İçeriğe geç

Gece Kahvesine Övgü: Yazıda Buluşmak ve Berlin’de Kolektif Edebiyat Yapmak Üzerine – imran ve mayıs

Yazan Avlaremoz
Gece Kahvesine Övgü: Yazıda Buluşmak ve Berlin’de Kolektif Edebiyat Yapmak Üzerine – imran ve mayıs
Sevcan Tiftik ile Yazı Atölyesi: Kendiliğinden Öyküler, Orta Okul Initiative, Berlin, 2026. Kaynak: https://www.instagram.com/ortaokulinitiative/

Sevcan’dan DM’e mesajlar düşüyor: “Geliyoree Berlin’e… Abla etkinlik koyun, şiirse şiir, hikâyeyse hikâye. Okuyalım, anlatalım, sarılalım… Beni de koyun istediğiniz yere, dilediğiniz ne varsa seve seve eşlik ederim.” Heyecanlanıyorum, kıpır kıpırım. Yalnız bi sıkıntı var, Sevcan’a nasıl anlatmalı, kestiremiyorum. Berlin’de şu sıralar durumlar karışık. Yorgunluklar, dargınlıklar, geriye çekilmeler galebe çalıyor. Neyi, kimle, hangi çatı altında yapacağımızı kestiremiyorum. Yine de deli gibi bir arzu var; özledim beraber edebiyat yapmayı, konuşmayı. Anlat Aşko’nun[1] yazı ve fotoğraf atölyesinden kalma, yarı atıl WhatsApp grubuna haberi salıyorum. Gelebilenlerle Karanfil Kafe’de toplanıyoruz. Örgütsüz bir örgütlülük mevcut. Herkes birbirini o etkinlikten, şu geceden, bu eylemden tanıyor. Hepimiz birlikte bir şey yapma arzusu taşıyoruz. Neyse ki, Orta Okul’umuz[2] var. Kucak açıyor bize. Düşünmeye başlıyoruz ne yapalım diye. Tartıştıkça atalet yerini tutkulu bir heyecana bırakıyor. Ne yapmalı? Neye ihtiyacımız var? Hayaller, hemencecik, boyumuzu aşarca hızıyla büyüyor. İki günlük festival mi olsa? Şiirler okunur, konuşmalar yapılır, yazı atölyeleri, vs. Daha kendi aramızda konuşurken gerçekçi gelmiyor. Zira kimsenin o kadar enerjisi yok. Döndük geriye; ne yapmak istiyoruz? Her zamanki istekler aslında: bir araya gelmek, birlikte edebiyat yapmak ve dertlerimiz hakkında konuşmak. O sırada gruptan biri, “Sevcan geliyor, Anlat Aşko’nun tadı damağımızda, neden bir yazı atölyesi daha yapmıyoruz?” diye soruyor. Herkes fikri beğenince Sevcan’a soruyoruz. Cevap beklerken atölyenin akşamında herkesin katılımına açık bir forum düzenleme fikri çıkıyor. Heyecanlanıyoruz. Hem yazıya hem de bir araya gelmenin zorluklarına dair konuşuruz… Güzel ve elzem bir fikir ama yolun yarısında bundan da vazgeçeceğiz, zaman ve enerji yetmeyecek. Umuyoruz ki, forum sonbaharda…

Sevcan Tiftik ile Yazı Atölyesi: Kendiliğinden Öyküler, Orta Okul Initiative, Berlin, 2026. Kaynak: https://www.instagram.com/ortaokulinitiative/

Bir dil arıyoruz. Ana dillerimiz bizden uzaklaştıkça bir başkasına ihtiyaç duyuyoruz. Olamayışlarımız, olduramayışlarımıza dair müşterek bir dil. Bizden öncekiler de aramış olmalı bu dili. Göçenlerin, göçe zorlananların, doğduğu coğrafyada dönüp dolaşıp bir türlü yer tutamayanların, yeri ellerinden ve illerinden alınanların dili. Başka dilde ve makamlarda kendisine yurt edinmeye çalışanların aradığı bir dil. Sonuçta göç dediğimiz, dün başlamamış, bugün dahi bitmez bir hikâye. Dünya dönmeye; iktidarlar dinleri, dilleri, toprakları bölüşmeye devam ettikçe sürecek bu yer kaybıyla gelen dil arayışı. Sessizliklerin, mırıltıların dili; egemenin diline dolanan, resmî anlatılara musallat olan o diğerinin dili.

Bu yazıda, Berlin’de o diğer dili ararken birbirimizi nasıl bulduğumuzdan söz etmek istiyoruz. O dili ararken bir gece kahvesinde şiiri, şiirde de birbirimizi nasıl bulduğumuzu anlatmak istiyoruz. Dil arayışımız yan yana getirdi bizi. nanayfanzin’in[3] düzenlediği kalabalık bir şiir gecesinde yollarımız kesişti. Sahneye çıkmak isteyen herkesin alkışlarla karşılanıp alkışlarla uğurlandığı, isteyenin istediği dilde okuduğu, göçmen ve/ya lubunyalara açık bir etkinlikte. Birbirimizin şiirlerini, sesini duymaya ne kadar da ihtiyacımız varmış. Sonrasında da buluşmalara devam ettik. Geceler masalara döndü. Masalara başka insanlar oturdu. Sohbet sohbeti açıyor, bir başkasını çağırıyordu. Edebiyata, lubunyalığımıza, hayallerimize ve yapmak istediklerimize dair konuşuyor; Berlin’in dinmez, çetin soğuğunda bir nebze olsun ruhumuzu ısıtıyorduk.

Bu yazının yazarları mayıs ve imran olarak, ikimiz de son beş yıl içerisinde Türkiye’den Berlin’e göç etmiş, bilmem kaçıncı göç dalgasının mensuplarıyız. Fark ettik ki, İstanbul’da benzer mekânlardan teğet geçerek sıyrılıp gelmişiz Berlin’e. Almanca bilmeyen nitelikli göçmenlerin payına temizlik, kasiyerlik, baristalık ve kuryelik gibi işlerin düştüğü; bileninse sosyal hizmetler ya da sağlık sektörü gibi Almanya’da işçi açığı bol alanlarda çalışmak zorunda kaldığı bir göç furyasının ortasındayız. Buradan bakınca göç anlatısının sadece ambalajı değişmiş gibi görünüyor. Sömürü ve ayrımcılığa dayalı tarihsel düzen, göçmen mücadelelerinin aşındırma hamlelerine rağmen kendini farklı formlarda yeniden üretebiliyor. Bizim açımızdan da durumlar karışık. Gelecek yılın ne getireceği belirsiz. Kendi güvencesiz geleceklerimizle baş etmeye çabalıyoruz. Şansımız yaver gider, iş sözleşmemiz bir sene daha devam ederse, kaygılarımızı bir sonraki seneye öteliyoruz. Görece şanslı ve ayrıcalıklı olduğumuzu kabul ederek kendi alanlarımızda var olma mücadelesi veriyoruz. Belirsizlik kaygısı, dil ve coğrafya tanımadan hayatın içinde kemikleşmeye olanca hızıyla devam ediyor. O hızın içinde kimi zaman kendimizi, göçten önce geride bıraktığımız hayatımızı ve arkadaşlarımızı da kaybediyoruz. Böylece, göçmek eylemi bizde de her anlamıyla bir mücadeleye dönüşüyor.

Yalnız tüm bu mücadelenin içinde insanın kendini gerçekleştirme, kakafoninin içinde durup nefes alma, sosyalleşme, yalnızlığını giderme, başına gelenleri başkalarıyla beraber anlamlandırma veya birlikte şiir okuma ihtiyacı devam ediyor. Göç dediğimiz tuhaf ve çıngıraklı deneyim, yer duygusunu yeniden inşa etmeyi dayatıyor. Doktor ve çocuk için kreş bulmaktan, banka hesabı açmaktan ya da oturum izni için muhatap olman gereken kamu kurumlarından daha nüanslı bir iş bu duygu inşası. Yeni bir duygu dünyası yaratmak… Çelişkilerle dolu bu deneyimin içinden ikinci bir hayat kurma iradesi doğurmak bir nevi. Hangi sokaktan ıhlamur kokusu yükselir, hangisinde gece daha rahat yürüyebilirsin, bunları yeniden öğrenmek gerekiyor mesela. Mutfak alışverişi için gidilmesi gereken marketlerin yanı sıra aktarların yerlerini de merak etmeye başlıyor insan. İçine sinen, makul fiyatlı bir kuaför bulabilmek elzem olabiliyor. Arkadaş canlısı kafeler kadar içindeki kara bulutları sağaltacağın parkları, etkinlikleri, hobileri yeniden bulmak gerekiyor. Zamanla, anısız bir şehrin sokaklarına, banklarına, meydanlarına yeni anılar eklenmeye başlıyor. İşin rast giderse, burada da komşuluk bağları gelişebiliyor. Bazı sosyal ve politik etkinliklere yolun düşmeye başlıyor. Tüm bunlara, ikinci bir hayat inşa etmeye dair ilk adımlar da diyebiliriz.

Bu ikinci hayatı kurmaya çalışanlar bizden önce de vardı. Berlin gibi kuşaklar boyu Türkiyeli göçmenlerin yoğun olarak yaşadığı bir şehre geldiğimiz için şanslıyız. Bizden önce gelenlerin binbir emekle kurmuş olduğu alanlar sayesinde birbirimizle ve birçok göçmen arkadaşla tanıştık. Hatta bu yazının büyük bir kısmı dahi böyle bir mekânda, Neukölln’de sosyalist-enternasyonal bir gece kahvesinde, Karanfil Kafe’de yazıldı. İşte bu gibi mekânlarda, benzer bir dil arayışında olanlar kadar bir başkasının dilini duymak isteyenlerle de edebiyat etkinlikleri düzenlemeye, birbirimizin düzenlediği etkinliklere katılmaya başladık. Bir araya gelirken amacımız yüksek edebiyat yapmak değildi. Yan yana durmak, kolektif olarak yazılar yazmak ve bunları birbirimizle paylaşmanın deneyimsel ve deneysel hazzı yetiyordu. Bu uğraşlar yazı yazmak gibi çileli bir sürecin içinden yalnızlığı çıkarıyordu. Birbirimizin okurları oluyorduk böylelikle.

Fakat, birbirimizi nasıl bulduğumuzun hikâyesine daha da derinlemesine girmeden önce, zamanda biraz bizden de geriye gidelim. Çünkü bizim göçümüz, göçüşümüz ve göçtürülüşümüz ne ilk ne de son. O yüzden, edebiyat yapan özneler olarak belki de biraz geçmişe bakmak, kendini geçmişin aynasında bugünden anlamlandırmaya çalışmak gerek. Göçle gelen bu dil arayışı, ikinci bir hayat inşa etme tutkusu elbet bize has değil. Hatta Almanya–Türkiye hattındaki bu göç de her zaman tek taraflı olmamış. Örneğin, 1930’ların ortasından sonuna kadar uzanan dönemde Nazi Almanyasından kaçan ve soluğu İstanbul’da alan Erich Auerbach gibi. Kader Konuk, kitabı East-West Mimesis’in giriş bölümünde (2010), Auerbach’ın 1936 yazında İstanbul’a hangi yollardan gelmiş olabileceğini tahmin etmeye çalışır. Bu, belki de şartlar bunu gerektirmese İstanbul’a yolu düşmeyecek Avrupalı bir akademisyenin, İstanbul’a zorunda bırakılmasının hikâyesidir. Auerbach, Nazi Almanyası tarafından Yahudi olduğu gerekçesiyle damgalanıp üniversitedeki işinden atılmasının ardından ailesiyle Almanya’dan ayrılır. Kendini İstanbul’da sürgünde bulur. Bu, ünlü kitabı Mimesis’in (1957), Plato’dan başlayarak Avrupa coğrafyasında çağlara yayılan bir edebiyatta gerçekçilik arayışının belki de ilk adımıdır.

Mimesis, bugün bile Karşılaştırmalı Edebiyat bölümlerinde okutulan, üzerine teoriler yazılan ve eleştirilen bir kitap. Fakat bu yazıda içeriğine değinmeyeceğiz. Auerbach, kitabının on beşinci yaşına ithafen yazdığı epilog bölümünde biraz da kendisini eleştirilere karşı savunurken diyor ki, “Bu kitap Batı’da gerçekçiliğe dair söylenenlerin değil, gerçekçiliğin kendisinin tarihine dair bir arayıştır. Zira İstanbul’da elimde olan kısıtlı sayıdaki kaynakla ilkini kapsayan bir araştırma imkânsız olurdu.” (1957, s. 563). Bölümün sonunda da vurguluyor: “Mimesis, belirli bir durumda olan tekil bir kişinin 1940’ların başında bile isteye yazdığı bir kitaptır.” (1957, s. 574). Bu belirli durum, elbette ki, faşizmle yerle bir olan Avrupa’nın kıyısında İstanbul’da sürgünde olmak. Öyleyse, Kader Konuk’un kaldığı yerden spekülasyona devam edelim. Belki de Mimesis, Avrupa’nın kıyısından, İstanbul’un aynasından savaş alanına dönmüş Avrupa’ya bakan bir entelektüelin coğrafya ellerinden kayıp giderken edebiyatta bir sığınak bulmaya çalışmasının öyküsüdür.

Bu aynanın elbet iki yüzü var. Kapılarını Avrupa’nın faşizm rüzgârından kaçan akademisyenlere açan Türkiye, bir yandan da kendi faşizm rüzgârını estirmeye devam ediyordu. Özellikle 1970’lerin sonuna gelindiğinde bu rüzgâr, kendisine tehdit olarak gördüğü her politik özneyi ya darma duman ediyor, büyük bir politik kıyımdan geçiriyor ya da coğrafyasının sınırlarından dışarı fırlatıyordu. Ona kapılıp kendini doğu ve batı olmak üzere ortadan ikiye ayrılmış Berlin’de bulanlardan biri de Emine Sevgi Özdamar’dır. Berlin’e tiyatro yapmaya gelen, sahnelerde bir Charlotte Corday veya Ophelia olmak isteyen Emine Sevgi Özdamar, soluğu Doğu Berlin’in Volksbühne’sinde alır. Fakat böylesi bir rüzgârın her yöne başka türden estiğinin habercilerinden birini, Ein von Schatten begrenzter Raum [Gölgelerle Sınırlı Bir Oda] romanında, Özdamar’ı Avrupa rüyasına dair uyaran kargalarda görürüz. Derler ki: “Gittiğinde, burdan Charlotte Corday ya da Ophelia olarak gidersin gitmesine ama orada, Berlin’de, sahnede bile olsan, temizlikçi kadın olur çıkarsın.” (2023, s. 58). Rüzgârın yönü değişip de İmbat Lodos’a döndüğünde, dev aynasının çatlakları biraz daha derinleşir.

Kargalar, Özdamar’a konuşmaya devam ederler: “Kendi bedeninden kazıp çıkaracağın her bir yaratım Türk işi olarak kaydedilecek. Diyecekler ki, bakınız Türkçe ne kadar da güzel bir dil! Kimse Türkçe konuşamasa da herkes birden konuştuğun dilin Türkçe olduğunu anlayacak. Türk işi bir çekmecede bulacaksın kendini. Avrupa, Berlin, dillerin hayvanat bahçesi, işte bakın burada da hayvanlardan Türk’ü, sanki Türkiye bir köy de, içindeki ahalinin tüm geçmişi bir, tamamı aynı cümlelerle konuşuyor.” (2023, s. 59) Belki de bu yüzden Özdamar’ın edebiyatı yıllar içinde Almancanın kuyusunu kazan, o büyük Alman edebiyatının, o majör dilin içinde kendi minör kovuğunu oyan bir dilin edebiyatına dönüşüyor. O çekmecenin içindeki tahtakurdu gibi kemiriyor dillerin hayvanat bahçesini Özdamar’ın oyuncu dili. Zaten Hakan Yücefer (2021), Kıraathane İstanbul Edebiyat Evi’ndeki söyleşisinde Deleuze ve Guattari’nin minör edebiyat kavramını yorumlarken, “Minörlük edebiyatın koşullarıyla, oluşmasıyla ilgili bir kavram aynı zamanda.” derken tam da böyle bir edebiyatı kastetmiyor muydu?

Peki ya, ne minörün içinde ne majörün dışında kalabilenlerin edebiyatı nasıl olmalı? Elbette minör veya majör olmanın edebiyat piyasasıyla bir ilişkisi var. Ama yayıncılık piyasasının dışında kalmasına rağmen yazma inadını sürdürenler de var. Yaşamlarıyla, edebiyatın yazma tutkusunun açığa çıktığı bir mecra olduğunu hatırlatan yazarlar var. 1971 yılında Mersin’den ailesinin yanına, Almanya’nın Kiel şehrine gelen Semra Ertan bizim için böylesine kıymetli bir yerde duruyor. Semra Ertan’ın Almanya’ya yolu, lise ve üniversite tahsilini tamamlamak için düşüyor. Fakat, “imkân vermediler” diye yazıyor bir mektubunda (Ertan, 2023, s. 215). Meslek okullarında da tutunamadıktan sonra Almanların “pis iş” diye nitelediği birçok ucuz iş kolunda çalışmaya başlıyor. Yine de yazmayı hiç bırakmıyor. Şiirleri Türkiye’deki gazeteler ve Almanya’da yayımlanan bazı şiir antolojilerinde yer alsa da kendi kitabının basıldığını maalesef göremiyor. 1982 yılının Mayıs ayında, Almanya’daki artan ırkçılık ve toplumsal eşitsizliği protesto etmek amacıyla başladığı açlık grevinin ardından Hamburg’da Simon-von-Utrecht-Strasse’de kendini yakıyor. Türkiyeli okurların yabancısı olduğunu düşündüğümüz Ertan, bugün Almanya’da ırkçılık karşıtlığının ve misafir işçi edebiyatının (Gastarbeiterliteratur) önemli figürlerinden biri olarak anılıyor.

Semra Ertan. Kaynak: Bilir-Meier Aile Arşivi

Bizim Semra Ertan’ın şiirleriyle tanışmamız Berlin’e geldikten sonra oldu. Birçok insan gibi biz de kendisiyle, “Mein Name ist Ausländer” (Benim Adım Yabancı) şiiri sayesinde tanıştık. Bu şiir, göçmen işçilerin çalışma koşullarını tüm şeffaflığıyla ortaya sermesi bakımından, adeta hafızayı diri tutan bir anıt işlevi görüyor. Politik kişiliğinin yanında onda bulduğumuz derin ve naif yazma sevgisi, şiirlerimizi, yazma hikâyelerimizi birbirine bağlayan görünmez ipliklerden biri oldu. Bu yüzden, Berlin’e göç etmiş ve yazan özneler olarak Semra ile bağ kurmamız zor olmadı. Zira sesini duyuramamaya, “şair olmadan şiir yazmaya” (kendi nitelemesinden esinle; 2023, s.141) aşinayız. Semra’yı, bizden önce yaşamış yoldaşımız gibi gördük. Acemilik hakkında söylediklerine kulak kabarttık, “dışarıda” kalmanın açabildiği başka imkânların tadını sever olduk. Yarım asır önceden Almanya’daki o tuhaf ve yapışkan yalnızlık duygusuna dair söyledikleri bizi derinden etkiledi. Az çok hepimiz yaşıyorduk bu duyguyu. Hele bir de bunu yazıda yaşamanın güven kırıcı yanı ömür törpüsüydü. Her şeye rağmen yazıyorsun ve kimse kıymet verip yüzüne dahi bakmıyor! Semra’nın tutkusu bizimkine karıştı, onu umuda çevirdi. Burada çok sevgili Güney’in adını özellikle anmamız gerekir. Acemice yazma, kolektif söz üretimi ve bunların coşkuyla kutlanması için sarfettiği emekler böyle bir ortamın oluşmasına tarifsiz katkılar sağladı.

Dönelim kürkçü dükkanına, yani birbirimizi bulduğumuz o Gece Kahvesi’ne… Gece Kahvesi, ilk bizim dillendirdiğimiz bir edebi mekân değil aslında. Nurdan Gürbilek (2020, s. 201-205) edebiyattaki yer duygusu deneyimleri üzerine titizlikle eğildiği İkinci Hayat kitabını Van Gogh’un “Gece Kahvesi” resminden aldığı ilhamla bitiriyor. Biz de onun açtığı ufku takip etmek istedik, yapmaya gayret ettiğimiz işi güzel tarif ediyor gibi hissettik. Gece Kahvesi, hem Van Gogh hem de Gürbilek için, ne yuvası ne de anavatanı olanların sığındığı bir mekândır. Herhangi bir korunaklı yurt, sağlam bir malikane, bir kurtarılmış bölge vaadi olmamasına rağmen onu cezbedici kılan şey, gece vakti kapısının kalacak yeri olmayanlara açık olmasıdır. Kitap boyunca, Gürbilek’in rehberliğinde, farklı yazarların yer, yurt, ev, dile dair açtığı kapılardan içeri gireriz. Bu terimlerin barındırdığı tüm çelişkili anlamların ve çatışmalı tarihlerin kıvrımlarında dolaştıktan sonra kafamız daha da karışmıştır. Bir durup soluklanma ihtiyacı duyarız. Aitlik hissi duyabileceğimiz, tutunabileceğimiz pek az şey kalmış gibidir. Kitabın sonunda geriye bir sığınak imgesi kalır: sessiz, sakin, gidecek yeri olmayanların buluşma noktası. Sanatı icra etme, belki uyuklama mekânı. İnsanın bir iskemle çekip oturası, dahil olası gelir. Biz de işte böylece birbirimizin hayatlarına iskemle çektik. Birbirimizin masasına oturuverdik. 

İkinci Hayat’ı geçtiğimiz haftalarda üç arkadaş beraber okuyup tartıştık. Bizim tanışma hikâyemizle benzer şekilde, Sevgi’yle de orada burada düzenlediğimiz etkinliklerde yolumuz kesişmiş, birlikte düşünmeye ve işler üretmeye başlamıştık. Göçmen lubunyalar olarak üçümüz de farklı hayat ve geçim mücadeleleri içinde edebiyat tutkumuzu diri tutmaya çalışıyorduk. Bu sebepten, alt başlığı “kaçmak, kovulmak, dönmek üzerine denemeler” olan ve edebiyatın içinden bu meseleleri irdeleyen bir kitabı okumanın basmakalıp bir yanı vardı. İçinden çıkamadığımız sorulara cevaplar arıyorduk. Çoğunlukla kendimize yazıyor, yazdıklarımızı başkasına göstermekten çekiniyorduk. Zaten bu koşullar altında kim yazar olabilmişti ki? Ayrıca, hadi yazdık diyelim, kim basardı yahu bizi, daha kırk fırın ekmek yemeliydik. Bizi kim niye önemsesin de deneyimlerimize kulak kabartsındı? Çuvaldızı batırmak gibi oluyorsa olsun, ama piyasalarla hizalanmayan lubunya hikâyelerini basma cesareti var mıydı bu yayıncılık sektöründe? Bu örseleyici sorular peşimizi bırakmıyordu. Yine de yazmaya ket vuran tonlarca şeye rağmen bu ısrarı sürdürmekte inat ediyorduk. Burnu sürtülmemişlik bu olsa gerek, üç arkadaş kendi kitap dosyalarımızı hazırlamak için kolları sıvadık. Her hafta bir kişinin dosyası üzerine eğiliyor, yazılarını titizlikle okuyor ve sanki Annie Ernaux’nun elinden çıkmışçasına bir ciddiyetle yorumlarımızı yapıyorduk. Hiçbirimiz işinin ehli değildik, ama işin zevki buradaydı: beraber öğrenmekte, yamalı bohçalı işler üretmekte. Tökezleyen bir dilin içinde acemice yol almaya çalışmaktaydı. 

Neyse ki, Berlin’de bu inadı paylaşan safi üç kişi değiliz. Öyle olsaydı, bu umut tonu bu kadar coşkulu yazılamazdı. Muhtemelen, savaşlar ve soykırımlar çağında bürokrasi, geçim sıkıntısı, göçmenliğin getirdiği ruhsal hezeyanlar, dışlanma pratikleri derken bu tutku rahatlıkla öğütülürdü. Umuda dair her ifadenin romantik duyulduğu günlerden geçiyoruz. Ancak, bir süredir yayıncılık dünyasının çeperlerinde, kamusal ve ücretsiz bir edebiyatın olanakları için emek sarf eden acemi şair ve yazarlar olarak her fırsatta dostlarımızla buluşmaya çabalıyoruz. Çok dilli şiir geceleri, açık mikrofon performanslar, drag geceleri, yazı atölyeleri, okuma grupları, kolektifler, blog, fanzin, yayıncılık ve daha bilimum hayaller… Dürüst olmak gerekirse, örgütlü, dirençli veyahut etkili bir hareket değil bahsettiğimiz. Aksine oldukça kırılgan ve dağınığız; genelde birbirinden habersiz, bireysel gayretlerin yan yana gelmesiyle oluşan ve bir süre içinde sönümlenip tekrardan heyecanla alevlenen gelgitlere benziyoruz. Yine de edebiyatı bir yapma biçimi, bir yan yana gelme eylemi olarak deneyimliyoruz.

Anlat Aşko Berlin - Kuir Anlatı Gecesi, 2026. Kaynak: https://www.instagram.com/ortaokulinitiative/

Yani kısacası, Nurdan Gürbilek’in bıraktığı yerden devam ediyoruz, gece kahvelerinin kapılarına kilit vurulmasın diye.[4] Dünyayı değiştirecek, ciddi ve büyük, beylik laflar söyleyen bir dilden bahsetmiyoruz ama kapısı yazacak ve yazdığını okuyacak yeri olmayanlara açık, beleş bir edebiyat neden olmasın? Neden birbirimizin yazdıklarını basamayalım? Sevcan Tiftik’in (2026) BirGün’de yazdığı gibi: Neden “…yazdığımız metinler etrafında birlikte düşünebileceğimiz, tartışabileceğimiz ve birbirimize referans verebileceğimiz bir edebiyat kamusu” olamasın? Beraber yan yana durma iradesini gösterdiğimizde kapitalizmin dışında başka türlü bir değer üretmek sahiden imkansız mı? Edebiyat yalnız söylenen değil, eylenen de güzel bir söz olamaz mı? Ne orada ne burada olanların, işte o üçüncü yerdekilerin de bir edebiyatı var, diyebilmek için…

Dipnotlar

[1] Anlat Aşko, Türkiye veya Almanya’da yaşayan, Türkçe konuşan LGBTİ+’ların hikâyelerini anlatmaları için kurgulanmış iki aylık bir atölye serisidir. Katılımcılar olarak bizler Anlat Aşko Vol. 2 adıyla yazı ve/ya görsel hikâye anlatıcılığı atölyelerinde kuir anlatının imkânlarını beraber sorguladığımız ve pratik ettiğimiz enfes bir süreç yaşamıştık. Atölyeler sonunda, Berlin’de ürettiğimiz işleri sergileme şansı bulmuştuk.

[2] Orta Okul, sanat alanında faaliyet gösteren çok dilli, katılımcı ve gezici bir okuldur. Sanatı günlük hayatın içine taşıma ve kolektif üretimlere alan açması bakımından Berlin’de can suyumuz gibidir.

[3] nanayfanzin, acemiliği savunan, göçmen ve/ya lubunyalar için edebiyatta bir oyun parkı yaratmaya çalışan bir oluşum. Gücü ve enerjisi yettiği ölçüde şiir geceleri, atölyeler, basım ve blog işleriyle ilgilenir. Kış uykusunu uzun tutmasıyla bilinir: nanayfanzin.com

[4] Daha geniş bir pencereden baktığımızda, bu sürecin Berlin’e has olmadığını söylemeliyiz. Türkiye’deki bağımsız edebiyat aktörlerinin gayretleri ve onlardan aldığımız ilhamlarla eş zamanlı ilerliyor. Umami Kitap, obiçim yayınları ve Polemik Yayınları’nın yayıncılık dünyasında binbir emekle açmaya çalıştıkları alanın tarifsiz bir kıymeti var. Velvele, Kaos GL ve 5harfliler feminist ve lubunya yazarların sesini duyurması ve bir tartışma zemini oluşturması açısından bir okul işlevi gördü, bazıları görmeye devam ediyor. Queer Women Poets’in düzenlediği şiir geceleri her defasında ruhumuzu okşuyor. Lambda’nın düzenlediği aylık kitap okuma kulüpleri kolektif tartışmanın tadını diri tutuyor. Adını ve emeklerini anmayı unuttuğumuz oluşumlar elbet vardır, onların affına sığınırız. Aşağıdan gelenlerin yaptığı edebiyata alan açan, kamusallaşması için didinen herkese şükranla.

Kaynakça

Auerbach, E. (1957). Mimesis: The representation of reality in Western literature (W. R. Trask, Trans.). Princeton University Press.
Ertan, S. (2023). Mein Name ist Ausländer | Benim Adım Yabancı: Gedichte | Şiirler (Z. Bilir-Meier & C. Bilir-Meier, Eds.). Edition Assemblage.
Gürbilek, N. (2020). İkinci Hayat: Kaçmak, Kovulmak, Dönmek Üzerine Denemeler. Metis Yayınları.
Konuk, K. (2010). East West mimesis: Auerbach in Turkey. Stanford University Press.
Özdamar, E. S. (2023). Ein von Schatten begrenzter Raum. Suhrkamp Verlag.
Tiftik, S. (2026). Queer edebiyatı konuşabilmek. BirGün.
Yücefer, H. (2021). Deleuze ve Guattari minör edebiyattan ne anlıyordu? [Video]. İstanbul Edebiyat Evi.


imran, Berlin Freie Üniversitesinde Disiplinlerarası Ortadoğu Çalışmaları alanında ikinci yüksek lisansını yapmakta ve bir yandan da yarı zamanlı işler arasında mekik dokumaktadır. Asıl tutkusu edebiyattır. Kalan zamanını envai çeşit masalarda şiir yazarak, şiir tartışarak geçirir. Güvencesiz iş koşulları ve gelecek kaygısınından yazıya sığınmaktadır.

mayıs, Berlin Freie Üniversitesi Sosyal ve Kültürel Antropoloji bölümünde doktorasını yapmaktadır. Kokuların peşinden giderek göç, ırkçılık ve duyusal hafıza gibi konuları inceler. Bulduğu her fırsatta akademinin dışına çıkmanın yollarını arar. Trans edebiyatına, şiir gecelerine, güncelere, fanzinciliğe ve anti-kapitalist yayıncılığa dair tutkulu bir ilgisi vardır. nanayfanzin’in parçasıdır.

Bu kategoride daha fazla: Göç Yolları

Tümünü gör
Dosya: Göç Yolları

Dosya: Göç Yolları

Yazan Avlaremoz
/

Daha fazlası: Avlaremoz

Tümünü gör
Dosya: Göç Yolları

Dosya: Göç Yolları

Yazan Avlaremoz
/