İçeriğe geç

Anneannemin Almanyası – Arda Can Özsu

Yazan Avlaremoz
Anneannemin Almanyası – Arda Can Özsu
Nil Yalter, Şu Gurbetlik Zor Zanaat Zor, 2016, İstanbul

1969. İstanbul. Bir kadın, eşinden boşanmış, çocuklarından ayrı bırakılıyor. Göçe mecbur ediliyor; bilinmeze, yani Münih’e gönderiliyor. Peki, oraya nasıl gitti? Kimin yanına? Nerede kaldı? Ne iş yaptı? Almanca biliyor muydu? İlk evi nasıldı? Türkiye’yi ne kadar aradı? Geride bıraktıkları bu kararı nasıl karşıladı? Münih’te nasıl bir çevre kurdu? Alışabildi mi? Yoksa Almanya acı vatan mı oldu?

Bu soruların yanıtlarını ararken yalnızca bir kadının hayatına değil, 1960’ların Türkiyesi'ne de bakmak gerekiyor. Çünkü anneannemin İstanbul’dan Münih’e uzanan hikâyesi, Türkiye’nin hem kendi içinde hem de sınırlarının ötesinde hızlanan göç hareketlerinden bağımsız değildi. 1961’de Türkiye ile Batı Almanya arasında imzalanan İşgücü Anlaşması, binlerce insanın “Almanya” fikrini gündelik hayatın parçası hâline getirmişti. Aynı yıllarda Türkiye’nin köylerinden İstanbul, Ankara ve İzmir gibi büyük kentlere doğru yoğun bir iç göç yaşanıyordu. Orhan Kemal'in 1962 tarihli Gurbet Kuşları romanı, bu dönüşümün edebiyattaki güçlü tanıklıklarından biriydi. İnsanlar bir yandan Türkiye’nin içinde, bir yandan da sınırların ötesinde yeni hayatların peşine düşüyordu. Diğer taraftan, yüzyıllardır İstanbul’da yaşayan Yunan uyruklu Rumlar da 20 Dolar 20 Kilo sınırlamasıyla sürgün ediliyorlardı. Anneannem ise bu hikâyelerden biraz farklı bir yerde duruyordu. O, Almanya’ya bir işçinin eşi olarak değil, ilk cümlede de belirttiğim gibi, eşinden ayrıldıktan sonra kendi hayatını yeniden ele almak üzere gidiyordu. Üstelik dili, örfü, âdeti hakkında hiçbir şey bilmediği yabancı bir yere… Tek başına.

Anneannem, dedem, annem ve dayım. İstanbul, 1960.

1969’da henüz 29 yaşındayken İstanbul’dan Münih’e giden anneannem için Almanya yalnızca bir gurbet, Türkiye ise sadece bir hasret ülkesi olmadı. Bu göç onun için hayatını yeniden kurmanın, Türkiye’de eksikliğini hissettiği ekonomik özgürlüğü kazanmanın yoluydu. Belki de yıllar önce yarım bırakmak zorunda kaldığı hayatın iplerini yeniden eline alıyordu.

İlk zamanlarını Türk işçilerin kaldığı bir Heim’da geçirdi; ancak kısa sürede kendisini Türk çevrelerinden soyutlayıp yoğun bir çalışma temposunun ve Almanca'nın içine bıraktı. Dili hızla öğrendi. Önce Siemens’te çalıştı, ardından Rodenstock’ta gözlüklerin kalite denetimini yaptığı bir pozisyona yükseldi ve uzun yıllar burada emek verdi. Türkiye’ye duyduğu hasret mektuplarda apaçık bir şekilde kendini gösterse de Münih’te kurduğu yeni düzen zamanla geride bıraktığı hayatın yerini aldı. Öyle ki, yıllar sonra Türkiye’ye kesin dönüş yapmayı, “aynı şeyleri yaşarım” endişesiyle pek istemedi. Münih’te hiçbir zaman çok geniş bir çevresi olmadı; Türk topluluklarına da mesafeliydi. Zira onun Almanya’ya geliş gerekçesi, oradaki diğer göçmenlerin hikâyeleriyle uyuşmuyordu. Derin bir uyuşmazlıktı bu. Tek başına olduğu için, mesafeli olmak onun için bir kalkandı. Anneannem yalnızlığı iki taraflı yaşıyordu: hem kendisini bir yabancı olarak gören Almanların arasında hem de aynı dünyadan gelmediğini hissettiği Türklerin içinde... Münih’te sığınacağı pek kimse yoktu. En yakın arkadaşlarından birinin yaşlanıp Alzheimer’a yakalanmasıyla, o kalabalık şehirdeki yalnızlığı daha da keskinleşti. Yine de bütün bunlara rağmen Almanya onun için bir “acı vatan” olmadı. Belki de bu yüzden, yıllar sonra geriye baktığımda onun bu yolculuğunu hüzünlü bir gurbet hikâyesi olarak değil; bir kadının kendi hayatının sorumluluğunu üstlenişi, ekonomik bağımsızlığını kazanışı ve küllerinden yeni bir varoluş yaratışının hikâyesi olarak görüyorum.

Anneannemin Almanya’ya gidişini düşündüğümde, asıl hikâyenin belki de Almanya değil, mesafe olduğunu düşünüyorum. 57 yıldır Münih’te yaşayan anneannem, aslında yalnızca bir ülke değiştirmedi; geride bıraktığı hayatla arasına coğrafi olduğu kadar zamansal, duygusal ve kuşaklararası bir mesafe de koymak zorunda bırakıldı. Zira göçü onun değil, onun yerine karar veren ağabeyinin seçimiydi. O ise bu dayatılan mesafenin içinde edilgen kalmayı reddetti; bekleyerek ya da yaralarını deşerek zaman kaybetmektense o derin yalnızlıktan güçlü bir varoluş çıkarmayı seçti. Türkiye’de geride bıraktıklarıyla, başta annem olmak üzere, bağını telefon ve mektuplarla sürdürdü. Antik Yunancada tele ön eki uzaktan, mesafeli anlamına geliyordu; phonos ise ses demekti.[1] Yani Almanya’dan gelen her telefon, bizim için kelimenin tam anlamıyla “uzaktan gelen bir ses” idi. Anneannem yaşamı boyunca birilerine yük olma fikrinden hep ürktü. Belki de yıllar sonra Türkiye’ye dönmeyi, Münih’te kurduğu düzeni kaybetmekten korktuğu için değil, geride bıraktıklarına yük olmaktan ya da eski kırgınlıkları yeniden canlandırmaktan çekindiği için istemedi.

Fakat sınırların ötesinde yeni bir hayat kurulurken zaman akıp gitti ve başka bir hayat geride eksildi: mektuplara güçlükle sığdırılan hasretler, ayrı geçen yıllar, yaşanamamış ortak zamanlar ve aile içinde hiç anlatılmadan gömülü kalan hikâyeler... Onun göçü, benim dünyamda hiç yaşamadığım bir geçmişin mirası olarak kök saldı. Evimizde Almanya çok konuşulmazdı; anneannemin Münih’teki yaşamı, benim İstanbul’daki gerçekliğime o kadar uzaktı ki, neredeyse başka bir zamana ait gibiydi. Büyüdüğümde onu görmek için Münih’e dört kez gittim; onun bir zamanlar kaçmak ya da gitmek için kat ettiği o devasa mesafeyi bu kez ben tersine yürüdüm. Belki de bugün bu hikâyenin peşine düşmemin nedeni tam olarak bu: Bir insan hayatımızda fiziksel olarak yokken onun göçü aile hafızasında nasıl yaşamaya devam eder? Ve bir kadının kendi kaderini çizmek için çıktığı yol, geride bıraktığı kuşakların ruhuna nasıl sızar?

Anneannem, kendi hayatını kurmak mecburiyetinde bırakıldığı bu yabancı ülkeye, geride bıraktığı hayatın acılarını da taşıdı. Çocuklarından ayrı geçen yıllar, mektuplara sığmayan onca olay, tam yeniden bir aile kuracakken müstakbel eşini kaybetmesi, iki Almanya’nın birleşmesiyle tırmanan göçmen karşıtlığı... Üstelik geçirdiği trafik kazasından sonra zaten zorlandığı çalışma yerindeki işi iyice ağırlaşmıştı. Tüm bunlara rağmen, bizimle her yüz yüze gelişinde, “Çocuklarımı bırakıp gitmedim, zorla elimden alındılar.” diyerek kendini savunma ihtiyacı duyuyordu. Yine de Türkiye’ye dönmedi; büyük bedellerle kurduğu bu ikinci hayatın da elinden kayıp gitmesinden, yeniden her şeyi kaybetmekten korkuyordu. Mektuplarında bize yani anneme hep aynı temenniyi fısıldıyordu: “Bir ömür boyu ailecek mutlu olun, ben de bütün acılarımı unutayım.” Belki de anneannemin Almanyası tam olarak buydu: özgürlük ile kaybın, kavuşma umudu ile mesafenin, yeni bir hayat kurmak ile geride bıraktıklarını hiç unutmamanın aynı çatı altında buluştuğu bir araf... Bugün onun hikâyesine bakarken yalnızca 1969’da İstanbul’dan Münih’e giden o güçlü kadını değil, yokluğuyla bile aile hafızamızda yer kaplayan bir ömrün bıraktığı mesafeleri anlamaya çalışıyorum.

Münih’e onun yanına gittiğimde yaşadığı yerin duvarlarında bizzat gördüğüm “Türken raus”[2] yazılarının yarattığı o tekinsiz sıkışıklık hissini hiç unutamıyorum. Göç ettiği ülkenin vatandaşlığını almış, o kimliği taşımıştı fakat bu yeni kimlik bile Covid-19 salgını döneminde Alman makamlarının soğuk duvarlarını aşmaya yetmedi. Bürokrasi, yaşlı bir Türk-Alman kadının sağlık durumu hakkındaki bilgileri İstanbul’daki yakınlarıyla paylaşmadı. Vatandaşlık, dışlanmışlığı örtmeye yetmiyordu.

Sözü, anneannemin 1997 yılında anneme yazdığı mektubun o sarsıcı kapanış cümlesiyle, sahibine devrediyorum: “Kızım, seni yazdıklarımla üzdüm ama işte bu benim hayatım.”

Dipnotlar

[1] Üçer, S. E. (t.y.). Telefon: “Nakl-i Sada”dan “Mutant Telefon”a: Türkiye’de Telefonun 100 Senesi (1920-2020). Erişim: 14.08.2026, 100 Sene 100 Nesne Ağ Sitesi: https://100sene100nesne.com/telefon/

[2] "Türken raus" (Alm.): "Türkler dışarı". - e.n.

Bu kategoride daha fazla: Göç Yolları

Tümünü gör

Daha fazlası: Avlaremoz

Tümünü gör