İçeriğe geç

Bir Gün Herkes Buna Hep Karşı Çıkmış Olacak - Dario Navaro

Yazan Dario Navaro
Bir Gün Herkes Buna Hep Karşı Çıkmış Olacak -  Dario Navaro
1000x446-event-page-banner-2
Yayınlanma tarihi:

One Day, Everyone Will Have Always Been Against This, yazar ve gazeteci Omar El Akkad’ın Gazze’deki soykırım karşısında Batı’nın tepkisizliğini ve ahlaki ikiyüzlülüğünü ele aldığı denemelerden oluşan, 2025’te yayımlanan kitabı. Henüz Türkçeye çevrilmiş değil.

25 Ekim 2023’te, Gazze’nin bombalanmaya başlanmasından üç hafta sonra El Akkad X’te şöyle yazıyordu:

“Bir gün, bunun adını koymanın güvenli olduğu, bunu söylemenin kişisel hiçbir bedelinin kalmadığı ve kimseyi sorumlu tutmak için artık çok geç kalındığı bir zamanda, herkes buna hep karşı çıkmış olacak.”

Kitabın başlığı doğrudan bu cümleden türemiş. Olaylar yaşanırken karşı çıkmak zor, riskli ve bedellidir; olan biten sona erdiğinde ise bu risk ortadan kalkar. O noktada herkes aynı cümleyi kurar: Ben zaten her zaman karşıydım. El Akkad’ın ironisi tam da burada başlar.

Mısır kökenli Kanadalı bir yazar olan El Akkad, yirmi yılı aşkın gazetecilik kariyerinde “Terörle Mücadele Savaşı”ndan Siyahların Hayatı Önemlidir protestolarına, Filistin’den ABD iç politikasına kadar pek çok kırılma anını sahadan izledi. Bugün yaşadığı ABD’de ve daha geniş anlamda Batı’da, adalet ve özgürlük vaatlerinin belirli sınırlar içinde işlediği sonucuna vardı: Batı, hiçbir zaman herkesi tam anlamıyla insan olarak görmedi; her dönemde bu sınırların dışında bırakılanlar oldu.

Kitap, bu farkındalığın bir tür ahlaki günlüğü gibi okunabilir. El Akkad, kitabı basıma hazır hale geldiğinde şunları yazıyordu:

“Yazmak dışında hiçbir şey yapmayı bilmiyorum. Kasım 2023’te, katliamla uyum içinde işleyen bir dünya düzeni altında yaşamanın ne demek olduğunu ve böyle bir düzenin hiçbir zaman gerçekten bir şeyi temsil etmiş olup olmadığını sorgulamaya başladım.”

Bu satırlar, yalnızca bugüne değil, geçmişe de yöneltilmiş bir sorudur: Eğer bir düzen katliamla birlikte var olabiliyorsa, o düzenin ahlaki iddiası başından beri ne kadar gerçekti? Bu soru beni yakın tarihten başka bir sahneye götürdü. 1945’te, Müttefik Kuvvetler Başkomutanı General Dwight D. Eisenhower, yeni kurtarılmış toplama kamplarını ziyaret ettiğinde gördükleri karşısında dehşete kapılır. Ceset yığınları, açlıktan ölmek üzere olan mahkûmlar ve ölüm fırınları karşısında, kampta olan bitenin mümkün olduğunca ayrıntılı biçimde belgelenmesini ister. Fotoğraf ve film çekilmesinde ısrarcıdır; çünkü ona göre bir gün mutlaka “bunların hiç yaşanmadığını” söyleyenler çıkacaktır. Washington’a gönderdiği raporda da aynı endişeyi dile getirir: Eğer bir gün tüm bunların propaganda olduğu iddia edilirse, kendisinin ilk elden tanıklık etmiş olması gerekecektir.

Benzer bir sezgiyle hareket edenlerden biri de fotoğrafçı Lee Miller’dır. Savaş muhabiri olarak Avrupa’ya ulaştığında Dachau ve Buchenwald’da toplu mezarları, cesetleri ve hayatta kalmış iskeletleri andıran insanları fotoğraflar. Daha o günlerde bile kamplarda yaşananların abartı ya da aldatmaca olduğu söylentileri dolaşmaktadır. Miller, Londra’daki editörüne gönderdiği telgrafta yalvarırcasına şunu yazar: “Bunun doğru olduğuna inanmanızı rica ediyorum. Lütfen bunun doğru olduğuna inanın.”

Eisenhower’ın “ileride inkâr edilecek” sezgisi ile El Akkad’ın “bir gün herkes buna hep karşı çıkmış olacak” cümlesi, aynı ahlaki mekanizmanın iki farklı anını gösterir: önce inkâr ve suskunluk, ardından gecikmiş bir masumiyet.

Gazze soykırımının tarihi yazıldığında, bugün Avrupa’nın ve ABD’nin neredeyse hiçbir şey yapmamış olması birçok kişiyi şaşırtacak. El Akkad’ın denemeleri, özellikle bu kayıtsızlığı mümkün kılan liberal dili hedef alır. Ona göre şiddet sürerken, topraklar gasp edilirken ve insanlar öldürülürken her türlü muhalefet “medeniyet adına” bastırılır; yeterince zaman geçtiğinde ise aynı çevreler, bunların nasıl olup da yaşanabildiğine samimi bir dehşetle bakar.

El Akkad’ın en rahatsız edici tespitlerinden biri, bu gecikmiş tepkinin bir tür ritüele dönüşmüş olmasıdır. Son otuz yılda Batı’da yeni bir siyasal alışkanlık ortaya çıktı: suçun kendisiyle değil, geçmişe dönük bir pişmanlıkla ilişki kurmak. Kölelikten sömürgeciliğe, yerli halkların imhasından kitlesel şiddetlere kadar pek çok tarihsel suç için özürler dile getirildi; ancak bu özürler çoğu zaman sorumlular ortadan kaybolduktan, hesap sormak imkânsızlaştıktan sonra geldi.

Bu ritüel, olan biteni gerçekten sorgulamaktan çok, ahlaki bir rahatlama sağlar. Herkes pişmandır, ama neredeyse kimse suçlu değildir. El Akkad’ın itirazı tam da buradadır: Geç kalmış pişmanlık, zamanında gösterilmeyen cesaretin yerini tutmaz.

Tarih boyunca işlenen soykırımların büyük kısmı önce inkâr edildi, sonra normalleştirildi. Sömürgelerdeki yerli halkların ve kültürlerin yok edilmesi uzun süre “medeniyet” ve “ilerleme” adına gerekli görüldü. Ancak işler güvenli hâle geldiğinde, bir şeyi olduğu gibi adlandırmanın bedeli kalmadığında ve artık kimseyi sorumlu tutmak mümkün olmadığında, hikâye baştan yazıldı. Bir gün herkes, her zaman buna karşı olduğunu söyleyecekti.

El Akkad kitabı boyunca, şiddetin ve adaletsizliğin bugün nasıl kamufle edildiğini, nasıl görmezden gelindiğini örnekleriyle anlatıyor. Buna karşılık, ayrıcalıklarını, işlerini ya da konumlarını riske atarak ses çıkaranların varlığını da hatırlatıyor. En karanlık zamanlarda bile cesaretin bulaşıcı olabileceğine inanmak, belki de o kadar naif değildir.

“Tıpkı her zaman başka yere bakmanın mümkün olduğu gibi,” diye yazıyor El Akkad, “başka yere bakmayı bırakmak da her zaman mümkündür.” Ama tam da bu nedenle, başka yere bakmak çoğu zaman bir zorunluluk değil, bilinçli bir tercihtir.


Omar El Akkad, One Day, Everyone Will Have Always Been Against This, Canongate Books, Edinburgh, 2025.

Bu kategoride daha fazla: Arşiv

Tümünü gör
Çikolata ve Sefaradlar -  İvet Acu Güney

Çikolata ve Sefaradlar - İvet Acu Güney

Yazan İvet Acu
/

Daha fazlası: Dario Navaro

Tümünü gör