İçeriğe geç

Geçici Olan Hayatlar: On Beş Yıl Sonra Hâlâ Geçici mi? – Hayrettin Özen

Yazan Avlaremoz
Geçici Olan Hayatlar: On Beş Yıl Sonra Hâlâ Geçici mi? – Hayrettin Özen

Türkiye’nin yakın tarihine göç üzerinden bakmak yalnızca sınırları, yasaları ve istatistikleri konuşmak anlamına gelmiyor. Göç aynı zamanda evlerin, ailelerin, dillerin, çocuklukların, mesleklerin, kayıpların ve gelecek hayallerinin yer değiştirmesi demek.

2011’de Suriye’den Türkiye’ye başlayan göçün üzerinden yaklaşık on beş yıl geçti.

On beş yıl. Bir çocuğun doğup büyümesi, okula başlaması, lise bitirmesi, üniversiteye gitmesi ve yetişkinliğe adım atması için yeterince uzun bir zaman. Bir insanın meslek edinmesi, çalışmaya başlaması, evlenmesi, çocuk sahibi olması ve kendisine yeni bir hayat kurması için de öyle.

Ama biz hâlâ bazı hayatları “geçici” kelimesiyle tanımlıyoruz.

Belki de artık bunun üzerine düşünmenin zamanı geldi: Hukuken geçici olan bir hayat, insanın hayatında ne kadar süre geçici kalabilir?

2011 yılında Türkiye’ye gelen insanların önemli bir bölümü, birkaç ay ya da birkaç yıl içerisinde geri döneceklerini düşünüyordu. Savaşın kısa sürede sona ereceğine dair bir beklenti vardı. Türkiye’deki yaklaşım da büyük ölçüde bu geçicilik varsayımı üzerine kuruldu.

Fakat savaş uzadı. Kamplar büyüdü. Kentlerde yeni hayatlar kuruldu. Çocuklar okula başladı. İnsanlar çalışmaya başladı. Aileler yeniden bir araya geldi. Yeni aileler kuruldu. Çocuklar doğdu.

Ve geçici hayatlar yıllara yayıldı.

Bugün Türkiye’de yaşayan Suriyelilerin önemli bir bölümü için Türkiye yalnızca sığınılan bir ülke değil. Çocukluklarının geçtiği, ilk arkadaşlıklarını kurdukları, eğitim aldıkları, ilk işlerine girdikleri, evlendikleri ve hayatlarını yeniden kurdukları yer.

Türkiye’de doğmuş bir çocuk için Suriye, anne babasının ülkesi olabilir; ama onun kendi hayatının ülkesi olmayabilir. Bu ayrımı gözden kaçırdığımızda, göçü yalnızca bir nüfus hareketi olarak görmeye başlıyoruz. Oysa göç, insanların hayatlarının yeniden kurulmasıdır.

Kaynak: Yuva Derneği

Göç hakkında konuşurken kullandığımız kelimeler de önemli.

Türkiye’de “mülteci”, “sığınmacı”, “göçmen”, “yabancı” ve “geçici koruma altındaki kişi” ifadeleri günlük konuşmalarda çoğu zaman birbirinin yerine kullanılıyor. Oysa hukuken bunların anlamları farklı.

Türkiye, 1951 tarihli Mültecilerin Hukuki Statüsüne İlişkin Cenevre Sözleşmesine taraf olmakla birlikte coğrafi sınırlamayı koruyor. Geçici koruma da uluslararası koruma statülerinden ayrı bir hukuki rejim olarak düzenlenmiş durumda.

Bu ayrımlar yalnızca akademisyenlerin veya hukukçuların tartışacağı teknik ayrıntılar değil. Çünkü bir insanın hangi statüde olduğu; çalışıp çalışamayacağını, çocuğunun eğitimine nasıl devam edeceğini, sağlık hizmetlerine nasıl erişeceğini, başka bir şehre gidip gidemeyeceğini ve gerektiğinde hakkını nasıl arayacağını doğrudan etkileyebiliyor.

Bir kimlik kartı üzerinde yazan birkaç kelime, gerçek hayatta bir insanın bütün yaşamını etkileyebiliyor.

Kimliğin aktifliği, adres kaydı, kayıtlı olunan il, seyahat imkânı, çalışma izni, eğitim ve sağlık hizmetlerine erişim gibi pek çok idari mesele kişinin gündelik hayatını doğrudan etkileyebiliyor. Bir işveren ücretini ödemezse hakkını nerede arayacağını bilmek bile başlı başına önemli bir hak meselesine dönüşebiliyor.

Bunların her biri kâğıt üzerinde idari bir prosedür gibi görünebilir. Ama her prosedürün arkasında bir hayat var. Çalışma hayatında da benzer bir durum söz konusu.

Geçici koruma altındaki kişilerin belirli koşullar altında çalışma izni alabilmelerini sağlayan hukuki mekanizmalar bulunuyor. Fakat çalışma izninin varlığı ile güvenceli bir çalışma hayatının varlığı aynı şey değil. Bir işveren çalışma izni prosedürüyle uğraşmak istemeyebilir. Bir çalışan hangi haklara sahip olduğunu bilmiyor olabilir. Dil bariyeri olabilir. Kayıt dışı çalışmak daha kolay görülebilir. Ve bütün bunlar çalışanı işverene karşı daha kırılgan hâle getirebilir.

Buradaki mesele yalnızca Suriyelilerin çalışıp çalışmadığı değil; hangi koşullarda çalıştıkları, ücret ve sosyal güvenceye erişimleri, iş kazalarında haklarını arayabilmeleri ve ayrımcılığa karşı başvuru yollarına ulaşabilmeleri.

Göçmen emeğinin ucuz ve güvencesiz emek hâline gelmesi yalnızca göçmenleri ilgilendiren bir mesele değil. Çalışma hayatının tamamını ilgilendiriyor.

Kaynak: Refugees International

Belki de bütün bunların en görünür olduğu yer çocukların hayatı.

2011’de Türkiye’ye gelen çocukların önemli bir bölümü, bugün genç yetişkinler. Türkiye’de büyüyen bir kuşaktan söz ediyoruz. Bu çocukların bir kısmı Türkçeyi Arapçadan daha iyi konuşuyor olabilir. Arkadaşlıkları burada kurulmuş olabilir. İlk aşkları, ilk başarısızlıkları, ilk sınavları, ilk iş deneyimleri burada yaşanmış olabilir. Onları yalnızca “Suriyeli çocuklar” olarak gördüğümüzde, Türkiye’de büyüyen bir kuşağın çok daha karmaşık deneyimini gözden kaçırıyoruz.

Bir çocuğun okulda bulunması, eğitim hakkının tam anlamıyla gerçekleştiği anlamına gelmiyor. Kendini sınıfın bir parçası hissedebilmesi, dil desteğine ulaşabilmesi, akran zorbalığı ve dışlanmadan korunması ve üniversiteye geçişte eşit fırsatlara sahip olması da gerekiyor. Bunlar yalnızca eğitim politikalarının değil, nasıl bir toplum olmak istediğimizin de soruları. Çünkü çocukların bugün nasıl yaşadığı, yarının Türkiyesini belirleyecek.

Göçün bir başka boyutu ise çoğu zaman sessiz kalıyor: sağlık ve psikolojik iyilik hâli.

Savaşın yaraları yalnızca bedende kalmıyor. Ölüm, kayıp, işkence, aileden ayrılma, yerinden edilme, yoksulluk, şiddet ve belirsizlik insanın ruhunda da iz bırakıyor. Bir insan Türkiye’ye geldikten sonra savaş sona erse bile savaşın onun içinde sona ermesi aynı hızda gerçekleşmeyebilir.

Üstelik psikolojik destek dediğimiz şey yalnızca bir uzmanın karşısında konuşmaktan ibaret değil. Kendi dilinde konuşabiliyor mu? Tercüman var mı? Hizmet veren kişi göç deneyimini biliyor mu? Kişi yardım istediği için damgalanacağından korkuyor mu?

Üstelik işsizlik, hukuki belirsizlik, eğitim sorunları ve ayrımcılık gibi güncel koşullar da yaşanan kaygının devam etmesine neden olabiliyor.

Travmanın bazen geçmişte değil, bugünün koşullarında da devam ettiğini kabul etmek zorundayız.

Ve şimdi geri dönüş meselesi var.

Suriye’de 8 Aralık 2024 sonrasında yaşanan siyasi değişimlerle birlikte Türkiye’de göç tartışmasının merkezine yeniden “geri dönüş” yerleşti. Artık yalnızca “Kalacaklar mı?” diye sormuyoruz. “Dönecekler mi?” diye de soruyoruz.

Fakat burada çok önemli bir ayrım var: Dönüş ile geri gönderme aynı şey değil.

Bir insan ülkesine dönmek isteyebilir. Bu onun tercihidir. Ama dönmek istemeyen bir insanın yalnızca ülkedeki koşullar değiştiği gerekçesiyle gönderilmesi bambaşka bir meseledir.

Çünkü geri dönmeme kararının arkasında yalnızca savaşın devam edip etmemesi yok. Evlerin ve mülklerin durumu, geçim kaynaklarına erişim, çocukların eğitim hayatı, ailelerin farklı ülkelere dağılmış olması, sağlık hizmetleri ve güvenlik kaygıları da bu kararı etkileyebiliyor.

Bu yüzden “Savaş bitti, herkes dönmeli” cümlesi, zorunlu göçün karmaşıklığını fazlasıyla basitleştiriyor.

Geri dönüş gerçekten bir seçenek olacaksa güvenli, gönüllü, bilgilendirilmiş ve onurlu olması gerekiyor. Gönüllülük de yalnızca bir kâğıdın imzalanması demek değil. Gerçek anlamda gönüllü bir karar için kişinin nereye döneceği, güvenlik ve barınma koşulları, çocuklarının eğitim ve sağlık hizmetlerine erişimi, çalışma imkânları ve mülkiyet haklarının durumu hakkında yeterli bilgiye sahip olması gerekiyor. Bunları bilmeden verilen bir kararın ne kadar gönüllü olduğunu sormamız gerekiyor.

Bir de “geri dönmek” kelimesinin kendisi üzerine düşünmek gerekiyor.

2011 yılında bırakılan yer, 2026 yılında aynı yer olmayabilir. Evler, mahalleler, komşuluk ilişkileri ve ekonomik düzen değişmiş; aileler farklı ülkelere dağılmış; çocuklar başka bir dil ve kültürel çevrede büyümüş olabilir. On beş yıl boyunca yaşanan hayat, insanın kendisini de değiştirmiş olabilir. Bu nedenle dönüş yalnızca coğrafi bir hareket değil. Aynı zamanda yeniden aidiyet kurma meselesi. Bu nedenle dönüş, yalnızca coğrafi bir hareket değil, aynı zamanda yeniden aidiyet kurma meselesidir. Belki de geri dönüş tartışmasının en zor sorusu bu.

Bütün bunların yanında bir ihtimali de unutmamak gerekiyor: Türkiye’de kalmak.

Türkiye’de doğmuş bir çocuk için burada kalmak istemek şaşırtıcı olmayabilir. Çünkü onun arkadaşları burada olabilir. Eğitimi burada olabilir. Mesleği burada olabilir. Türkçe onun hayatının dili olabilir. Hayatı burada kurulmuş olabilir. Bu nedenle göç politikası “ya dönersin ya gidersin” gibi iki seçenekli bir meseleye indirgenemez.

Gönüllü ve güvenli geri dönüş elbette gerçek bir seçenek olmalıdır. Ama bulunduğu yerde güvenli ve onurlu bir hayat kurmak isteyen insanların hayatlarını sürdürebilmeleri de göç politikasının bir parçası olmak zorunda.

Çünkü göçün tek bir çözümü yok. İnsanların hayatları birbirinin aynısı değil. Dolayısıyla çözümler de aynı olmak zorunda değil.

Yaklaşık on beş yılın sonunda artık “geçici” kelimesini yeniden düşünmenin zamanı geldi. Hukuken geçici olabilir. İdari olarak geçici olabilir. Politik olarak geçici olabilir. Ama insan hayatında on beş yıl hiç de geçici değil.

On beş yıl, bir çocuğun yetişkin olması demek. On beş yıl, bir insanın meslek edinmesi demek. On beş yıl, bir ailenin yeni bir hayat kurması demek. On beş yıl, bir toplumun demografisini, ekonomisini, eğitim sistemini ve kültürünü değiştirecek kadar uzun bir zaman.

Bu yüzden Türkiye’nin göç deneyimini artık yalnızca bir “kriz yönetimi” meselesi olarak ele almak mümkün değil. Uzun süreli bir göç deneyimi yaşıyoruz. Ve uzun süreli deneyimlerin uzun vadeli politikalara ihtiyacı var.

Çalışma hakkını gerçekten kullanılabilir hâle getirmek; çocukların eğitim sistemine yalnızca kaydedilmesini değil, o sistemin bir parçası olmasını sağlamak; sağlık ve psikososyal destek hizmetlerini erişilebilir kılmak; hukuki yardıma ulaşmayı kolaylaştırmak ve geri dönüş süreçlerini güvenlik, gönüllülük ve insan onuru temelinde yürütmek gerekiyor.

Ama belki bunların hepsinden önce başka bir şeyi yapmamız gerekiyor: İnsanları yalnızca statülerinden ibaret görmemek.

“Mülteci.” “Geçici korunan.” “Göçmen.” “Yabancı.”

Bu kelimelerin her biri hukuken ve politik olarak gerekli olabilir. Ama hiçbiri bir insanın tamamı değil. Çünkü bir insan aynı zamanda bir anne, çocuk, öğrenci, işçi, doktor, sevgili, arkadaş veya komşu olabilir. Ve belki yıllar sonra kendisine şu soruyu soran biri olabilir: Ben artık nereye aitim?

Göçün en uzun yolculuğu belki de bir ülkeden başka bir ülkeye gitmek değil. İnsanın yeniden bir yere ait hissedebilmesi. Türkiye’nin son on beş yıllık göç deneyimi bize tam da bunu hatırlatıyor.

Sınırları, yasaları ve istatistikleri konuşurken insanları kaybetmemek gerekiyor. Çünkü “geçici” dediğimiz insanların hayatlarında on beş yıl hiç de geçici değil.

Ve belki artık sormamız gereken soru “Ne zaman dönecekler?” değil.

On beş yıldır hayatlarını burada kuran insanlara nasıl bir gelecek sunacağız?


Hayrettin Özen, psikolog olarak yaklaşık 13 yıldır insani yardım, çocuk koruma, psikososyal destek ve toplumsal dayanıklılık alanlarında çalışıyor. Mesleki çalışmalarını özellikle göç, kriz, afet ve sosyal uyum süreçlerinin bireyler ve topluluklar üzerindeki psikososyal etkileri üzerine yürütüyor.

Bu kategoride daha fazla: Göç Yolları

Tümünü gör

Daha fazlası: Avlaremoz

Tümünü gör