Yael van der Wouden’ın Türkçeye Emanet adıyla çevrilen ve Şafak Tahmaz çevirisiyle Livera Yayınevi tarafından yayımlanan kitabı, bu yıl okuduğum en iyi romanlardan biri oldu. Geçtiğimiz yıl Türkiye’de de ilgiyle karşılanan roman, 2025 yılında Jewish Book Award En İyi İlk Roman, LAMBDA En İyi Lezbiyen Kurgu ve Women’s Prize En İyi Kurgu ödüllerini topladı. Sadece bu ödül çeşitliliği bile kitabın çoklu temalarını gözler önüne seriyor ve Emanet’i örneğin sadece bir kuir aşk hikâyesi ya da savaş sonrası psikolojik drama olarak okumayı imkânsız kılıyor. Kitabı İkinci Dünya Savaşı sonrası Hollanda’nın tarihsel gerçekliğiyle birlikte okuduğumuzda, kurgunun gücünü bir kez daha anlıyoruz. Çünkü kurgu yine resmî anlatıların uzun zamandır kaçındığı şeyi yapıyor: adaletsizliğin sessiz devamlılığını gün yüzüne çıkarıyor.
Emanet, İkinci Dünya Savaşı’nın bitiminden on altı yıl sonra, yani 1961’de “Hollanda kırsalında, savaşın ve kayıpların gölgesinde bir taş ev”de (Tanıtım yazısından) geçiyor. Isabel ve ailesi bu eve İkinci Dünya Savaşı sırasında taşınır. Isabel artık yalnız yaşadığı bu evde merhum annesinden kalan her kaşığın, tabağın ve mobilyanın envanterini tutar. Kendini evin bütünlüğünü dışarıdan gelebilecek müdahalelere karşı koruyan bir koruyucu olarak görür. Ancak, erkek kardeşi Louis’nin sevgilisi Eva’nın görünürde kısa süre kalmak için eve gelişi, bu düzeni temelden sarsar. Eva’nın gelişiyle nesnelerin kaybolmaya başlaması, bu misafirliği hiç istemese de kabul etmek zorunda kalan Isabel’in hırsızlık ve izinsiz giriş takıntısını tetikler. Isabel için Eva, başlangıçta küçük ev eşyalarını çalan ya da onları yanlış yerlere koyan bir davetsiz misafirdir. Daha sonra ikili arasında gelişen homoerotik dinamik ve cinselleşen ilişki, bu “izinsiz giriş” eylemini genişletir: Eva, Isabel’in duygusal savunmasına nüfuz eder ve fiziksel olarak onun alanını “işgal ederek” Isabel’in ev üzerindeki sahiplenme duygusunu istikrarsızlaştırır. Romanın sonlarına doğru artık anlamaya başlarız ki, Eva’nın Isabel’in yatağına girmesi ve evin kontrolünü ele geçirmesi, esasen bir işgal değil, çalınan şeyi geri alma eylemidir. Diğer bir deyişle, Eva’nın en başta eve gelişi, mülksüzleştirilmişlerin kendilerine ait olanı talep etmek için geri dönüşünden başka bir şey değildir. Hırsızlık anlatısı tümüyle tersine çevrilmiş ve yer değiştirmenin gerçek doğası açığa çıkmıştır: Bu ev, Isabel’e ailesinden kalan masum bir sığınak değil; savaş sırasında asıl sahiplerinin (Eva’nın ailesinin) sınır dışı edilmesiyle edinilmiş, kamulaştırılan bir Yahudi mülküdür.
Bu noktada artık Overijssel’deki bu taşra evini savaş sonrası Hollanda toplumunun bir arşivi gibi görmeye başlayabilir ve Emanet’i sessiz bir suçlama olarak okuyabiliriz. Böylece roman bir katman daha kazanıyor: Yael van der Wouden, savaş alanları yerine taşra evinin sessiz envanteri üzerinden Hollandalıların Holokost’taki suç ortaklığını incelikle ele alıyor. Geleneksel göç edebiyatı genellikle mültecilerin sınırlar arası fiziksel hareketlerine odaklanırken Emanet; sınır dışı edilen, toplama kamplarına ve gettolara gönderilen ama her şeye rağmen hayatta kalıp geri dönen Hollandalı Yahudilerin iç göçüne ve geri dönüşlerinde karşılaştıkları yapısal sosyo-mekânsal silinmeye; özellikle de Yahudi evlerinin, dükkânlarının ve kişisel eşyalarının sistematik olarak kamulaştırılmasına, yeniden işgal edilmesine ve sessizce alıkonulmasına odaklanıyor. Burada van der Wouden’ın en keskin hamlesi, bu çatışmayı savaş ya da Holokost döneminde değil; genellikle ilerleme, liberalleşme ve ileriye dönük iyimserlikle ilişkilendirilen 1960’larda konumlandırmasıdır. Roman, bu “ilerlemenin” bastırma üzerinden kurulduğunu öne sürüyor. Kitap boyunca tasvir edilen Hollanda toplumu, söylenmeyenlerle şekilleniyor. Karakterler konuyu saptırıyor, küçümsüyor veya basitçe bilmeyi reddediyor. Eva’nın gözlemlediği gibi, “Kimse hiçbir şey bilmiyor.” Isabel’in aile dostu Karel Amca’nın savunmacılığı, komşuların gündelik yaşamdaki Yahudi karşıtlığı, “Hiç geri gelmediler ki” ısrarı; yokluk yoluyla mülkiyeti meşrulaştıran, hırsızlığı mirasa dönüştüren bir toplumu ortaya koyuyor:
"Karel göğsündeki kırıntıları silkeledi. Bunu yaparken acele etmedi. ‘Çok gençtin,’ dedi ona. [...] ‘Çocukken bu şeyler göründüğü gibi değildir Isabel. Ve artık çocuk değilsin. Evet, orada bir aile yaşıyordu. Ama gittiler. İpoteklerini ödemediler, vergilerini ödemediler. Bu olur, her gün olur, insanlar tutamayacakları sözler verirler, insanlar eşyalarını toplayıp giderler ve tabaklarını, kaşıklarını bile almazlar. Aman Tanrım! Anlıyor musun? Bu her gün olur. Burada yanlış bir şey yok Isabel. Kanun bu." [İngilizceden çeviri bana ait.]

Hollanda'daki Yahudi nüfusunun büyük çoğunluğu, yani yaklaşık %85'i, yüzyıllardır ülkede yaşıyordu. Nazi Almanyası, 1940’ta Hollanda’yı işgal etti. 22 Şubat 1941’de Almanlar birkaç yüz Yahudiyi tutukladı ve onları önce Buchenwald toplama kampına, ardından da Mauthausen toplama kampına sürdü. Bu kişilerin neredeyse tamamı Mauthausen’de öldürüldü. Ocak 1942’de Almanlar bu kez taşradaki Yahudileri Amsterdam’a yerleştirmeye başladı ve bu alan, şehrin belirli bölgeleri ile sınırlıydı. Temmuz 1942’ye gelindiğinde Yahudiler, öncelikle Auschwitz’e ve Sobibor’a toplu olarak sürgün edildi. Hollanda Nazi Partisinin yanı sıra şehir yönetimi, Hollanda belediye polisi ve Hollandalı demiryolu işçileri de sürgünlerde işbirliği yaptı. Alman ve Hollandalı Nazi yetkilileri, Yahudileri Amsterdam sokaklarında tutukladı ve onları sınır dışı etmek üzere toplama merkezine götürdü. Zorunlu çalışma kamplarındaki tüm Yahudiler ve aileleri önce Westerbork’a, oradan da haftalar içinde Auschwitz-Birkenau’ya gönderildi.
Batı Avrupa'da Naziler tarafından işgal edilen ülkeler arasında hem yüzde hem de mutlak sayı olarak en fazla zarar görenler Hollandalı Yahudiler oldu. Hollanda’daki 140 bin Yahudi’den yaklaşık 104 bini (%74), Alman zulmünden sağ kurtulamadı. Bununla birlikte, Hollanda devleti ve toplumu savaşı büyük ölçüde ortak bir ulusal travma olarak çerçeveledi ve Yahudilere yönelik zulmün özgünlüğünü genel bir acı anlatısına dönüştürdü. Hollanda’nın savaş sonrası popüler imajı hoşgörü ve direniş anlatılarına dayansa da sürgünden kurtulan ve 1945’ten sonra geri dönen Hollandalı Yahudilerin deneyimi bu anlayışı karmaşıklaştırır. Dayanışma beklentisiyle geri dönenler bürokratik kayıtsızlık, sosyal mesafe ve hatta bazen açık düşmanlıkla karşılaşır. Belli ki, geri dönüşleri beklenmiyor, dahası istenmiyordur.
Eva da günlüğünün 18 Nisan 1961 tarihli sayfasına şunları yazar:
“Bir keresinde annem bana kendisinin ve diğer Hollandalıların kampları terk eden son kişiler olduğunu söylemişti. Kızılhaç'ın Fransızlar, İsviçreliler ve diğer herkes için geldiğini ve Amerikalıların sürekli şunu dediğini söylemişti: Sizi geri götürecek birinin gelmesini beklemelisiniz. [...] Daha sonra, kimse gelmediği için bunun uzun zaman aldığını duydular. Hollandalılar kendi Yahudilerini geri getirmek için kimseyi göndermediler.” [İngilizceden çeviri bana ait.]
1960’lara gelindiğinde bile bu gerilimler ortadan kalkmamış, aksine daha geniş bir sessizlik ve seçici hafıza kültürüne karışmıştır. Auschwitz ve Sobibor gibi kamplardan kurtulanlar geri döndüklerinde, evlerinin komşuları veya yabancılar tarafından işgal edildiğini, eşyalarına el konulduğunu, eşyalarının satıldığını veya basitçe yok olduğunu görür. Mülk iadesi en tartışmalı konulardan biri hâline gelir. Hollanda yetkilileri, süreci katı bir hukuksal çerçeve üzerinden ele alır. İade için hayatta kalanlardan çok sayıda belge istenir ancak bu belgelerin pek çoğu sürgün ve savaş sırasında yok olmuştur. Birçok durumda, geri dönen Yahudilere, sürgünleri sırasında biriken ödenmemiş vergiler veya kiralar için bile fatura kesilir. Siyasi söylemde de Hollanda’nın Nazi işgal yetkilileriyle idari iş birliğinin boyutunu veya yaygın mülksüzleştirmeye olanak sağlayan toplumsal suç ortaklığını ele almaya yönelik çok az istek vardır.
Yael van der Wouden’ın romanı, bu sessizliği kırarak gerçekte yaşananların adını koyuyor. Holokost, olabilecek en şiddetli türden bir zorunlu göçtü. Yer değiştirmek için değil, yok etmek için tasarlanmış, acımasız bir yerinden etmeydi. Hayatta kalanlar evlerine dönmeye çalıştığında, yerinden edilmenin özgürleşmeyle bitmediğini gördüler. Bu durum, köklü düşmanlığın ve kolektif hafıza kaybının gerçek aidiyeti nasıl imkânsız hâle getirdiğini gösteriyor. 2025’te Observer’a verdiği röportajda van der Wouden da, “Suç ortaklığı ve insanların ne kadar kolay fail hâline gelebileceğiyle ilgili soruları araştırmak istedim. […] Nasıl hatırladığımıza, neyi unutmayı seçtiğimize, hangi anlatılara öncelik verdiğimize ve hangilerini görmezden geldiğimize bakmak istedim.” diyor ve şu soruyu soruyor: “Karşılaştırmalı Edebiyat öğretmeni olarak uzun zamandır üzerine düşündüğüm bir şey var: Olan bitene dair ulusal bir anlayış oluşturan bir kurguyu nasıl yaratırsınız?”
İşte, bir Yahudi hayatta kalan olarak Eva’nın eve gelişi, Hollanda toplumunun yapısal olarak hazırlıksız olduğu ve çoğu zaman da kabul etmek istemediği bir geri dönüşü somutlaştırıyor. Bu açıdan Emanet, belki de şu rahatsız edici önermeye sahip: Holokost, kamplar özgürleştiğinde sona ermedi. Telafi edilmeyen ve sürdürülen eylemlerde, geri verilmeyen evlerde, başkasının yok oluşu üzerine yeniden inşa edilen hayatlarda devam etti. Savaş bitti. Kapılar açıldı. İnsanlar geri döndü. Ama evler geri dönmedi.
Yine de roman sadece ifşa ile bitmiyor. Isabel’in evi Eva’ya iade etme kararı, etik bir hesaplaşma olasılığına işaret ediyor. Gerçi Eva bu jeste hemen güvenemiyor (“Beni kandırmaya mı çalışıyorsun?”) ve onun şüphesi, bu tür telafi eylemlerinin gerçekte ne kadar istisnai olduğunu vurguluyor. Geri verilen bir ev, onu elde etmeyi normalleştiren bir sistemi ortadan kaldırmıyor ama onarımı hayal edilebilir kılıyor. Bu onarım, kurumsal değil; her bireysel karşılaşmada olduğu gibi samimi ve kırılgan.
Son olarak, bu kitabı kuir bir bakış açısıyla okumanın önemine de değinmeden geçmeyelim. Eva, uzun zamandır yazılan en güçlü “Holokost kurtulanı” karakterlerinden biri. Devlet evrak işi isterken o hafıza sunuyor. Kurumlar konuyu hızlıca kapatmakta ısrar ederken o ise davayı yeniden açıyor. Isabel ile kurduğu ilişki, Eva’nın rolünü tarihin sessiz bir kurbanı olmaktan çıkarıp aktif bir hak savunucusu ve ıslah aracına dönüştürüyor. İkili arasındaki eşcinsel ilişki, her iki kadını da savaş sonrası Hollanda'nın sessizlik, evcimenlik ve heteroseksüelliği dayatan geleneksel toplumsal beklentilerinin dışına çıkarıyor. Belki de Isabel’in Eva’ya (bir Yahudi’ye, bir Holokost kurtulanına, bir “göçmen”e) duyduğu aşk sayesinde tarihsel gerçeğin nihayet kabul edilebileceği bir alanın yaratılması mümkün oluyor. Isabel ve Eva arasındaki ilişki, tarihsel travma ile kişisel kurtuluş arasındaki boşluğu dolduruyor. Tüm bunlar, gerçek tazminatın yalnızca yasal prosedürlerle değil, çalınan hayatların normalleştirilmesine izin veren duygusal ve psikolojik yapıların ortadan kaldırılmasıyla da mümkün olacağını gösteriyor.
Kaynaklar
Boztas, S. (2026, 15 Mayıs). The Netherlands is confronting its history of Nazi occupation – but many stolen objects remain unreturned. The Guardian.
Griffioen, P., & Zeller, R. (t.y.). The Netherlands: the highest number of Jewish victims in Western Europe. Anne Frank House. Erişim tarihi: 16 Ağustos 2026.
United States Holocaust Memorial Museum. (t.y.). Amsterdam. Holocaust Encyclopedia.
Van der Wouden, Y. (2024). The Safekeep. Avid Reader Press.
Tuğba Yavuz, lisans eğitimini İstanbul Bilgi Üniversitesi Sosyoloji ve Medya & İletişim Sistemleri bölümlerinde, yüksek lisans eğitimini Sabancı Üniversitesi Kültürel Çalışmalar programında kadınların Holokost sonrası anı kitapları üzerine yazdığı teziyle tamamladı. Toplumsal cinsiyet eşitliği, LGBTİ+ kapsayıcı müfredat, toplumsal hafıza, çatışma çözümü ve barış inşası ile gençlik çalışmaları gibi alanlarda gönüllü ve profesyonel olarak ulusal ve uluslararası kuruluşlarda çalıştı. Şu anda serbest çevirmenlik ve editörlük yapmaktadır.