İçeriğe geç

Görünmez Şiddetin En Yaygın Özelliği: Kenarda Durup Sadece İzlemek – Waseem Ahmad Siddiqui

Yazan Avlaremoz
Görünmez Şiddetin En Yaygın Özelliği: Kenarda Durup Sadece İzlemek – Waseem Ahmad Siddiqui

“Eğer kafanız karışıksa ve sanki her şey başınıza aynı anda çöküyormuş gibi hissediyorsanız, bu kişisel ya da özel bir deneyim değildir,” diyor tarihçi Adam Tooze, “Bu aslında kolektif bir deneyimdir.” Ve bu deneyimin bir adı var: ‘polycrisis’ ya da ‘çoklu kriz’.

1970’lerde Adam Tooze, şu anda yaşamakta olduğu dönemi çoklu kriz olarak tanımlıyor. Öyle görünüyor ki, şu anda, tam da bu anda tanık olduğumuz olayların bir araya gelmesi; soykırım, savaşlar, kitlesel yerinden edilme ve iklim felaketi ayrı olaylar değil. Bunlar şu anda yaşanmakta olan çoklu bir krizi yansıtan tek bir olaydır. Polikriz veya çoklu kriz terimi ilk olarak Fransız düşünür Edgar Morin’in Karmaşık Düşünceler [La Pensée Complexe] çalışmasında yer alıyor. Adam Tooze’un çalışmasından sonra ise bu terim yaygınlaştı.

Bugün özellikle buradan başlamak istedim. Bunun iki sebebi var. Bir, içinde bulunduğumuz zamanda münferit olaylardan bahsetmek artık görünmez şiddet üretiyor. Buna çok dikkat etmeliyiz. Görünmez diyorum çünkü –ve bu, ikinci neden– münferit olaylardan söz ettiğimiz sürece, toplum içindeki empati duygusunu ve yaşamı korumak için verdiğimiz ortak mücadeleyi yitirme riski artık her zamankinden daha fazla.

Hatırlarsınız, dilbilimci Ferdinand de Saussure, göstergebilimde bir işaretin çift yüzü olduğundan bahsetmişti. O çift yüz, göstergebilimde gösteren ve gösterilen olarak geçiyor. Gösterenin gücü bir temsil içeriyor ve güç imgesinden kaynaklanıyor. Bu güç, gösterilen şeyin nesneleştirilmesine kadar uzanıyor. Bir şey işaret etmek, bir nevi onu sabitlemek –yani onun başka bir şey olamayacağını göstermek– aslında bizi tek bir yere hapsediyor. Bizi artık neredeyse hareket edemez hâle getiriyor. Tek bir kimliğin içinde hapsolmak gibi bir şey. Bu kimliğin oldukça antroposentrik (insan merkezli) olduğunu düşünebiliriz. Bu tür kimlik oluşum biçimleri, ortak bir zemin yaratmaktan çok bizi birbirimizden daha da uzaklaştırıyor. Bizi yalnızca kendimizle, kendi dertlerimizle ilgilenen yalnız insanlara dönüştürüyor. Hatta bizi, yalnızca kendi toplumumuzla ilgilendiğimiz bir duruma indirgiyor; başkaları söz konusu olduğunda, “O konu beni ilgilendirmez” diyebilecek tehlikeye kadar düşürüyor.

Bu bağlamda, Saussure’ün de belirttiği gibi, sabitleme süreci –özellikle de dışarıdan gelen göstergenin gücü– bir tür derin temsil sorununu barındırır. Daha basit bir örnek vermek gerekirse, gündelik dilde sıkça kullandığımız ben, sen, o ile başlayan cümleler, parmakla işaret ettiğimiz uzaklara doğru işaretlerdir. O kadar uzak ki, birbirimize temas etmeyi artık neredeyse imkânsız kılıyor. Onlar mülteci, onlar kadın, onlar LGBTİ+, onlar Ermeni, onlar Kürt, onlar Müslüman, onlar gayrimüslim… Hatta çevresel tahribatlarda sıkça duyduğumuz şey, “iklim inkârcılığı” gibi ifadeler, görünmez bir şiddet içeriyor. Olayları sadece kenarda durup izlemek, bu görünmez şiddetin en yaygın özelliği. Tam da bulunduğumuz yerde kimliklerimizin daha da katılaşmasına neden oluyor. Kenarda durup izlemek, aynı zamanda çevremizdeki yaşamı tamamen göz ardı etmeye itiyor. Bu nedenle, şu anda sadece bir mülteci sorunu söz konusu değil. Aynı şekilde, sadece Ermeni sorunu, sadece kadın sorunu, sadece Müslüman veya gayrimüslim sorunu veya sadece LGBTİ+ sorunu da söz konusu değil. İklim felaketi artık sadece münferit bir sorun değil. Ortak bir yaşama dair, yaşamı korumaya dair bir sorunumuz var. Yaşadığımız şey ortak. Bu ortak deneyim elbette ortak bir yaşamın korunmasıdır.

Gerçek şu ki, içinde bulunduğumuz zamanda pek çok olay neredeyse eşzamanlı olarak gelişiyor. Elbette eşzamanlı terimi, bu olayların tam olarak aynı zamanda ve aynı yerde gerçekleştiği anlamına gelmiyor. Ancak, öyle ya da böyle bu olaylar birbiriyle ilişkileniyor. Örneğin, Black Lives Matter’dan kadın cinayetlerine karşı feminist ve anti-feminist hareketlere, Gazze ile dayanışma hareketlerine, Extinction Rebellion’a [Yokoluş İsyanı], hayvan hakları aktivistlerine ve İklim Adaleti’ne kadar geniş bir yelpazeyi kapsıyor. Bu olayların neredeyse tamamı birbiriyle ilişkili ve farklı zaman veya yerde gerçekleşiyor olsa da ortak bir referans içeriyor. O ortak referans, yaşamı korumak. Şimdi farklı yerlerde ve zamanlarda eşzamanlı olarak ortaya çıkan bu çoklu krizlerin ortak noktası, yaşamın kendisidir. Savunmak ve korumak istediğimiz referans noktası, işte bu ortak yaşamımızdır. Bu ortak referans oldukça güçlü. Ben buradan yaşamı savunan bir referansa yöneliyorum. Çünkü hiçbir yaşam mücadelesi, tekrar ediyorum, hayvan hakları mücadelesi, kadın mücadelesi, mültecilerin mücadelesi, LGBTİ+’ların mücadelesi ve iklim mücadelesi, münferit mücadeleler değil. Şu anda Filistin’de devam eden soykırıma karşı mücadelede olduğu gibi, hepsi ortak yaşamı koruma mücadelesidir. Bu, münferit olaydan ortak yaşamı korumaya doğru ilerleme mücadelesidir. Tek gayesi, yaşamı korumaktır.

Ortak Krizin Karmaşık Yüzleri

Şimdi bu noktada sizleri Apaçık Radyo’daki Açık Gazete’nin bir köşesi olan Hüsnükabul programıyla tanıştırmak istiyorum. Hüsnükabul, insanların "öteki” ile (başkalarıyla) olan bir aradalık ilişkilerini tartışan bir radyo programı. Kalıcılık ve geçicilik, içerme ve dışlama, kamusal ve özel, misafir ve ev sahibi kavramlarına mültecilik perspektifinden hak temelli olarak yaklaşıyor.

Apaçık Radyo’da yayınlanan bu radyo programı, dünyanın karmaşık durumuna tanıklık eden pek çok programdan biri. Bu nedenle, dünyanın sayısız hâline ve şu anda yaşanmakta olan, birbiriyle iç içe geçmiş olaylara biraz daha ışık tutmak amacıyla üç ayrı röportajdan kesitler ve değerlendirmeler paylaşmak istiyorum: Adnan R. Khan, Kumi Naidoo ve Dipesh Chakrabarty.

Seziyorum ki, yaptığımız bu röportajlar, dünyada olup bitenlere dair bir nebze de olsa bütüncül bir tablo çiziyor.

Atık Sömürgeciliği, Atık İnsan Bedeni

5 Mart 2026 tarihli Hüsnükabul programında Kanadalı yazar, editör ve fotoğrafçı Adnan R. Khan ile İngiltere’den Türkiye’ye gönderilen plastik atıkların geri dönüşüm sektöründeki sonuçlarını konuştuk. Söyleşinin merkezinde Adnan’ın Boy Wasted soruşturması ve Türkiye’de geri dönüşüm sektöründe hayatını kaybeden göçmen işçilerin hikâyeleri bulunuyor.

İlk sorum şuydu: “Günümüzde, zamanımızın ruhuna uygun olarak, sürekli ahlaki ve yapısal çöküşe tanık oluyoruz. Bunu nasıl değerlendiriyorsunuz? Bu derin, gizlenmiş yapıyı bizimle paylaşır mısınız? İngiltere üzerinden Türkiye’deki plastik geri dönüşüm atık pazarında işlenen suçlar bu yapının neresinde duruyor; bu suçlarla söz konusu yapı arasında nasıl bir ilişki kuruyorsunuz?” Adnan bu soruyu “... Bence gerçekten derinlemesine araştırırsak ve tarihine bakarsak, yapılar esasen sömürgeciliğe kadar uzanıyor.” diye cevapladı ve devamında, “Çöpün görünmez olması, onun ortadan kalkması anlamına gelmez. Tam tersine, atık başka bir coğrafyada yeni bir ekonomik ve toplumsal hayatın parçası olur.” dedi.

Adnan röportaj esnasında bana, İngiltere’de tüketilen plastiğin Türkiye’ye gönderildiğini söyledi. Daha sonra, bu çöplerin Türkiye’deki geri dönüşüm sektöründe işlendiğini; bu süreçte özellikle göçmen ve kırılgan emek gruplarının düşük ücretli, güvencesiz ve tehlikeli çalışma koşullarına maruz kaldığını anlattı.

Zengin tüketim toplumları ürünün kullanımından elde edilen faydayı kendi sınırları içinde tutarken üretim ve atık süreçlerinin maliyetlerinin bir bölümünü başka coğrafyalara gönderiyor. Bu aktarımla çevresel risk, sağlık ve iş güvenliği riski de aynı şekilde başka toplumlara devrediliyor. Dolayısıyla plastik atığın küresel dolaşımı, küresel eşitsizliğin maddi bir haritasını ortaya çıkarıyor.

Adnan söyleşide bu yapının tarihsel köklerini doğrudan sömürgeciliğe bağlıyor. Ona göre plastik ekonomisinin yapısı, zengin ülkelerde değerin üretilmesi ve tüketilmesinden sonra ortaya çıkan sonuçlardan biri. Bu, sömürgecilik döneminin siyasi ve iktisadi zihniyetini hatırlatıyor.

Burada sömürgeciliği doğrudan siyasal egemenlik biçimi olarak anlamamak gerekir. Sömürgecilik ekonomisi; kaynakların bir coğrafyadan alınması, değerin başka yerde birikmesi ve çevresel ya da toplumsal maliyetlerin başka topluluklara aktarılması biçiminde günümüzde farklı şekillerde devam edebilir.

Plastik atık ticareti bu açıdan iç karartıcı bir örnek. Petrol çıkarılır. Petrolden plastik üretilir.  Plastik, zengin tüketim toplumlarında kullanılır. Atık ortaya çıkar. Atık başka bir ülkeye gönderilir. Atık düşük maliyetli emekle işlenir. Çevresel ve insani risk başka insanların yaşam alanına taşınır. Bu zincirde tüketici, ürünün ilk aşamasında görünür; atığın sonundaki işçi ise çoğu zaman görünmezdir. Tıpkı Boy Wasted’da hayatını kaybeden kaçak bir işçinin bedeni gibi. Adnan Khan’ın araştırması, tam da bu görünmez şiddeti ve karanlık kalmış plastik atık ticaretinin ahlaki ve yapısal çöküşünü gün ışığına çıkarıyor.

İklim Krizi Bir Çevre Sorunundan Daha Fazlası

13 Mayıs 2026 tarihli Hüsnükabul programımızda ise Güney Afrikalı insan hakları ve çevre adaleti aktivisti Kumi Naidoo ile iklim krizi, fosil yakıt bağımlılığı, savaşlar ve otoriterlik arasındaki ilişkileri konuştuk. Kumi Naidoo şu anda Fosil Yakıt Anlaşması Girişimi yöneticisi ve Greenpeace International ile Amnesty International’ın eski yöneticisidir.

Kumi Naidoo’nun röportajda kullandığı metafor, o günden beri aklımdan çıkmıyor. Bu metaforu burada alıntılamak istiyorum çünkü iklim politikasındaki temel çelişkiyi çok net bir şekilde ortaya koyuyor:

O hâlde, dinleyicilerinizden şu durumu bir hayal etmelerini rica edeceğim. Bir sabah uyanıyorsunuz. İşe geç kalıyorsunuz, okula ya da üniversiteye koşturuyorsunuz. Günün sonunda eve dönüyorsunuz, kapıyı açıyorsunuz ve koridordaki banyonuzdan su aktığını görüyorsunuz. Mutfağın önünden geçerken bir paspas alıp gidip bakıyorsunuz: ‘Hey, bu su nereden geliyor?’ Kapıyı açtığınızda, ‘Ah, evden aceleyle çıkarken tıpa açık kalmış, musluk da gün boyu damlamış, bu yüzden su birikmiş ve şimdi koridora akıyor.’ dersiniz. Herhangi bir mantıklı insan olarak bu gerçekle karşı karşıya kaldığınızda ilk olarak ne yaparsınız? Önce yeri silmeye mi başlarsınız yoksa önce musluğu mu kapatırsınız? Elbette önce musluğu kapatırsınız. Oysa bizim 30 yıldır yaptığımız şey, fosil yakıt musluğunu kapatmadan yeri silmek.”

Kumi Naidoo’nun söyleşideki temel itirazı, iklim krizinin yalnızca “çevre” etrafında değerlendirilmesiydi. Son otuz yılda dünya, fosil yakıt kullanımını yeterince azaltmadan iklim krizinin sonuçlarını yönetmeye çalışarak sürekli “yeri silmiştir.” Bu metafor, iklim politikalarının önemli bir kısmının neden yetersiz kaldığını anlatmaktadır. Afetlere müdahale edilir. Yangınlarla mücadele edilir. Sel sonrasında yeniden inşaat yapılır. Kuraklığa karşı yardım gönderilir. Fakat bütün bunların yanında fosil yakıt ekonomisinin yapısal genişlemesi devam ederse, krizin temel kaynağı ortadan kalkmış olmaz. Burada iklim adaleti ile Adnan Khan’ın plastik atık hikâyesi arasında güçlü bir bağ ortaya çıkıyor. Plastik atığın “geri dönüştürülmesi” ile fosil yakıt tüketiminin sürdürülmesi arasında benzer bir mantık bulunmaktadır: Sorunun kaynağını değiştirmek yerine, ortaya çıkan sonuçları yönetmek. Bu yaklaşım çevresel sorunların siyasal nedenlerini perdeleyebilir. “Musluğu kapatmadan yeri silmek” – iklim politikasının temel çelişkisi işte buradadır.

İklimi Değil Sistemi Değiştir Platformu, İstanbul, 28 Nisan 2026

Kumi Naidoo’nun söyleşisinin bir başka önemli boyutu, iklim krizinin savaş ve otoriterlikten bağımsız düşünülemeyeceği yönündeki yaklaşımıdır. Fosil yakıt ekonomisi ve kaynakları aynı zamanda jeopolitik güç ilişkilerinin, ekonomik çıkarların ve devlet politikalarının bir parçasıdır. Bu nedenle, enerji dönüşümü, siyasal bir dönüşüm meselesidir.

Kumi’ye göre iklim krizinin çözümü için daha demokratik, daha şeffaf ve daha eşitlikçi sistemlere ihtiyaç duyulurken otoriter siyaset korku, bölünme ve bilgi üzerindeki kontrol mekanizmalarıyla çalışıyor. Bu nedenle, iklim adaleti ile demokrasi mücadelesi arasında doğrudan bir ilişki bulunuyor.

Bu ilişki özellikle yerinden edilen insanlar için önemli. İklim krizinin etkileri derinleştikçe kaynaklar üzerindeki baskılar artabilir. Su, gıda ve enerji güvenliği sorunları toplumsal gerilimleri büyütebilir. Bu koşullarda evlerini terk etmek zorunda kalan insanlar kolaylıkla siyasi korkunun hedefi haline getirilebilir.

İnsanlık Tarihinden Gezegen Tarihine

Adnan Khan’ın mikro düzeyde görünmeyen emeği, Kumi Naidoo’nun makro düzeydeki ekonomik ve politik eleştirisi bizi Dipesh Chakrabarty’nin daha temel tarihsel sorusuna taşıyor: İnsanlık tarihini artık gezegenin tarihinden bağımsız yazabilir miyiz?

29 Temmuz 2026 tarihli Hüsnükabul söyleşimizde tarihçi Dipesh Chakrabarty ile postkolonyal düşünce, maduniyet çalışmaları [subaltern studies], Antroposen ve “gezegensel” düşüncenin iklim krizi karşısında tarih yazımını nasıl dönüştürdüğünü konuştuk.

Dipesh’in çalışmalarına baktığımızda, aklıma esasen şu soru geldi: Küreselleşme gibi bir postkolonyal bağlamda –özellikle de Dipesh’in yaşadığı dönemde– çeşitli insan hakları sorunları gündeme gelirken Dipesh Chakrabarty nasıl oldu da iklim tarihi, gezegensel kavram ve Antroposen gibi konularla ilgilenir hâle geldi? Bu temel bir soruydu ama açıkçası Dipesh’in bu konudaki tutumunun ardındaki nedenleri merak ediyordum.

Benim için bu düşünsel dönüşüm rastlantısal değildi. Dipesh Chakrabarty’nin postkolonyal tarihçiliği, Avrupa merkezli tarih anlatılarını sorguluyordu. Ancak, iklim krizi başka bir soruyu gündeme getirdi: İnsanların farklı tarihsel deneyimlerini kabul ederken insanlığın ortak bir gezegensel geleceğe sahip olduğu gerçeğini nasıl düşüneceğiz?

Dipesh Chakrabarty’nin düşüncesinin anahtar kavramlarından biri küresel ile gezegensel arasındaki ayrımdır. Küresel kavramı, insanların kurduğu bağlantıları anlatır: küresel ekonomi, küresel ticaret, küresel kapitalizm, küresel göç, küresel iletişim. Bunların tamamı beşerî kurumlar ve tarihsel süreçler tarafından oluşturulmuştur. Gezegensel ise insan merkezli bakışın ötesine geçmeyi gerektirir.

The Climate of History in a Planetary Age [Küresel Çağda Tarihin İklimi] çalışmasının temel katkılarından biri, tam da bu ayrımı düşünmeye zorlamasıdır. Ona göre iklim değişikliği tarih, modernite ve küreselleşmeye ilişkin yerleşik düşüncelerimizi sarsıyor; dolayısıyla insanlığın hem küresel hem de gezegensel perspektiflerden düşünmesi gerekmektedir.

Bu yaklaşım, iklim krizinin neden yalnızca küresel bir sorun olmadığını anlamamıza yardımcı olur. İklim krizi küreseldir çünkü bütün toplumları etkiler. Ama aynı zamanda gezegenseldir çünkü insan toplumlarının üzerinde yaşadığı Dünya sistemlerinin işleyişini ilgilendiriyor.

Antroposen ve Antoposentrik Tarihin Krizi 

Dipesh Chakrabarty’nin Antroposen üzerine düşüncesinin temelinde, insanın artık gezegenin fiziksel süreçlerini etkileyen bir güç hâline geldiği fikri bulunuyor. Bu noktada tarih disiplininin geleneksel zaman ölçekleri yetersiz kalmaya başlıyor. İnsanlık tarihi birkaç bin yıllık bir geçmişe sahip. Modern kapitalizmin tarihi birkaç yüz yıl içinde yoğunlaşıyor. Dipesh’in “gezegensel” yaklaşımı, Dünya tarihi, yaşam tarihi ve insan eliyle kurulmuş küresel tarih arasındaki ilişkileri birlikte düşünmeye çağırıyor.

Modernlik kimler için refah, kimler için yoksulluk üretti? Ve geleceğin maliyetlerini kim ödeyecek?

Burada önemli bir teorik gerilim ortaya çıkıyor. Bize farklı insanların tarihsel deneyimlerinin eşit olmadığını hatırlatıyor. Sömürgecilik herkesi aynı şekilde etkilememiştir. Kapitalizmden herkes aynı biçimde yararlanmamıştır. İklim krizinin sorumluluğu da eşit değildir. Fakat gezegensel düşünce bize bütün bu farklılıkların üzerinde bir ortak fiziksel gerçeklik bulunduğunu hatırlatıyor.

Sonuca Doğru: İklim Krizi, Yerinden Edilme ve Savaş (Çatışma) – Üç Eksenden Ortak Yaşamı Savunma Çağrısı

Eğer içinde bulunduğumuz zamanda ortak endişeler taşıyorsak, bu durumda münferit olaylar yerine ortaklıklar üzerine nasıl eyleme geçebiliriz? Farklı mücadeleleri birbirine indirgemeden onları ortak yaşamı savunma fikrinde nasıl buluşturabiliriz?

Etrafımıza baktığımızda, dünyanın sayısız hâline tanıklık ediyoruz. Biz dünyanın bu sayısız hâlinin birer parçasıyız. Ayrı parçalar değiliz; ortak parçalarız. Birinci yaşam, evinizden dışarı çıktığınızda deneyimlediğiniz bir yaşam vardır. İkinci yaşam ise bizden uzak ancak paylaştığımız dünyanın içinde var olan bir yaşamdır.

Gündelik hayat –evinizden dışarı çıktığınız hayat– dünyanın bu sayısız hâlini yansıtıyor. İster bir ağacın kesildiğine tanık olun, ister birine haksızlık yapıldığına tanık olun, ister bir erkeğin bir kadına bağırıp hakaret ettiğine tanık olun, ister sokak protestoları sırasında hukuka aykırı tutuklamalara tanık olun – bunların hepsi, ortak mücadelenin bir parçası.

İsrail'in Kuzey Gazze'deki kara harekatı nedeniyle yüz binlerce Filistinli yerinden edildi.

Aynı zamanda, Gazze’de 7 Ekim’den bu yana devam eden soykırım ve Filistin’de kitlesel yerinde etmeler var. Ukrayna’daki savaş, milyonlarca insanı yerinden etti. Sudan’da milyonlarca kişi savaş nedeniyle yerinden edildi ve bazı durumlarda ikinci kez yer değiştirmek zorunda kaldı. Suriye’de uzun süren çatışmanın yol açtığı ekonomik ve altyapısal hasara su kıtlığı, kuraklık, tarımsal üretimdeki düşüş ve çölleşme de eklendi. Ve son olarak, doğduğum yer olan Pakistan’da 2022 yılındaki sel felaketi ülke topraklarının yaklaşık üçte birini sular altında bıraktı ve 8 milyon insanı yerinden etti. Bu insanlar arasında, daha önce savaş nedeniyle Afganistan’dan Pakistan’a kaçmış mülteciler de bulunuyor.

Bu olaylara göz yumamayız. “Beni ilgilendirmez; ben yatağımda ya da koltuğumda rahatım” gibi sözler, aynı şiddeti körüklüyor. En önemlisi, çok geç olmadan bu yaşamı koruma mücadelesi, birlikte çaba göstermemizi gerektiriyor. Bunların hepsi, ortak mücadelenin ortak çağrısını yineliyor: yaşamı korumak.

Savaş, çatışma, yerinden edilme, başka bir ülkeye yeniden yerleşme ve daha fazla yerinden edilmeye yol açan iklim yıkımı çok katmanlı ve karmaşık ancak bütün bir resim ortaya çıkarıyor. Bu yazıya son verirken bir çelişkiyi daha not etmek istiyorum. 1951 Cenevre Sözleşmesine atıfta bulunacak olursak, “Mülteci kimdir?” sorusu akla gelir. Mülteci kavramının hukuki bir terim olarak tasarlandığını ve yine bu sözleşmede ‘uluslararası hukuk’ tarafından oluşturulduğunu görebiliriz. Sözleşmede mültecinin kim olduğu ve ne tür korunma hakları olduğu yazmaktaydı. Bu hukuki kavram savaştan veya çatışmadan ayrılmak zorunda kalan ya da çeşitli siyasi, dinî vb. işkencelere maruz kalan insanlar üzerinden düşünülüyordu. Oysa gündelik dilde mülteciler sadece savaştan veya çatışmadan dolayı evlerini terk etmek zorunda kalan insanlar değildir. Bugünün en önemli örneğini vermek gerekirse, iklim krizi nedeniyle evlerini terk eden insanlar Cenevre Sözleşmesinin tanımına girmiyor. Dolayısıyla yasal tanım içerisinde bile bu tür boşlukların olduğunu görebiliyoruz. O yüzden bu tanımın tarihçesini biraz sorgulamanın önemli olduğunu düşünüyorum. Çünkü 1951’deki Cenevre Sözleşmesi, İkinci Dünya Savaşı (1939-45) sonrasında ağırlıklı olarak Avrupalı mültecileri korumak için tasarlanmıştı. Sözleşmenin bugünkü işleyişi ise, kimi mülteci olarak kabul ettiğine dair apaçık bir tür bölgesel sınırlamaya sahip. Burada aynı zamanda önemli bir politik çelişki de ortaya çıkıyor.

Sözü Edilen Programlar

Khan, Adnan R. (2026). “Plastik Atık, Göç ve Görünmeyen Emek: Küresel Bir Adalet Meselesi.Hüsnükabul, Apaçık Radyo, 5 Mart 2026.   

Naidoo, Kumi (2026). “Kumi Naidoo: ‘Şu! … tarihsel dönemde, karamsarlık bizim kesinlikle göze alamayacağımız bir ayrıcalık.’” Waseem Ahmad Siddiqui ile söyleşi, Hüsnükabul, Apaçık Radyo, 13 Mayıs 2026. 

Chakrabarty, Dipesh (2026). “Dipesh Chakrabarty: ‘Yangın neden bu kadar büyüdü?’ Hepsi de ‘Bu sıradan bir kuraklık değil, bu iklim değişikliği’ diyorlardı.” Waseem Ahmad Siddiqui ile söyleşi, Hüsnükabul, Apaçık Radyo, 29 Temmuz 2026. 


Waseem Ahmad Siddiqui, Lahor doğumlu, İstanbul’da yaşıyor. İlgi alanları arasında; yer değiştirme, mekânsal hikâye anlatımı ve sınırlarla ilişkili otobiyografik metodolojiler yer alır. Siddiqui aynı zamanda Apaçık Radyo’nun kalıcılık ve geçicilik, içerme ve dışlama, kamusal ve özel, misafir ve ev sahibi gibi kavramlara mültecilik perspektifinden yaklaşan programı Hüsnükabul’ün programcılarındandır.

Bu kategoride daha fazla: Göç Yolları

Tümünü gör
Dosya: Göç Yolları

Dosya: Göç Yolları

Yazan Avlaremoz
/

Daha fazlası: Avlaremoz

Tümünü gör