Ölümünün üzerinden neredeyse çeyrek yüzyıl geçmiş olmasına rağmen güncelliğini koruyan, alanında çığır açmış akademisyen Edward Said hakkında etkileyici bir film bu hafta Uluslararası Toronto Film Festivali'nde (TIFF) izleyicisiyle buluştu: Edward Said: Between Worlds.
Metaforlar bilinçli olarak mı seçilmiş, bilmiyorum; ancak filmin açılış dakikalarındaki görüntüler, daha en başından belgeselin ruhunu seyirciye hissettiriyor. Önce özgürce koşan vahşi bir at görüyoruz. Bu görüntü, özgürlüğü ve denetim altına alınmayı reddetme arzusunu çağrıştırıyor. Ata, Doğu ve Batı ezgilerini harmanlayan bir melodi eşlik ediyor. Müziğin hem klasik hem de çağdaş duygusuyla film, unutulmaz bir açılışla başlıyor.
Ardından ekranda genç ve etkileyici bir Edward Said beliriyor. Yüzündeki ifade, sanki sonsuz olasılıkları barındırıyor. Doğduğu Filistin’in geleceğine umutla bakan genç bir adamla karşı karşıya olduğumuzu hissediyoruz.
Edward Said’le İlk Karşılaşmam
Edward Said’in adını ilk kez 1997 yılında Kanada’da yüksek lisans eğitimim sırasında duydum. Amerika’nın ırkçı bir geçmişe sahip Güney bölgesinden gelmesine rağmen son derece ilerici olan profesörümüz, Oryantalizm kitabını okumayanların dersi anlayamayacağını ve dolayısıyla iyi bir not alamayacağını açıkça belirtmişti.
Akademik bir ültimatomla başlayan Edward Said okumalarım, benim için ömür boyu sürecek derslerin ve Said’in kişiliğine duyduğum derin hayranlığın başlangıcı oldu. Said, yalnızca o dönemde değil, bugün de karmaşık dünya siyasetini anlamlandırmaya çalışırken başvurduğum bir pusula oldu.
Onun düşünceleri, dünyaya bakışımızı şekillendirmekle kalmadı; içinde yaşadığımız çağın çelişkilerini anlamaya çalışırken bize yön de gösterdi.
Said’in 20. yüzyılın en etkili entelektüel figürlerinden biri olduğu tartışılmaz. Akademik çalışmalarının derinliği ve kapsamı, postkolonyal çalışmaların öncülerinden biri olması, Filistin için adalete duyduğu sarsılmaz bağlılık ve medyadaki olağanüstü varlığı, dünyada silinmez bir iz bıraktı.
Said’e aşina olmayanlar için bu belgesel, yalnızca bir dünya aydınıyla değil, aynı zamanda gerçek bir centilmenle tanışma fırsatı sunuyor.
Film, Said’in hayatını ve Filistinlilerin acı deneyimlerini anlamak için gerekli olan geniş tarihsel bağlamı da gözler önüne seriyor. Hikâyenin merkezinde, Said ile doğduğu topraklar olan Filistin arasındaki kopmaz bağı görüyoruz. Bu, yalnızca kişisel bir hikâye değil. Said’in yaşamı ve çalışmaları, gittiği her yere beraberinde taşıdığı Filistin’in tarihi, kimliği ve kaderiyle iç içe geçmiş durumda.

Nakba ve Edward Said
Edward Said, 1935’te Kudüs’te doğdu. 1948’deki Nakba’nın ardından ailesiyle birlikte Kahire’ye gitmek zorunda kaldı. Zorlu göçün etkilerini, ailesindeki dağınıklığı ve bölünmüşlüğü, diasporanın yarattığı kopuş duygusunu bizzat yaşadı.
Bu kişisel deneyimler, onun büyük tarihsel dönüm noktalarını kavramasını sağladı. Aynı zamanda dünyaya, yerleşik varsayımları sürekli sorgulayan eleştirel bir bakışla yaklaşmasının da temelini oluşturdu.
Filmde Said’in şu sözleri çok çarpıcı geldi. “Detroit araba üretir, Kudüs din üretir.”
Dinler açısından büyük bir öneme sahip olan Kudüs’te doğmuş seküler bir entelektüel olarak Said, şehrin tartışmalı dini statüsünün siyasi ve toplumsal çatışmaları nasıl beslediğinin farkındaydı. Kudüs’ün yalnızca bir inanç merkezi olmadığını; tarih, kimlik, iktidar ve aidiyet mücadelelerinin kesiştiği bir alan olduğunu çok iyi kavrıyordu.
Edward Said: Between Worlds, Said’in hayatını katı bir zaman diziniyle takip eden, beşikten mezara uzanan tipik bir özgeçmiş değil. Sahneler, Said’in hayatındaki “farklı dünyalar” arasında dinamik bir tempoyla ilerliyor. Filmde çok sayıda röportaj, sohbet, haber bülteni, fotoğraf ve arşiv görüntüsü kullanılmış.
BBC röportajları, Oslo Anlaşmalarına ilişkin haberler, Filistin Kurtuluş Örgütü lideri Yaser Arafat’la ilişkisi, 1986’da yazar Salman Rushdie’yle yaptığı konuşma ve ölümünden bir yıl önce gerçekleştirdiği kapsamlı son röportaj, belgeselin önemli parçaları arasında yer alıyor.
Filmi önceki çalışmalardan ayıran en çarpıcı unsur ise Said ailesinin ilk kez kullanılmasına izin verdiği inanılmaz bir fotoğraf ve video koleksiyonu. Edward Said’in babası tarafından çekilmiş, daha önce hiç görülmemiş 8 milimetrelik ev videolarından oluşan geniş arşiv, Nakba’dan önceki bir Filistin ailesinin yaşamına ışık tutuyor.
Böylece film, dünyanın tanımadığı ya da tanımak istemediği başka bir Filistin’i de görünür kılıyor: Nakba’dan önceki Filistin’i.
Belgeselde ayrıca Said’in ergenlik döneminde Amerika’da yatılı bir lisede okurken kendini “yersiz” hissettiği ve yoğun bir ev özlemi yaşadığı döneme ait anılar ve fotoğraflar da yer alıyor. Bu görüntüler, onun kamusal kimliğinin ötesine geçen daha kişisel bir portre sunuyor.
Kendine güvenen, saygın ve güçlü bir aydının ardında daha sıcak, daha kırılgan tarafını da görüyoruz. Bu yönleri, Said’i izleyici açısından daha da yakın ve sempatik kılıyor.
Yönetmen: Maiken Baird
Danimarka doğumlu Amerikalı yönetmen Maiken Baird, güçlü yapımcılar ve yetkin bir kurgu ekibiyle birlikte çalışmış. Sayısız arşiv malzemesini seçip tutarlı ve etkileyici bir anlatıya dönüştürdükleri için film ekibi, özellikle Sarah Mowaswes özel bir takdiri hak ediyor.
Said’in etkileyici sesi, filmin iskeletini oluşturuyor. Hayatının farklı dönemlerinden alınan kayıtlar öylesine kusursuz biçimde düzenlenmiş ve birbirine örülmüş ki, Said’in filmi baştan sona kendisinin anlattığını hissediyoruz. Said’in 1999’da yazdığı Yersiz Yurtsuz adında özgeçmişi 2003 yılında Türkiye’de yayınlandı. Bu belgesel, adeta Said’in bu kitaptaki sesi, anıları ve görüntüleriyle hayat bulan, kitabın sinematik bir yorumu niteliğinde.
Danimarka asıllı Maiken Baird’in ebeveynleri, 1980’lerde Edward Said’i şahsen tanıyormuş. Maiken, gençlik yıllarında babasıyla birlikte Said’in Filistin Meselesi adlı kitabını okumuş. Bu kitap, onların dünyaya bakışını bütünüyle değiştirmiş.
Zamanla aileler arasında yakın bir dostluk gelişmiş. Said’in teşvikiyle Maiken, lisans eğitimi için Columbia Üniversitesi’ne gitmeye karar vermiş. Said’in edebiyat profesörü olarak görev yaptığı bu üniversite, Maiken’in akademik yolculuğunda önemli bir dönüm noktası olmuş.
Ghislaine Maxwell: Filthy Rich gibi birçok belgeselle tanınan Baird, bu filmle oldukça kapsamlı bir çalışmaya imza atmış. Filmin 107 dakikalık süresi düşünüldüğünde, Said’in kitaplarına ayrıntılı biçimde girmemesi anlaşılabilir. Ancak özellikle ona asıl ününü kazandıran Oryantalizm başta olmak üzere, çığır açan metinlerinin her biri kendi başına bir filme konu olmayı hak ediyor.
Baird’i bu filmi yapmaya yönelten temel nedenlerden biri, çevresindeki dünyayı anlama çabası olmuş. Özellikle su anda hala devam eden bir soykırımın üzerinden bir yıl geçmişken, Edward Said’in sözlerine dönerek içinde bulunduğumuz anı anlamlandırmanın yollarını aramış.
Baird’in Birleşmiş Milletler, Avrupa Birliği ve ABC News’te araştırmacı olarak çalışmış olması, bu karmaşık projeyi yönetmek için gerekli diplomatik ve gazetecilik bakışını geliştirmesine yardımcı olmuş olmalı.
Film Arşivi Uzmanı; Mowaswes
Yapımcılardan biri, Sarah Mowaswes ile konuştuğumda, “Edward Said” adının olduğu her projede çalışmak istediğini söyledi. Mowaswes’in yönetmen Baird’le yaptığı ilk konuşmadan itibaren aralarında bir yakınlık ve yaratıcı ortaklık başlamış.
Mowaswes, özellikle Maiken’in Said’i kendi sesi ve sözleriyle günümüze taşıma fikrinden etkilenmiş. Bunu Said’in sesine ve düşüncelerine geri dönerek günümüzün Filistin konusundaki karmaşıklıklarını araştırmak için parlak bir yöntem olarak görmüş.
Birinci kuşak Filistinli Amerikalı bir film yapımcısı olan Mowaswes, projeye sektördeki deneyiminin yanı sıra arşivlere duyduğu tutkuyu da taşımış. “Arşiv dünyaları bir araya getiriyor ve filmimiz tam da bunu yapıyor,” diyor Mowaswes, “Arşivler Edward’ın hikayesini kusursuz bir biçimde örüyor ve çoğu zaman gizli kalan Filistin imgelerini görünür kılıyor” dedi.
Najla Said
Said’in kızı Najla Said’in danışman yapımcı olarak görev alması, filme paha biçilmez bir samimiyet ve sahiplik kazandırıyor. Najla’nın hem bir aile üyesi hem de bir aydın olarak babasının mirasının bu filmde daha özgün, doğal ve duygusal bir şekilde yankılanmasına katkıda bulunuyor.
Kareem Roustom
Said’in klasik piyanist ve müzik eleştirmeni kimliği düşünüldüğünde, müziğin güçlü olmadığı bir Edward Said filmi düşünülemez. Filmde Kareem Roustom’un Arapça ezgilerle canlı klasik müzik parçalarını buluşturan özgün müzikleri kullanılmış. Bu parçaların bazılarının Said’in favorileri olduğunu tahmin edebiliyorum.
Said’in müzikle olan ilişkisine değinmişken, belgeselde, Batı’dan ve Orta Doğu’nun farklı bölgelerinden müzisyenleri bir araya getiren Batı-Doğu Divan Orkestrası’nı kurduğunu görmek de son derece dokunaklı.
Kurgunun, müziğin filmi güçlendirdiği açık. Yine de film, aslında bu araçlara fazlasıyla ihtiyaç duymuyor. Said’in zenginliği ve karmaşıklığı, filmin geniş bir bölümünde dikkatimizi canlı tutmaya zaten yeterli.
Said’in Sesine Her Zamankinden Fazla İhtiyacımız Var
Edward Said’in sadık bir hayranı olarak, filmin onun ne kadar özlendiğini kabul eden bir sahneyle sona ermesini duygusal bulsam da son derece yerinde buldum. Bir kahramanım yok; ama olsaydı, Edward Said olurdu.
Bu korkunç ve şaşırtıcı zamanlarda, birçok insan gibi ben de onun sesini takdir ederdim. Bakış açısı, bilgeliği ve doğduğu topraklarda hâlâ devam eden yıkıcı soykırımı anlamamıza yardımcı olma yeteneği, bugün her zamankinden daha değerli olurdu. Her gün ekranlarda tanık olduğumuz bu yıkım, çoğu zaman belirli bir kayıtsızlıkla karşılanıyor.
Dünyanın böylesi acılar karşısında garip bir biçimde kabullenici ve pasif göründüğü bir dönemde, insanları rehavetten çıkaracak ve daha derin bir ahlaki öfke talep edecek Said gibi seslere ihtiyacımız var.
Film, izleyiciyi tarihin sahibi olanın kim olduğunu ve gerçeğe nasıl ulaştığımızı sorgulamaya teşvik ediyor. Bu soru, özellikle iktidar sahiplerinin kendi hikâyelerini anlatma hakkını kimin elinde tutacağını belirlemeye çalıştığı bir dönemde daha da önem kazanıyor.
“Bu film küresel bir izleyici kitlesi için tasarlandı,” diyor yapımcılar. “Çünkü Filistinlilerin kendi kaderini tayin etmesinin ötesine geçen konulara değiniyor. Edward bu konuda harikaydı: İnsanları bir araya getirmekte. Filmimizin umudu da bu. Farklı izleyiciler arasında köprü kurmak ve bir sohbet başlatmak.”
Said’i daha önce tanıyıp okumuş olun ya da olmayın, bu filmi mutlaka izlemelisiniz.