Kaynak: Jacobin
Sanat eleştirmeni, romancı, Marksist, aşık, sürgün, hikaye anlatıcısı: John Berger her türlü kolay tanımdan kaçındı. Yeni biyografisi, geride bıraktığı çelişkileri kucaklıyor.
İngilizler entelektüellerden hoşlanmaz. Ancak geçen yüzyılın büyük bir kısmında ve bu yüzyılın başında John Berger dikkate değer bir istisna olduğunu kanıtladı. Berger, Batı sanatının tarihini inceleyen dört bölümlük bir BBC belgesel serisi olan Görme Biçimleri’nin [Ways of Seeing] başarısı sayesinde ilk olarak 1970'lerde kült statüye ulaştı. Dizi ilk olarak cumartesi gecesi saat 10'da, tam da hafta sonu futbol maçlarının skorlarının ardında yayınlanmıştı. Ve yine de, bu elverişsiz yayın saatine rağmen program; sanatın "büyük adam" teorisini yıkma çabaları ve Avrupalı ustaların üretildiği ekonomik ve politik bağlamlara yeni bir ışık tutmasıyla izleyicileri heyecanlandırarak ulusal bir sansasyon haline gelmeyi başardı.
Neredeyse elli yıl sonra, Görme Biçimleri'nin hala ne kadar geçerliliğini koruması çarpıcıdır; bu başarı Berger'in otoriter ve televizyona çok yakışan varlığı sayesinde gerçekleşmiştir. Gösterişli desenli bir gömlek giymiş ve grileşen saç yelesiyle Berger, bir sanat tarihçisinden çok bir rock yıldızına benziyor: karmaşık fikirleri sade bir İngilizceyle açıklıyor ve erotizme varan bir tutku yayıyor. Samimi ama entelektüellikl taslamıyor; baskın ama dogmatik değil; çekici ama yılışık değil. Johannes Vermeer’in "Sütçü Kız" tablosu üzerine özellikle düşünceli bir yorum yaptığında, sanki tablonun üzerindeki yüzyılların tozu silkeleniyormuş gibi oluyor.
Ancak Görme Biçimleri, Berger'in İngiltere'nin tek gerçek kamu entelektüellerinden biri olarak yerleşmesine yardımcı olduğundan şüphe yoksa, şovdaki varlığı aynı zamanda onun diğer başarılarının birçoğunu gölgede bırakmak gibi olumsuz bir etki de yarattı. Nitekim Berger'in kendisi de öncelikle bir "sanat eleştirmeni" olarak bilinmekten duyduğu hayal kırıklığını sıklıkla dile getirmiştir; onun tercihi daha belirsiz olan "hikaye anlatıcısı" etiketiydi. Tom Overton, aşırı basitleştirilmiş bir azizleştirmeden kaçınarak, ustaca yazılmış yeni biyografisi John Berger From Life'da Berger'in daha geniş vizyonunu uyandırmaya çalışıyor. Yazarın başlık seçimi, portreleri canlı bir modelden çizme yöntemine bir gönderme olarak amaçlanmış. Ancak dikkatle araştırılmış ve güzelce yazılmış bu kitap, Berger'in birçok çelişkisine ve kusuruna onları ortadan kaldırmaya çalışmadan yer açarak, herhangi bir yaşamı kesin bir şekilde yakalamanın zorluklarını okuyuculara hatırlatıyor.
Daima Kızıl
Berger, 1926 yılında Londra'da doğdu ve alt-orta sınıf Yahudi anne babası tarafından orta halli bir konfor içinde büyütüldü. On bir yaşında, kuzey Oxford'daki prestijli bir yatılı okul olan St. Edward's'ta burs kazanmayı başardı. Berger okulun boğucu atmosferinden hoşlanmadı ve en gerici eğilimlerini kışkırtmak için radikal tavırlar takınarak sınıf arkadaşları ve öğretmenleriyle tartışmayı alışkanlık haline getirdi. On altı yaşına geldiğinde nihayet okuldan kaçtı; önce Central School of Art and Design'da, ardından Chelsea College of Arts'ta sanat eğitimi almak üzere Londra'ya döndü.
G. romanı Booker Ödülü'ne layık görüldüğünde Berger, edebi ödüller geleneğini reddettiğini ve ödül parasının yarısını İngiliz Kara Panter Partisi'ne bağışladığını belirten bir kabul konuşması yaparak tartışma yarattı.
Kolejden sonra Berger, dağılmakta olan Britanya İmparatorluğu'nun çevrelerinde yaşayanlara büyük sanat eserlerinin tasvirlerini sunarak BBC World Service'te tutunana kadar profesyonel bir sanatçı olarak geçimini sağlamakta zorlandığı bir yıl geçirdi. Bu çalışması sayesinde sonunda New Statesman dergisinin edebi editörü T. C. Worsley'in dikkatini çekmeyi başardı. Böylece dergide tartışmalı ama son derece saygın bir sanat eleştirmeni olarak çalıştığı on yıllık bir dönem başladı. Berger'in bu dönemdeki yazıları özlü ve anlaşılırdı ancak Georg Lukács, Antonio Gramsci ve Walter Benjamin gibi diğer Avrupalı düşünürlerin etkileriyle yumuşatılmış açıkça Marksist bir bakış açısı benimseyerek karakteristik bir içgörüyle dolup taşmaya devam ediyordu.
Berger'i en çok büyüleyen şey, ekonomik güçlerin herhangi bir toplumda sanatın üretmesine izin verilen anlam türlerini nasıl şekillendirdiğiydi. Örneğin, Soyut Dışavurumculara karşı hemen şüpheci yaklaşmış ve Jackson Pollock hakkında özellikle iğneleyici bir değerlendirme yayınlamıştı. Berger'e göre Amerikalı ressam, "ait olduğu kültürün çöküşünün ötesini görme veya düşünme" yeteneğinden uzaktı ve sonuç olarak eseri, yalnızca "boşa harcanmış" bir yeteneğin kanıtı olarak işe yaramaz bir halde kalıyordu. Bu, Berger'in eleştirisinde savaş sonrası soyutlamanın gelişimine gösterdiği direnişin, kendi iddiasındaki radikalizmini alt etme riski taşıdığı anlardan biriydi. Yine de evrensel olarak kutlanan şeylere karşı duyulan bu direniş -bir tür tersine muhafazakarlık- Berger'in cazibesinin bir parçasıydı; her zaman ilerici idealizm ile geleneksel saygı arasında ince bir çizgi izliyordu.
Berger'in şöhretinin zirvesine ulaşması 1972 yılında gerçekleşti. Bu, Görme Biçimleri'nin ilk kez yayınlandığı ve Berger'e geniş bir genç hayran kitlesi kazandırdığı yıldı. Aynı zamanda, cinsel maceraları kuşkusuz Berger'in kendi sadakatsizliklerinden bazılarına dayanan İtalyan bir çapkını konu alan pikaresk romanı G. ile prestijli Booker Ödülü'nü kazandığı zamandı. G. romanı Booker'a layık görüldüğünde Berger, edebi ödüller geleneğini reddettiğini ve ödül parasının yarısını İngiliz Kara Panter Partisi'ne bağışladığını belirten bir kabul konuşması yaparak tartışma yarattı. Kara Panter Partisi, iki yıl önce 1970'te ayaklanma çıkarmakla haksız yere suçlanan bir grup aktivist olan Mangrove Dokuzluları ile dayanışma içinde bir kampanyaya öncülük etmeye yardım etmişti. Hikayeye göre Berger törenden ayrılıp Kuzey Londra'daki bir pub’a gitmiş, burada parayı teslim etmiş ve Panterlerin başarısına kadeh kaldırmıştı.
Dünyayla Yüzleşmek
Geniş yankı uyandıran Booker tartışmasının ardından Berger, İngiltere'de daha az vakit geçirmeye başladı. 1962'de ikinci eşiyle birlikte Cenevre'ye yerleşmişti bile. 1974'e geldiğinde ise bu kez Quincy adındaki küçük bir dağ köyüne tekrar taşınmıştı. Berger'in yeni evi bilerek izole bir yerdeydi, ancak bu soyutlanma onun dünya olaylarıyla olan ilgisini zayıflatmadı. 1975'te fotoğrafçı Jean Mohr ile birlikte Avrupalı göçmen işçilerin zor durumunun çarpıcı bir anlatısı olan Yedinci Adam [The Seventh Man] üzerinde çalıştı. Yaklaşık yirmi yıl sonra, İngiltere'nin grevdeki madencilerinin romantik bir savunmasını içeren Keeping a Rendezvous adlı deneme derlemesini yayınladı. Thatcherciliğin enkazı üzerine düşünerek şöyle yazmıştı: "Sizi ezmeye, mirasınızı, becerilerinizi, topluluklarınızı, şiirinizi, kulüplerinizi, evinizi yıkmaya kararlılar."
Berger'in düşüncesinin en sık göz ardı edilen yönlerinden biri, Filistin'in özgürleşmesi davasına olan bağlılığıydı. 1967'de yazar Philip O'Connor'a, "Yahudi olmaktan utanmıyorum," diye yazmıştı, "ama İsrail'den derinden utanıyorum." 2003 yılında, yarım asırlık bir bekleyişin ardından Berger nihayet Filistin'e ilk seyahatini gerçekleştirdi; bu, "Ramallah'ta Bir An" adlı denemesinde hatırladığı dönüştürücü bir deneyimdi. Berger, şehrin duvarlarını kaplayan, Pablo Picasso veya Rembrandt'ın portreleri üzerine yaptığı incelemeler için genellikle ayrılan aynı özen ve dikkatle ikinci intifadada öldürülenleri anan fotoğrafları tasvir ederek başlar. Anlatı boyunca her bir yüzü teker teker inceler, anlatabilecekleri hikayeleri çözmek için çaba gösterir.
Berger ustaca bir hamleyle, bir tür sanat eleştirisinden bu görsellerin kanıtı niteliğindeki güç asimetrileri tartışmasına geçer. Karşımızda mülteci kamplarında doğmuş, okula gitmek yerine çalışmak zorunda kalmış ve o zamandan beri özlemleri işgalin tekerlekleri altında ezilmiş kadınlar ve erkekler var.
Bu çatışmalarda kullanılan silahlar arasındaki her türlü karşılaştırma bizi yoksulluğun ne olduğu meselesine geri götürür. Bir tarafta Apache ve Cobra helikopterleri, F-16'lar, tanklar, Humvee cipler, elektronik gözetim sistemleri, göz yaşartıcı gaz; diğer tarafta ise sapanlar, mancınıklar, cep telefonları, kötü kullanılan Kalaşnikoflar ve çoğunlukla el yapımı patlayıcılar. Kontrastın büyüklüğü, bu keder dolu duvarlar arasında hissedebildiğim ama bir adını koyamadığım bir şeyi gözler önüne seriyor.
Ramallah'ta Bir An, John Berger
Eleştirmen bu kez söz bulamıyor. Soykırım şiddetini “görmenin başka hiçbir yolu” yok.
Yaşamdan Yazmak
2009 yılında arşivini Britanya Kütüphanesi'ne bağışladığı sırada Berger'in ruhsal ve fiziksel sağlığı büyük ölçüde kötüleşmişti. Gözlerindeki iki kataraktı aldırmak için ameliyat beklerken görüşü bulanıklaşıyordu. Tom Overton ile de tam bu dönemde, yazarın arşivini düzenlemekle görevlendirilmiş genç bir araştırmacıyken tanıştı. İki adam arasında önce profesyonel, daha sonra ise daha çok dostluğa benzeyen yıllar süren bir diyalog böyle başladı. Konuşmaları nihayetinde Overton'ın biyografisinin temelini atacaktı.
Okur, From Life boyunca öznesiyle diyalog halinde çalışan Overton'ın varlığını hisseder; kitap, öznesini betimlemek için "o" ile "sen" arasında gidip gelerek farklı hitap biçimleri arasında sık sık geçiş yapar. Overton'ın Berger'i düzgün bir şekilde düzenlenmiş bir dizi olgu değil, kendi biyografisinin inşasına yakından dahil olmuş biridir. Bu noktayı kanıtlarcasına Overton, öznesini sıklıkla sorgular ve ondan kuşkulanır; tonunun sevgi, hayal kırıklığı, hayranlık ve pişmanlık arasında değişmesine izin verir. Kitabın sonlarına doğru Berger'e, "Hikayeni gerektiği gibi anlattığımda geçmişe kayıp gidecek misin?" diye sorar; bir başka yerde "Beni yalnız bırakacak mısın?" diye sorar; "Bunu istiyor muyum?" diye sorar kendi kendine. Bunlar yanıtsız sorulardır.
Elbette bu tuhaf ruh ortaklığının bir parçası olarak Overton, Berger'in bazı seçimlerini sorgulamaktan da geri durmaz. Yazarın kaotik özel hayatı, dört evlilik, üç çocuk ve görünüşte gelişigüzel bir küçümsemeyle bir kenara atılmış bir dizi sevgili ile, özellikle inceleme altına alınır. Berger'in ikinci eşi, aristokrat Rosemary Guest'ten boşanması özellikle karmaşık görünmektedir. Overton, konuyla ilgili kısa tartışmasında, Rosemary'nin boşanma evraklarını "ölüm fermanı" olarak nitelendirdiği ve bu evrakları imzalamasının ardından Sicilya'da altı "kabusa yakın, intihar eşiğinde hafta" geçirdiğini belirten bir günlük notuna atıfta bulunarak Rosemary'nin sesini araya sıkıştırmak için büyük çaba harcar. Bu tür iddialar biraz dramatik gelebilir, ancak Overton, her ikisi de yazar tarafından ansızın terk edilen Berger'in diğer eşleri Anya Bostock ve Beverly Bancroft'un yazılarında da aynı panik tonunu kaydeder.
Bu detaylar yalnızca Overton'ın araştırmasının kapsamını (birden fazla arşivi taramak ve Berger'i tanıyan herkesle konuşmak) gözler önüne sermekle kalmaz, aynı zamanda Berger'in kendi siyasetini yaşama biçimine de olumsuz bir ışık tutar. Erkek bakışı üzerine çığır açan çalışmasına ilham verdiği için Berger'e övgüler yağdıran, saygın film eleştirmeni Laura Mulvey'di. Ancak Berger'in çalışmasının feminist eleştirmenler için ne gibi bir faydası olursa olsun, müdahaleleri kendi arzularının ardında bırakılıp kenara atılan kadınların hayatları tarafından gölgelenmektedir. Overton, From Life'ta Berger'e, uzun vadeli istikrar için anlık zevkten vazgeçememe durumunu kabul ettiği için biraz kredi verir. Aynı zamanda öznesinin daha az inatla tek eşli bir kültür özlemine de sempati duyar. Ancak eleştirmenin tekrarlayan sadakatsizliklerine ve partnerlerinin hayatlarında yarattığı tahribata laf söylemekten çekinmez. Bir noktada kelimeleri tükenmiş gibi görünerek, "Ne düşünüyorsun?" diye sorar.
Milenyum Üçlemesi
John Berger 2 Ocak 2017'de hayata göz yumduğunda doksan yaşındaydı ve ardında bıraktığı dünyadan dehşet duyuyordu. Milenyumdan hemen önce, ona anın hissini tanımlayacak bir tablo seçmesi istenmişti. Biraz düşündükten sonra Berger, Hieronymus Bosch'un sözde Milenyum Üçlemesi'nde yer alan cehennem tasvirlerini seçti. İddia ettiği gibi, bu grotesk görseller "küreselleşmenin ve yeni ekonomik düzenin yüzyılımızın sonunda dünyaya dayattığı zihinsel iklimin garip bir kehanetini sunuyordu: duraklar, yollar, desenler, geçmiş ve gelecekte yok. Sadece uyumsuz, parça parça şimdiki zamanın gürültüsü var."
O zamandan beri dünya yalnızca daha "parçalı ve uyumsuz" hale geldi. Eğer yüz yaşına kadar yaşasaydı, Berger'in yapay zekanın büyümesinden, aşırı sağın istikrarlı yükselişinden ve muhtemelen en çok da dünyanın gözü önünde sahnelenen bir soykırım karşısında Batı iktidarının sessizliğinden dehşete düşeceğinden şüphe olamazdı. Ancak Berger ne kadar kahramanca idiyse, muhalefete bizimkinden daha az düşmanca olan bir entelektüel ve politik iklimin ürünüydü.
1972'de, Batı sanatının tarihini yeniden yazmayı umut eden kendini açıkça Marksist ilan etmiş bir yazar tarafından yazılan ve sunulan bir sanat programını yayınlama cesur kararını alan BBC'ydi. 2026 yılına gelindiğinde, hükümetten gelen onca saldırının ardından aynı BBC, artan özelleştirme tehditleriyle karşı karşıya kalmış ve siyasi olarak tarafsız kalmasını sağlamak amacıyla, sağcı söylemlere uyum sağlamanın bir örtmecesi olarak, yayınlarını kısıtlamak zorunda bırakılmıştır.
Bu kasvetli manzara, Berger gibi düşünürlerin savaş sonrası dönemde kendilerine tanınan platformun aynısına sahip olmalarını neredeyse imkansız hale getiriyor. Bununla birlikte, Overton'ın canlı biyografisinin bize hatırlattığı gibi, bugün her zamankinden daha çok ihtiyaç duyduğumuz şey tam da bu tür bir düşünürdür.
John Livesey, University College London'da James Baldwin'in çalışmaları üzerine uzmanlaşmış bir doktora adayıdır. Yazıları Guardian, Little White Lies ve Oxford Review of Books'ta yayınlanmıştır.