İçeriğe geç

Yazları denize gitmek nereden çıktı? - Sanem Su Avcı

Yazları denize gitmek nereden çıktı? - Sanem Su Avcı
Badavut (2023), Serdar Ateşer
Yayınlanma tarihi:

Yazları deniz kıyısına gitmek, çağımıza özgü bir alışkanlık. Eski insanlar yazları bir yere gidecek olduklarında, canlılığın görece az olduğu sıcak kumsallara değil, serin yaylalara, meyve dolu bahçelere, esintili dağ eteklerine giderlerdi. İnsanların gıda maddelerini süpermarketten değil, kendilerinin ilgilendikleri tarlalardan, bahçelerden, hayvanlardan tedarik ettikleri çok da uzak olmayan o eski zamanlarda, tatil yazın değil kışın yapılırdı.  

Gıda üretimi bir endüstriye dönüştüğünden beri, yazları tatil yapıyoruz. Bu yalnızca bir tercih değil. Biz bugün zamanını beton binalar içerisinde geçiren, bir noktadan diğerine ısı üreten motorların hareket ettirdiği metal kutular içerisinde giden ve gıda satın alabilmek için emeğini, zamanını, dikkatini satan bir canlı türüyüz. Beton, asfalt ve metalden inşa ettiğimiz yaşam alanlarımız yazları çok sıcak oluyor. Ağaçların meyve, hayvanların yavru yaptığı mevsimi ancak şehir dışlarında görebiliyoruz. Doğal çevre artık bizi içermiyor. Bir ziyaretçi gibi, onun en güzel olduğu anlarda, ondan ilham almaya ve onda dinlenmeye gidiyoruz.  

İnsanların toplu bir eğlence ya da ritüel için değil, sadece dinlenmek ve gezmek için keyfi bir tarihte geçici süreliğine çalışmayı bırakarak kendilerine "iyi gelecek" yerlere gitmesi, İkinci Dünya Savaşı sonrası kurulan sosyoekonomik düzenin bir sonucu. Savaştan sonra ekonomik büyüme kadar, halkın hayatından memnun olması da önemseniyordu. Modern insan en doğru, en rahat, en güzel şekilde yaşaması gerektiğine inanıyor ve kendisine en iyi şartları sağlayacak siyasi ve ekonomik sistemleri kurmaya çalışıyordu. Komünizm mi, yoksa kapitalizm mi insanlara daha iyi bir hayat sunabilirdi? Sovyetler Birliği ve ABD ağır sanayi ve silahlanmada başabaş gidiyor, uzay hakimiyetinde kapışıyorlardı. İkisi de birikim ve kalkınma üretebiliyordu. Fakat gerçekten iyi hayat sağlayan hangisiydi? 

Amansız rekabetleriyle dünyayı tehlikeye attıklarından korkulan iki süpergüç, kültürel yakınlaşma amacıyla 1959'da birbirlerinin başkentlerinde birer sergi düzenlediler. 

Temmuz 1959'da Moskova'da gerçekleşen ABD ulusal sergisinin bir bölümünde, ortalama bir Amerikan evinin mutfağı, içindeki bütün mutfak aletleriyle birlikte gösteriliyordu. Basın mensupları eşliğinde beraberce sergiyi gezen Nixon ile Kruşçev arasında, tam da mutfağın önünde, seslerin yükseldiği bir tartışma gerçekleşti. Nixon mutfaktaki ev aletlerinin göz alıcı çeşitliliğini, "kadınlarımızın hayatını kolaylaştırmayı seviyoruz" diyerek açıkladı. Kruşçev ise kapitalizmin kadınlara altın bir kafes sunduğunu, toplumun kolektif yararından ziyade yüzeysel heveslere hitap ettiğini söyledi. Eşitsizliği kural edinmiş, insanları ırk temelinde ayıran bu rejimin insana daha iyi bir hayat sunduğu iddia edilebilir miydi? Kruşçev belki haklıydı, ama "biz de bunların hepsini yapabiliriz hatta yaptık bile" demeyi ihmal etmiyordu. Nitekim 1960'lardan başlayarak Doğu Bloku ekonomileri, kapitalist dünyada tüketiciye sunulan bütün ürünleri ikame etmeye dair nafile bir çabaya girişti. 

1961'de, insanların Doğu Bloku'ndan kolayca Batı'ya kaçabildiği son yerlerden olan bölünmüş Berlin'e bir duvar inşa edildi. Doğu Bloku vatandaşlarının da tıpkı Batılılar gibi deniz tatili yapma hakkı vardı elbette. Amalfi'ye ve Fransız Riviera'sına gidemeseler de Varna, Soçi, Yalta veya göl de olsa suyu çok güzel olan Ohrid'e gidebilirlerdi. 

Nikita Kruşçev ve Richard Nixon (1959), Kaynak: Elliott Erwitt, Magnum Photos

Peki nasıl oldu da denize girmek, eskilerin deyimiyle deniz banyosu yapmak, bu kadar yaygın bir alışkanlık haline geldi? Bugün yeni doğmuş bebekleri kucağımızda, yaşlıları ellerinden tutarak denize sokuyor, engellilerin tekerlekli sandalyelere oturarak suya girebilecekleri aparatlar inşa ediyoruz. Mutlaka, denize girmek bize iyi geliyor. Ama bunu ne zamandan beri biliyor ve talep ediyoruz? 

Ekim Devrimi'nden kaçan Rusların İstanbullulara denize girmeyi öğrettiği söylenir. Deniz havasının insana iyi geldiği fikri, 19'uncu yüzyıl sonlarından beri Batılı doktorlar tarafından dile getiriliyor ve zengin hastalara deniz banyosu öneriliyordu. Halk devriminden gemilerle kaçarak İstanbul'a varan "beyaz" Ruslar da sınıfları gereği bu fikre aşinaydılar. Hem güzel İstanbul kıyılarını bulmuşken, neden deniz banyosu yapmasındılar? 

1917 yılı herhalde İstanbul'da keyif ya da sağlık için denize girilen ilk tarih değildir. Fakat Rus elitinin sağlığı için, canı öyle istediği için, kendi iyiliği için herkesin gözleri önünde denize girmesi, İstanbullulara "hadi biz de yapalım" dedirtmiştir. Bilindiği gibi, üst sınıfların alışkanlıkları taklit edilir. 

Doktorların deniz banyosunu önermeye başlamasından da önce, 18'nci yüzyılda yaşayan Avrupalıların en zenginleri dinlenmek ve gezmek için güneşli sahillere gitmeye başlamışlardı - fakat amaçları deniz banyosu yapmak değildi. Seyahatin henüz zor, masraflı ve riskli olduğu bu çağda bu çabaya girişenlerin amacı bir tür ışık banyosu yapmaktı. Batı Aydınlanmasının temelinde yattığına inandıkları Antik Çağ'ın kalıntılarını görmenin, Roma'daki Kolezyum gibi antik yapıları gezmenin, gezen kişiyi o çağlarda yaşamış insanların aydın zihinlerine yaklaştıracağına inanılıyordu. 

On dokuzuncu yüzyılda trenin yaygınlaşmasıyla beraber, antik kalıntıların bulunduğu güneşli yerlere seyahat eden kişilerin sayısı arttı. Seyahat rotaları genişledi. Deniz banyolarının sağlığa iyi geldiği fikri, üst sınıflardan tüm topluma yayıldı. Yine de yirminci yüzyılın ortalarına kadar, Batılıların çoğu için deniz tatili ancak izin günlerinde, yaşadıkları yerden kısa bir tren yolculuğuyla ulaşabilecekleri sahillere gitmekten ibaretti. Uluslararası seyahatin kolaylaşması kitlesel turizmi, kitlesel turizm ise turizm merkezlerini doğurdu. 

1959 yılında İngiltere'de bir kumsalda çocuklar.

Modern çağın en büyük ideolojik çatışması olan Soğuk Savaş'ı binlerce farklı seviyeden analiz etmek mümkünse de, "komünizm neden yenildi?" sorusuna verilen cevap genelde tüketim ürünleri çeşitliliğiyle ilgilidir. Aslında, sağcı solcu ya da orta yolcu birçok düşünür ve yazar, tüketim merakının bir burjuva alışkanlığı, öğrenilmiş yüzeysel bir arzu olduğunu iddia eder. Fakat bu, reel komünizmin işçi kitleleri dahil hepimizin burjuva olduğunu söylemek değil midir? Sonuçta hangimiz ilgi alanımızda yeni çıkan son ürünü almayı, yeni duyduğumuz o güzel adaya gitmeyi istemeyiz? Hangimiz, başka bir yerde bizim gibi insanların sahip olduğunu bildiğimiz bir imkanı, bir güzelliği arzulamayız? 

Bir hayatın gerçekten iyi olup olmadığına dair kesin bir ölçüt yoktur. Kimileri kıyamet gününü ya da tarihin vereceği kararı bekler. Fakat kararlar çoğunlukla bugün, şimdi verilir. Başka insanların yaptığı şeyleri yapabiliyor, aldığı şeyleri alabiliyor, onların gittikleri yerlere gidebiliyor olmak iyi hayata dair çok kolay bir ölçüdür. Özellikle de bu başka insanlar, daha güzel şeylere erişimi olduğu varsayılan insanlarsa. 

Tatil yapabilmek bir iyi hayat göstergesi, tatil beldeleri arasından yaptığımız seçim ise kültürel ve ekonomik seviyemize dair bir işarettir. Çünkü çalışarak yaşayan insanlar, yalnızca tatilin istisna zamanında gerçekten egemendirler.  Yalnızca bu sınırlı sürede, üretim ya da karlılık mantığına değil, sadece kendi keyiflerine tabidirler. Başka herhangi bir şey için değil kendisi için yaşayan, kendinden başka hiçbir şeye tabi olmayan kişi egemendir. Bu anlamda, tatiller çalışan insanların egemenlik alanıdır: onların dünyaya değil, dünyanın onlara hizmet etmesi beklenen kısacık bir süre. 

Peki kendi keyfi için yaşayan bir insan ne ister? Bir egemen nasıl yaşar? Nereyi gezer, neyden keyif alır? Nasıl eğlenir, ona ne iyi gelir? Bu soruların cevapları kulaktan kulağa yayılır. Hiçbiri müspet değildir, kanıtlanamaz. Cevabı bizden daha iyi bilebilecek insanları, egemen olmaya bizden daha alışık olan insanları, bize benzeyenleri ya da benzemek istediklerimizi takip ederiz. Kültürel ya da ekonomik olarak bizden daha iyi durumda olan kişilerin, daha güzel, daha özel arzu nesnelerine erişebildiğini varsayar ve onların peşinden gideriz. Tatil yerleri bu yüzden hep "bozar". Çünkü gerçek zevkin başkalarının elinde olduğunu düşünen halk plajlara akın eder. Vatandaş denize giremez. Denize girmek kimin hakkıdır?

Üretim ve tüketim alışkanlıklarımızla ısıttığımız güzel dünyamızın üzerinde, dozu giderek artan büyük bir paylaşım savaşının ortasında, ekonomik kaynaklar az sayıda elde toplanır ve halklar birbirine çatılırken, tatil yerlerinden bahsetmenin sırası mı? Evet, tam sırası. Çünkü alışkanlıklarımız, kavgalarımız, çatışmalarımız ve memnuniyetsizliklerimiz hep kültür üzerinden açıklanır. Savaşanların kendilerine sorarsanız çıkarları için değil, medeniyetleri için savaşmaktadırlar. Kültür her ne kadar diğer meselelerin kılıfı olsa da, kendi başına da bir meseledir. Ve onu çalışmak için en iyi laboratuvar, insanların o ilksel ana rahmine en çok yaklaştıkları deniz kıyılarıdır. 

Bu yazı dizisinde, görmemin nasip olduğu tatil beldeleri üzerinden, çağımızı meşgul ve meftun eden kültürel meseleyi irdelemeye çalışacağım. Önümüzdeki yazıda İyonya Denizi'ne gidiyoruz. 

Etiketler: Makaleler Tatil turizm

Bu kategoride daha fazla: Makaleler

Tümünü gör