığımız yol değil eski Mağusa-Lefkoşa yoluydu. Gidene kadar 3-5 barikattan geçmek zorundaydı. Barikatlarda durdurulur, geçiş ve görev kağıtlarımız kontrol edilirdi. Ama daha ilk barikatta arabanın içinde dondum kaldım. Kadın bizi durduran askerlerin Rum olduğunu zannedip feryat figan çığlık atmaya başladı. Arabaya bindiği andan beri sesi çıkmayan kadın, gözlerimin önünde çığlıklar atarak sinir krizi geçirmeyi başladı. Kadını uzun süre konuşarak, zorla sakinleştirip ancak susturabildim. Güneyde Baf yakınlarındaki evinde tecavüze uğramıştı. Onun başına gelenler Eftakomi'de karşılaştığım olayın bir benzeriydi. Rum askerleri, her gece çocuğunun önünde kadına tecavüz etmiş, kadın bunalıma girmiş, kendisine yapılan saldırılan sonra susmuştu. Benzer iki olayı üst üste yaşadıktan sonra konuyu bayraktarla bir defa daha konuştum. Bayraktar 'Bu dönemde bunun gibi yaşanmış yüzlerce olay var. Her taraftan böyle şikayetler gelir ama mümkün olduğunca etrafa duyurmamaya çalışırız. Tecavüzün duyulmasını istemez insanlar. Rumlar da çok şey yaptı ama konuyu gündemde tutup kadınlarımızı açığa çıkarıp utandırmak istemeyiz. Asker bunlar, savaş zamanı bunları zapt edebilir misin? Yaptılar tabii, her gittikleri yerde yaptılar ama bunlar ortalıkta söylenmez' gibisinden bir şeyler söylemişti."

Gerçekten hayran olunacak bir dürüstlük örneği… 

Kıbrıslı Türk hekimlerin tanıklığı

Savaştan 40 yıl sonra 2014 yılında KKTC Tabipler Birliği, “Diğer Savaş” adı altında 1974 harekâtı sırasında görevli olan doktorların şahitliklerini yayımladı. 1974'te adanın kuzeyinde görev yapan Kıbrıslı Türk hekimler (örneğin Dr. Kaya Bekiroğlu gibi dönemin sembol isimleri), milliyetçi motivasyonlarla değil, Hipokrat Yemini’ne uygun şekilde, acil bir halk sağlığı krizi ve tıbbi zorunluluk karşısında nasıl davranılması gerekiyorsa öyle hareket etmişler ve savaş esnasında hamile kalan ve hayatı tehlikede olan çok sayıda Rum kadına kürtaj yapmışlardı. Kayıtlar ilk etapta "ifşa" amacıyla değil, hastane arşiv belgesi ve tıbbi vaka takibi olarak tutulmuştu. Buna göre savaş sırasında kuzeyde mahsur kalan, esir konumuna düşen veya tahliye edilmeyi bekleyen 12-18 yaş arası 200 kadar Kıbrıslı Rum genç kız ve tecavüze uğramıştı. Örneğin bugünkü adı Taşkent olan Tohni köyünde kilisede tutulan savaş tutsaklarından 36’sı tecavüze uğramıştı. Aynı şekilde bugünkü adı Gökhan olan Vuni’de pek çok tecavüz olmuştu ki, bu köyün adı yakın tarihe kadar Dullar Köyü idi. Bu kitlesel travma nedeniyle Kıbrıs Rum Ortodoks Kilisesi, tarihindeki katı kuralları esneterek 1974 yılında kürtaja ilk kez resmi olarak izin vermek zorunda kalmıştı. Bu konu harekatın hemen arkasından o sırada Londra'da yaşayan Kıbrıs asıllı Yunan yönetmen Mihael Kakoyannis'is alelacele çektiği belgeselle Batı kamuoyuna aktarılmıştı. Kakoyannis ünlü Zorba filminin yönetmeni olarak olumlu bir üne sahipti. Dolayısıyla belgesel çok etkili olmuştu. Kıbrıslı Türk hekimlerin 2014 yılındaki temel motivasyonu mesleki etik, toplumsal yüzleşme ve kadın hakları savunuculuğu üzerinden adada samimi, dürüst ve kalıcı bir barışın zeminini hazırlamaktı.

EOKA B'nin Gerçek Tarihi, Antonis D. Athanasopoulos.

EOKA-B milislerinin tecavüzleri

Bu yazıyı yazarken özel olarak aradığımda bu konuda çok az tanıklık bulabildim. Resmi tarih tezleri ve propaganda yayınları, Rum çetelerinin saldırılarını genellikle "Rum vahşeti", "barbarlık" veya "katliam" gibi genel başlıklar altında toplamıştı. Kadınların uğradığı saldırılar acaba sayıca az mıydı? Ya da ailelerin "namusunu ve mahremiyetini" koruma refleksiyle detaylandırılmamış ve arşivlerde arka plana mı itilmişti? Yoksa galipler, şan, şöhret ve toprak kazanırken kadınlarının ve genç kızlarının haysiyetini koruyamadıklarının bilinmesini mi istememişlerdi? Yargıya varmak zor. Ama ulaşabildiğim bilgiler şöyle: 

20 Ağustos 2007 tarihli Radikal gazetesinde Yorgo Kırbaki’nin yazısına göre 14 Ağustos 1974 günü Rum milisleri Muratağa-Atlılar-Sandallar'da Kıbrıslı Türk kadınlarına tecavüz etmişti. Özellikle Karpaz'da sistematik tecavüzler olmuştu. Bir tanık “Türkler Kıbrıs’a girince EOKA-B üyesi 40 kadar palikarya gidip savaşacakları yerde başka şeylerle uğraştı. Üç Türk köyündeki erkekleri toplayıp esir olarak Maraş’a gönderdiler. Bir okulda topladıkları kadınların ise evlerine dönmelerine izin verdiler. Ardından Türk köylerine giderek ilk başta hayvanları çalmaya başladılar. Bununla yetinmeyip evlere girdiler ve altınlarını çaldıkları kadınlara sarkıntılık ettiler. Sonrasında kadın kız demeden tecavüzlere başladılar. Köylerin kahvelerine giderek yaptıklarını marifetmiş gibi anlattılar. Karşı koyan kadınların şakağına tabancayı dayıyorlardı. Tecavüzler gecelerce sürdü” demişti. 

EOKA-B milisleri tarafından bu köylerde haftalarca süren cinsel şiddet olaylarının ardından, geride tanık bırakmamak amacıyla çoğunluğu kadın ve çocuklardan oluşan 126 kişi katledilmiş ve toplu mezarlara gömmüştü. Palekitre (Balıkesir) ve Aşşa (Paşaköy) köylerine sığınan ailelerin kadınları ve çocuk yaşta genç kızlar, cinsel şiddete maruz bırakıldıktan sonra benzer şekilde öldürülmüşlerdi. Geride “tanık” kalmadığı için bu olaylar bireysel sözlü tanıklıklar yerine ancak toplu mezarların açılması ve adli tıp raporlarıyla belgelenebilmişti.

22 Kasım 2004 tarihli Hürriyet gazetesinde çıkan bir habere göre 15 Ağustos 1975’te Taşkent Köyü’ndeki tüm erkekleri toplayan EOKA militanları, iki otobüse doldurdukları Türkleri kurşuna dizerek öldürmüş ve cesetlerini farklı yerlere gömmüştü. Eski bir EOKA’cı olan Andreas Dimitriu isimli bir Rum, Güney Kıbrıs’ta yayınlanan ALITHIA gazetesine itirafta bulunarak Taşkent’te Türklere yaptıkları katliamı ve tecavüzleri şu şekilde anlatmıştı: “Ne yaptıysak devletin (Güney Kıbrıs Rum Devleti) yasal güçleriyle beraber yaptık. Köydeki 89 Türk erkeğini topladık. Onlar öldürüleceklerini bilmiyorlardı. Toplananlar Hirokitia’dan gelen askerler tarafından götürüldü. Bu arada gelen askerler intikam için bazı genç kadınlara da tecavüz ettiler. Toplanan Türk erkekleri daha sonra topluca öldürüldü, dozerlerle açılan çukurlara gömüldü... O zamanlar böyle şeyler oluyordu...”

23 Temmuz 1974 günlü The Times gazetesinde İngiliz Gazeteci David Leigh “Kıbrıs’ın istilasından sonra yüzlerce Kıbrıslı Türk, milli muhafızlarca rehin alınmış, Türk kadınlarının ırzına geçilmiş, çocuklar cadde ortasında öldürülmüş ve Limasol’daki Türk mahalleri tamamen yakılmıştı” diye yazıyordu. 30 Temmuz 1974 günü Almanya’nın Sesi radyosuna konuşan bir Alman turist “Yunanlıların kasaplığını insan zekâsı kavrayamaz... Magosa etrafındaki köylerde Rum milli muhafızları, vahşetin eşsiz örneklerini gösterdiler. Türk evlerine girdiler; acımasızca kadın ve çocuklara mermi sıktılar, birçok Türk’ü, gırtlağından kestiler; Türk kadınlarını toplayarak ırzlarına geçtiler...” diye anlatıyordu tanık olduklarını… 

1964 yılında eşi Rum askerler tarafından öldürülen Nevcihan Oluşum. Fotoğraf: Don McCullin.

İki tarafın anlatılmamış hikayeleri

2019'da Nobel Barış Ödülü'ne aday gösterilen ve bu yıl hızlı gelişen bir hastalık yüzünden kaybettiğimiz Kıbrıslı Türk gazeteci ve insan hakları savunucusu Sevgül Uludağ 2005 yılında kendi cep telefonundan ihbar hattı kurarak, her iki taraftan da "anlatılmamış hikayeler" derlemişti. Bu tanıklıkları Cyprus: The Untold Stories (Kıbrıs: Anlatılmamış Hikayeler, Bibliopolis, 2005) adlı kitapta topladığı gibi KKTC'de yayımlanan YENİDÜZEN gazetesinde de yayımlamıştı. Sevgül Uludağ daha çok iki tarafın kayıplarının izini sürmüştü ama tecavüzler konuda çok önemli bir hafıza oluşturan Kıbrıslı Türk Dr. Derviş Özer’in dört yazıdan oluşan ve YENİDÜZEN gazetesinde 1 ve 4. Bölümlerini okuyabildiğim (diğer bölümler yok nedense) Tecavüz Dosyası adlı bloğundaki bir yazısında adı ve etnik kimliği verilmeyen bir mağdur şöyle anlatıyordu trajik geçmişini:

“Savaş yıllarıydı. Hep tecavüz ve ölüm hikâyeleri ile büyüdük. Gençliğimiz çocukluğumuz hep düşman tarafından öldürülme tecavüz öyküleri ile geçti. Başka ülkelerde çocuklar, masallarla büyürken, genç kızlar beyaz atlı prensini beklerken, buram buram aşk kokan hikâyeler ve fotoromanlar okurken biz hep korkuyla, ölüm ve tecavüz öyküleri ile büyüdük. Bize hep kötü olaylar anlatıldı. Biz de bunları korkudan bacaklarımız kasılarak dinlerdik ve zamanın geçmesini beklerdik. 
Henüz 17’imi doldurmamıştım, savaş bir sabah göstere göstere geldi ve sadece savaş değil, her şey geldi. Kötülük geldi, açlık geldi, susuzluk geldi ve daha kötüsü ölüm geldi. Ölümden daha kötüsü mü o da geldi. O hep korktuğumuz sadece yaşlı kadınların hikâyelerinde olan tecavüz geldi.
Bir sabah esir kampından birçok kadınla alındık ve götürüldük. Nereye gittiğimiz belli değildi. Bizi götürüp bir köyün içine bıraktılar ve bazı adamlar tarafından alınıp evlere sokulduk. Daha ne olacağını bilmiyorduk bile. (…) Ben evlerde yiyecek ve elbise arayacağımızı düşünmüştüm. Ama öyle değilmiş.
Bir adam beni aldı ve tecavüz etti. Hiç acımadan tecavüz etti. Yalvarmama rağmen, ağlamama rağmen tecavüz etti. Bayılmışım, ağlamadan ve acıdan bayılmışım. Kendime gelip gözlerimi açtığım zaman kamyonun içinde olduğumu gördüm. Yanımda kendi başına oturan esir kadınların arasındaydım. Diğer kadınlarında gözlerinin ağlamaktan şiştiğini gördüm ama birbirimizle konuşmadan ve birbirimize bakmadan oturduk kamyonun arkasında. Kampa vardığımızda yaşlılar bizi koşarak karşıladılar ama hiçbir şey sormadılar. Ne olduğunu biliyor gibiydiler. Oysa bizim içimize düşeni biz bile bilmiyorduk.
Tecavüzün etkisiyle günlerce kustum. Bir lokma yemek yiyemedim. Günlerce, aylarca kustum ve sonra, aylardan sonra adet görmediğim aklıma geldi. Aslında hiç aklıma gelmedi, yaşlılar sordular adet görüyor musun diye. İşte o zaman gebe olduğumu anladım…” (Adsız kadının bebeğini doğurmasıyla travması günümüze dek gelen bu acı hikayenin tamamı için: https://www.yeniduzen.com/tecavuz-bebegi-6611yy.htm)

Neden bunları konuşmak zorundayız? 

Evet, Dr. Derviş Özer etnik kimliğini açıklamamakla iyi etmiş aslında. Çünkü tecavüz mağdurunun Kıbrıslı Türk veya Kıbrıslı Rum olması trajedinin niteliğini değiştirmiyor. Her iki taraftan kadınlarının da benzer saldırılara maruz kaldığını en azından bu yazıdan biliyoruz. Türk tarafının gerçekleştirdiği tecavüzlerin çok daha fazla olması (yukarda saydığım gerekçelerle sayılar örtbas edilmediyse) antik çağlardan beri “zafer kazanan talan yapar” ilkesi uyarınca talanın en önemli parçasını kadınların oluşturmasıyla ilgili. Tarih boyunca tecavüz her milletten, her ideolojiden, her inançtan, her statüden erkeğin işlediği bir suç. Özellikle savaş, karışıklık, anarşi dönemlerinde, milliyetçi, ırkçı, dinci vb (kendinden olmayanı dışlayıcı) ideolojiler, erkeklerin içindeki bu vahşi benliğin üzerindeki denetimi kaldırarak, harekete geçirerek, tahrik ederek, tecavüz edilen kişinin şahsında aslında düşman gördükleri grupları aşağılamalarına, terörize etmelerine, ruhsal ve fiziksel zarar vermelerine neden olacak şekilde onu kontrol altına alıyor, davranışlarını, düşünme biçimini etkiliyor. Bunları yaparken de tecavüzü adeta normalleştiriyor, önemsizleştiriyor, kültürün bir parçası haline getiriyorlar... Tarih boyunca bu kalıp değişmedi. Kıbrıs adasının olabilecek en kanlı biçimde paylaşılması savaşında da en büyük acıları kadınların yaşaması bu kalıba uygundu. 

Avrupa Parlamentosu’nun aldığı karara büyük öfke duyanlara Dr. Derviş Özer’in ders niteliğindeki sözleriyle cevap vermek istiyorum: “Yıllar bana tecavüzün şeklinin sınırsız olduğunu öğretti. Kadınlarla iç içe olmanın, onların dertlerini dinlememin ve savaşı görmemin, savaşı yaşamamın ve kadın hastalıkları doğum uzmanı olarak kadınlarla içli dışlı olmamın sonucunda, onlara yapılan tecavüzün çeşitlerini öğrendim. Onlar anlattı, ben dinledim ve bugün, belki de yarın hepsini size aktaracağım. Anlatmak niye, acıları tekrardan deşmek niye diyeceksiniz. Buna cevap olarak Alman hukukçu Bernhard Schlink sözleri ile cevap vereceğim: ‘Her ne kadar geçmişte yaşananlardan dolayı yeni kuşakları sorumlu tutamazsak da eski suçların yeni kuşaklara devredildiği bir yer vardır. Bir toplumun üyeleri geçmişte işlenen suçları açığa çıkarıp kabul etmezlerse, kendi toplumunun suçlu üyelerini bağırlarına basıp korurlarsa, o zaman suça ortak olurlar. Suç, yeni kuşakları bekliyor demektir, ta ki bunu kabul edip kınayana kadar. Suçtan arınmak ancak o zaman mümkün olur’…”

Bu kategoride daha fazla: Makaleler

Tümünü gör

Daha fazlası: Ayşe Hür

Tümünü gör