Nazilerin, Alman Yahudi, Çingene ve engelli nüfusa karşı yürüttüğü geniş soykırım kampanyası ve diğer savaş suçları kapsamına girmeyen insanlık dışı eylemler uluslararası alanda “insanlığa karşı suçlar” kavramının ortaya çıkmasına neden olmuştu. Yargılama meselesi 8 Ağustos 1945 tarihli Londra Sözleşmesi ile kamuoyuna duyuruldu. Nürnberg Uluslararası Askeri Mahkemesi ABD, Fransa, Britanya ve SSCB ve 19 devlet tarafından kuruldu. Ama sadece dört ülkeyi (ABD, Britanya, SSCB ve Fransa) temsil eden dört yargıç ve birer yedekleri vardı. Savcılık makamı da aynı prensiplerle oluşturuldu. Alman siyasetçiler, askeri yetkililer ve Nazi görevlilerinden oluşan 24 sanığın yargılanması 20 Kasım 1945-20 Mart 1946 arasında yapıldı. Sanıklardan 12’si ölüm cezasına, yedisi hapis cezasına çarptırıldı; üç sanık beraat etti. İki dava mahkûmiyet kararı verilmeden düşürüldü.
19 Ocak 1946’da imzalanan bir statü ile uluslararası hukuk ihlalleri gerçekleştiren Japon lider ve kişileri yargılamak üzere ABD Uzak Doğu komutanı General Douglas MacArthur, Tokyo Uluslararası Askeri Ceza Mahkemesini kurdu. ABD, Avustralya, Britanya, Çin, Fransa, Kanada, Hollanda, Yeni Zelanda, Hindistan ve Filipinli hukukçuların yürüttüğü yargılamalarda Mayıs 1946’dan Ekim 1948’e kadar 28 üst düzey siyasetçi ve yüksek rütbeli komutandan yedi kişi ölüm, 16 kişi müebbet, diğerlerini de çeşitli hapis cezalarına mahkûm edildi. Japon İmparatoru ve sanayicileri yargılanmadı. Yöneltilen 55 suçlamadan 36’sı barışa karşı suç idi.
Ayrıca Japonya’daki ulusal mahkemelerde 4300 Japon sanıktan 700’ü ölüm, 2.500’ü çeşitli cezalara çarptırıldı. Avrupa’da ise İtalya, Fransa, Norveç, Yugoslavya, Belçika, Danimarka, SSCB, Polonya, Çekoslovakya, Hollanda ve Lüksemburg’da özel mahkemeler kuruldu ve yargılamalar yapıldı. Kesin rakam bilinmemekle birlikte bütün bu uluslararası ve ulusal mahkemelerin 1945 sonbaharından Mart 1948’e kadar Avrupa’da 967 davaya baktığı, 3470 kişiyi yargıladığı, 2857 kişiye çeşitli cezalar verdiği sanılmakta.
Bu yargılamaların dışındaki tekil bir yargılama ise “Eichmann Davası” adıyla anıldı ve ilginç biçimde diğerlerinden çok daha fazla bilindi.

“Fare Yolu”ndan Arjantin’e kaçış
Otto Adolf Eichmann 1935 yılında Himmler’in ekibine katılmasından itibaren Almanya’daki Yahudi varlığı ile yakından ilgilenmeye(!) başlamış, Avusturya’nın Nazi Almanyası tarafından ilhakından sonra Viyana’daki Yahudilerden 18 binini, Almanya’daki toplama kamplarına gönderilme işini üstlenen kişi olmuştu. Nazi ordularının 1 Eylül 1939 yılında Polonya’ya girmesiyle beraber Gestapo’nun Yahudilerle ilgili bölümünün başına geçirildi, 1941 yılında imha kamplarının yenilenip elden geçirilmesi, yeni kampların açılması, imha ekipmanlarının geliştirilmesiyle bizzat ilgilendi. Nihayet Nazilerin 20 Ocak 1942 günlü Wannsee Konferansı’nda karar verdikleri “nihai çözümün” en önde gelen beyni ve uygulayıcısı oldu. Eichmann ve ekibi Slovakya, Hollanda, Fransa ve Belçika’dan yüzbinlerce Yahudinin sürülmesini organize etti. 1943 ve 1944’te Yunanistan, kuzey İtalya ve Macaristan Yahudilerinin sürgününü planladılar. Eichmann göç işlemine bizzat yalnızca Macaristan’da katıldı. Eichmann ve yardımcıları 1944 Nisan’ının sonlarından Temmuz başına kadar 440.000 Macar Yahudisinin ölüm merkezlerine sürülmesini denetledi. Eichmann, Aralık 1944'te, Budapeşte Yahudilerinin sürgününü tamamlayamadan ve Macaristan başkenti Kızıl Ordu'nun eline geçmeden birkaç gün önce, aceleyle Almanya'ya geri döndü. Kısa süre sonra Amerikalılar tarafından tutuklandığında üstünde Otto Eckmann adına düzenlenmiş sahte bir kimlik vardı. Ocak 1946'da Amerikan toplama kampından kaçtıktan sonra, birkaç ay boyunca bir çiftlikte saklandıktan sonra, ödünç aldığı Otto Henninger kimliğiyle İngiliz işgal bölgesinde yaşamaya devam etti. Birçok Nazi suçlusu gibi, 1950'de Katolik Kilisesi'nden kendisine bir "Af Belgesi" verildi ve bu belge, "Ricardo Klement" sahte kimliğiyle İtalya'dan Arjantin'e gizlice yelken açmasını sağladı.

Arjantin’in “Popülist” Devlet Başkanı Juan Peron’un Nazi hayranlığı ve ülkesinin ekonomisi ile ordusunu Alman sistemine teslim etme dileği, tarihin en azılı katillerine 1950’den beri Arjantin’i güvenli bir sığınak haline getirmişti. O dönemde tahminen beş bin kadar Nazi ve Nazi işbirlikçisi Katolik Kilisesi’nin de yardımıyla İtalya üzerinden (buna “Fare Yolu” deniyordu) bu ülkeye sığınmıştı. (Bu “farelerin” en ünlülerinden biri Auschwitz’de yaptığı korkunç tıbbi deneyler yüzünden “Ölüm Meleği” olarak ünlenen Joseph Mengele idi. 1949’da Helmut Gregor takma adıyla Arjantin’e gelen Mengele, bir süre açıkça yaşadı, sonra Eichmann’ın yakalanması üzerine Paraguay ve Brezilya’ya kaçtı. Hiç yakalanmadı, 1979’da Brezilya’da denizde geçirdiği kalp krizi sonucu boğularak öldü.)
Karısı Vera ve oğulları geliyor
Eichmann, Buenos Aires’in San Fernando semtinde, önce Chacabuco sokağında, sonra Garibaldi sokağındaki bir eve ve Mercedes-Benz atölyesinde işe yerleştirildi. 1952'de eşi Vera (Veronika) ve üç oğlu (Klaus, Horst ve Dieter) de ona katıldı. Eichmann ABD esir kampından kaçıp Almanya’da (Aşağı Saksonya, Lüneburg Heath bölgesi, Altensalzkoth köyü) gizlendiği halde Vera ve çocuklar Avusturya’da kalmıştı. Kızlık soyadı olan Liebl’i kullanarak düşük profilli bir hayat sürdürmüştü. Vera Arjantin’de Veronica Katarina Liebl de Fichmann adını kullandı. 1955’te dördüncü oğulları Ricardo Fransisco’yu doğurdu.
Nasıl oldu da en azından Vera aracılığıyla Eichmann’a ulaşılamadı diye sorulabilir. Nuremberg Mahkemeleri’nden sonra (1945-46) Soğuk Savaş başlamış ABD, İngiltere ve Batı Almanya gibi müttefikler için Nazi avı “ikincil” hale gelmişti. Eichmann gibi “orta seviye” bir Nazi’nin ailesini sistematik olarak izlemek kimsenin önceliği değildi. Halbuki Batı Almanya ve ABD istihbaratları 1952’de Eichmann’ın Arjantin’de (sahte isimle) olduğunu öğrenmişlerdi. Dahası Der Weg gazetesinin editörü adresini bile biliyordu!
İlk teşhisi kim yaptı?
Bu söylentilerin ciddiye alınmasını sağlayan ise Almanya doğumlu, Dachau İmha Kampı’ndan, neredeyse kör olarak kurtulduktan sonra Arjantin’e göç eden Lothar Hermann’ın Eichmann'ın oğullarından Klaus ile romantik bağları olan 15 yaşındaki kızı Sylvia'dan aldığı bilgiler üzerine “Ricardo Klement”i izlemeye başlaması oldu. Klaus, babasının “yüksek rütbeli SS subayı” olduğunu ima etmiş, ama tam isim vermemişti. Sylvia bir gazetede “Frankfurt’ta Fritz Bauer’in Nazi avı” haberine rastladı. Haberde Adolf Eichmann’ın hâlâ arandığı belirtilmekteydi. Lothar Hermann “Klaus’un babası Ricardo Klement, aranan Adolf Eichmann olabilir” diyecekti kızına. Bu, ilk teşhis anıydı.
17 Eylül 1957’de Hermann, Frankfurt adli makamlarına (anonim) ilk mektubu yazdı. Eichmann’ın Arjantin’de olabileceğini bildirdi ama adres vermedi. Mektup Frankfurt’un bağlı olduğu Hessen Eyaleti Başsavcısı Fritz Bauer’e ulaştı. Alman Yahudisi olan Bauer, Hermann’a Eichmann’ın fiziksel tarifini (dudak üstü yara izi vb.) gönderdi ve daha fazla detay istedi. Sylvia babasının talimatıyla Chacabuco Sokak 4261 numaralı eve gitti ve “Klement” ile konuştu ve tarife uyduğunu doğruladı. Hermann ikinci mektupla tam adresi ve kesin teşhisi Bauer’e bildirdi. (1963-1965 yılları arasında Auschwitz suçlularının yargılandığı Frankfurt Auschwitz Davaları’nı da başlatacak olan) Bauer, Alman yetkililerin (bazılarının eski Nazi bağlantıları nedeniyle) Eichmann’ı koruması veya uyarması korkusuyla bu bilgiyi 19 Eylül 1957’de İsrailli yetkili Felix Shinar aracılığıyla Mossad’a iletmekle kalmadı, konuyu ciddiye almalarında ısrar etti. Bunun üzerine Mossad direktörü Isser Harel fotoğrafları Nazi avcısı Simon Wiesenthal’a gösterdi. Wiesenthal ve Eichmann'ın savaş yıllarından kalma bir portre fotoğrafını ortaya çıkaran Mossad ajanı Manus Diamant, fotoğrafları incelediler ve “Ricardo Klement”in Otto Adolf Eichmann olduğundan emin oldular.
İkinci teşhis ve Operation Finale
1957-1958'de Mossad Buenos Aries’i iki keşif ekibi gönderdi ama gerek Hermann’ın körlüğü gerekse adresin “fakir bir mahalle” olması nedeniyle ihbarın doğruluğundan kuşkulanmaya başladılar. 1959 sonbaharında Alman Gerhard Klammer’den gelen teyitle işi daha ciddiye aldılar. Klammer 1950’lerde Arjantin’e göç etmiş ve Tucumán eyaletinde Capri inşaat şirketinde çalışmaya başlamıştı. “Ricardo Klement” de bu şirkette çalışıyordu. Eichmann bir ara Klammer’e gerçek kimliğini bile açmıştı. Klammer, Eichmann’ı tanıdıktan sonra onu ihbar etmek için çaba gösterdi. Alman ve Arjantin makamlarına birkaç başarısız başvuruda bulundu. 1959’da Almanya’ya döndükten sonra eski arkadaşı rahip Giselher Pohl aracılığıyla bilgileri ve Eichmann ile birlikte çekilmiş bir fotoğrafı Fritz Bauer’e ulaştırdı. Eichmann’ın yerini tespit ettiğinden emin olan Bauer Mossad üzerinde baskıyı arttırdı.
Nihayet 1960 yılının başında Mossad operasyon kararını (“Operation Finale”) aldı. 8-11 ajan Arjantin’e gitti ve Eichmann’ı izlemeye aldı. 11 Mayıs 1960 günü Eichmann Buenos Aires’te Garibaldi Sokak’ta otobüsten inerken yakalandı. Rafi Eitan, Peter Malkin, Zvi Aharoni ve Moşe Tabor'dan oluşan “kaçırma timi” onu hemen bir gizli eve götürdüler. Eichmann orada yaklaşık 8-9 gün tutuldu. Mahkemede belirttiğine göre bu süre içinde yatağa zincirlenmiş halde (özellikle Zvi Aharoni tarafından) sorgulandı. Muhtemelen şiddet içeren bu sorgulama sonunda kimliğini kabul ettikten sonra el yazısıyla bir belge imzaladı: “Kendi özgür irademle İsrail’e gidip orada yargılanmaya hazırım” mealinde bu beyan İsrail mahkemesi için yasal gereklerden biriydi.

David Ben-Gurion’un açıklaması ve davanın başlaması
11 gün sonra, gizlice bir El Al uçağıyla İsrail'e götürülen ve yolculuk boyunca uyutulan Eichmann’a El Al üniforması giydirilirken, Arjantinli yetkililere “hasta bir çalışan” olduğu yalanı söylenmişti. İsrail'deki ilk sorguya, bir dönem Türkiye'de İsrail Başkonsolosu olarak görev yapan ve 17 Mayıs 1971 tarihinde konsolosluk binası giderken Türkiye Halk Kurtuluş Partisi-Cephesi (THKP-C) militanları Mahir Çayan, Ulaş Bardakçı, Hüseyin Cevahir tarafından kaçırılan, 22 Mayıs günü kaçıranlar tarafından öldürülen Efraim Elrom da katılmıştı.
Eichmann'ın İsrail'e varışından iki gün sonra, 23 Mayıs 1960'ta Başbakan David Ben-Gurion Knesset (parlamento) kürsüsüne çıkarak Eichmann'ın yakalandığını ve İsrail'de olduğunu duyurdu. Bu haber, İsrail ve dünya kamuoyunu şaşkına çevirdi. Kaçırılmayı takip eden aylar, İsrail ile Arjantin arasında ciddi bir diplomatik anlaşmazlığa sahne olacak, Arjantin, uluslararası topluma ve BM Güvenlik Konseyi'ne egemenliğinin ihlal edildiğini iddia ederek şikâyette bulunacak, İsrail Dışişleri Bakanlığı ve dünya çapında Yahudi aydınların yoğun diplomatik çabaları, ikili ilişkileri normale döndürülecekti.
Dava 11 Nisan 1961 günü Kudüs’te Beit Ha’am (Halkın Evi) denilen mekânda Savcı Gideon Hausner’in iddianamesini sunmasıyla başladı. (Günümüzde Gerard Behar Merkezi olarak anılan bu bina, konferans salonu ve kütüphane içeren bir kültür merkezi olarak hizmet vermekte.) Savcılık davayı İsrail Knesset'i tarafından 1950'de kabul edilen, Holokost sırasında Yahudi halkına karşı suç işleyen Nazileri ve işbirlikçilerini yargılamayı amaçlayan Naziler ve Nazi İşbirlikçileri (Ceza) Yasası’na dayandırmıştı.
14 Ağustos 1961 gününe dek çoğu Holokost/Shoah “kurtulanı” olan 100 kadar tanık Eichmann’ın Yahudilerin deportasyonu ve imhasındaki rolüne dair bildiklerini paylaştılar. Eichmann ise, Hannah Arendt’in dava sonrasında ortaya attığı “sıradan kötülüğün” güvenli sularına dalacak,“Ben hiç kimseyi öldürmedim. Sadece üstlerimin emirlerine uydum. Bir makinenin çarklarının sade bir dişlisiydim. Antisemit değilim, hatta Yahudi arkadaşlarım bile vardı. 1937’de Filistin’e gittiğimde Siyonizm projesine de hayran kalmıştım. Bana Siyonist bile diyebilirsiniz” diye savunacaktı kendini.
Sassen Kayıtları ve Eichmann’ın gerçek yüzü
Halbuki yargılanma sırasında, yakalanmasından üç yıl önce, 1957 yılında, eski SS mensubu ve Nazi sempatizanı Hollandalı gazeteci Willem Antonius Sassen’e verdiği 70 saatlik bir röportaj serisi (Sassen Tapes/Sassen Kayıtları) ortaya çıkmıştı. Bu kayıtlar önce teyp bantlarına, sonra da 700 sayfayı aşan daktilo edilmiş metinlere dönüştürülmüştü. Eichmann bu röportajları, anılarını yazdırarak para kazanmak ve Nazi ideolojisini savunmak amacıyla kabul etmişti. Röportajların temel özelliği, Eichmann’ın tamamen özgürce, mahkeme baskısı olmadan konuşması ve çoğu zaman Nazi ideolojisini savunması, hatta övünmesiydi. Bu yüzden “Sassen Tapes”, Eichmann’ın gerçek düşüncelerini en çıplak şekilde ortaya koyan belge olarak kabul edildi. En önemli alıntılar ve temalar (orijinal metinlerden ve mahkemede doğrulanan kısımlar) şöyleydi:
“Keşke daha fazla Yahudi öldürseydik” pişmanlığı: Eichmann birden fazla kez şöyle diyordu: “En büyük pişmanlığım, 6 milyon değil, 10-11 milyon Yahudi’yi yok edebilmiş olmayı başaramamış olmamızdır. Teknik ve lojistik zorluklar yüzünden daha fazlasını yapamadık. Bu benim için bir hayal kırıklığıdır.”
Yüksek rütbeli SS subayı Reinhard Heydrich’in 1941 emrini kabul etme: Eichmann, birçok tarihçinin Nazi rejiminin en uğursuz figürlerinden biri olarak gördüğü, Hitler’in "demir yürekli adam" olarak tanımladığı Heydrich’in kendisine “Führer Yahudilerin fiziksel imhasını emretti” dediğini açıkça kabul ediyor ve şöyle devam ediyordu: “Bu emir geldiğinde içimde hiçbir tereddüt olmadı. Tam tersine, nihayet net bir hedef vardı diye sevindim.”
Yahudilere karşı kişisel nefret iddiasını reddetmesi ama ideolojik olarak savunması: “Ben Yahudilerden kişisel olarak nefret etmiyordum. Onlar benim için bir taşıma problemiydi, bir istatistikti. Ama Yahudi ırkının yok edilmesi gerektiğini düşünüyordum, çünkü Reich’ın varoluş mücadelesinde düşmandı.”
Macaristan’daki 1944 deportasyonları (437.000 Yahudi’nin Auschwitz’e gönderilmesini) kendi başarısı olarak övmesi: “Macaristan’da 4 ayda 437.000 Yahudi’yi trenlere yükleyip Auschwitz’e gönderdik. Bu, organizasyon açısından bir başyapıttı. Himmler bile şaşırdı.”
Sıradan bir memur olarak emirleri uyguladığına ters düşen ifadeler: “Ben bir kanaat adamıydım (Überzeugungstäter). Emirleri yerine getirmekle yetinmedim, inandığım için yaptım.”
“Bazı Yahudilere acıyıp kurtarmaya çalıştım” iddiasını yalanlaması: “Bazı durumlarda duygusal davrandım, evet. Ama şimdi bakınca diyorum ki: O zayıflık anları yüzünden binlerce Yahudi kurtuldu. Bu benim hatamdı.”

Eichmann’ın İsrail’de olduğu 23 Mayıs 1960’ta açıklanınca, Sassen panikledi ve bantların bir kısmını Life dergisine sattı. İlk bölüm 28 Kasım 1960 tarihli sayısında, "Eichmann Tells His Own Damning Story" (Eichmann Kendi Kahrolası Hikayesini Anlatıyor) başlıklı makale ile çıktı. (Bu bölüm röportajların en önemli kısımlarını içeren ana yayın olarak kabul ediliyor.) İkinci bölüm 5 Aralık 1960 tarihli sayısında devam etti. 19 Mart 1961-1 Haziran 1962 arasında Kudüs davasında bu bantlar delil olarak kullanıldı. Eichmann mahkemede önce “bağlam dışı alındı” demeye çalıştı, sonra büyük kısmını kabul etmek zorunda kaldı. (Tam metinler ancak 1990’ların sonunda ve 2010’larda Almanya’da yayımlandı, özellikle 2021’de kapsamlı bir edisyon çıktı.)
Muhtemelen bu kayıtların baskısı altında Eichmann’ın son sözü “Holokost’un Yahudilere karşı işlenmiş tarihin en büyük katliamı olduğunu kabul ediyorum” oldu.
İdam kararın ve Eichmann’ın temyiz mücadelesi
15 Aralık 1961 günü mahkeme heyeti Eichmann’ı kendisine yöneltilen tüm iddialardan suçlu buldu ve ölüm cezasına çarptırdı. Bu İsrail tarihinde bir sivil mahkeme tarafından verilmiş ilk ve son idam cezasıydı.
Kararın açıklanmasından itibaren 10 gün içinde (yani Aralık ayının 25’ine kadar) Eichmann’ın temyize başvurma hakkı vardı. Savunma avukatı Robert Servatius bu süreyi uzatma talebinde bulundu ve başvuru Aralık 1961/Ocak 1962 başında resmen yapıldı. Eichmann’ın savunma ekibi, Yüksek Mahkeme’ye şu argümanları taşıdı: Eichmann’ın Arjantin’den kaçırılarak getirilmesi, uluslararası hukuka aykırı idi, İsrail’in Eichmann’ı yargılamaya yetkisi yoktu. İsrail’in dayandığı Nazi ve Nazi İşbirlikçileri Cezalandırma Kanunu, Roma döneminden beri temel hukuk kuralı olan “kanunların geriye işlemeyeceği” ilkesine aykırıydı. Ancak Eichmann’ın itirazı “suçsuzum, beraatini istiyorum” değil, ölüm cezasının bozulması veya hafifletilmesi amaçlı yasal itirazlardı. Çünkü Eichmann, Holokost’taki rolünü tamamen inkâr etmemiş, genel olarak “emirleri yerine getiren bir araç” olduğunu, karar verici olmadığını ve suçun asıl sorumlularının üst düzey Nazi liderleri olduğunu savunmuştu.
Temyiz duruşmaları 22-29 Mart 1962 tarihlerinde gerçekleşti.
Karısı Vera’nın Eichmann’ı gizli ziyareti
Nisan ayının sonunda Eichmann’ın bir ziyaretçisi vardı. İsrail devletinin 2015’te gizliliğini kaldırdığı belgelere göre Eichmann’ın Arjantin’de kalan karısı Vera kocasıyla görüşmek üzere İsrail Devleti’ne başvuruda bulunmuştu. Dışişleri Bakanı Golda Meir hem insani gerekçelerle hem de uluslararası eleştiri önlemek amacıyla bu talebi onaylanmıştı. Vera kızlık soyadı Liebl’i kullanarak, idamdan kısa süre önce, 30 Nisan 1962'de (bazı kaynaklarda 29-30 Nisan) İsviçre’nin Zürih şehrinden kalkan bir Swissair uçağıyla Tel-Aviv yakınlarındaki Lod (bugün Ben Gurion) Havalimanı’na indi. Kendisini İsrailli yetkililerle birlikte Eichmann'ın avukatı Servatius'un sekreteri Else Gruder karşıladı. Güvenlik nedeniyle ziyaret gizli tutuldu ve normal prosedürler bypass edildi. Vera hemen Ramla Hapishanesi’ne götürüldü. Cam bölme arkasından kulaklıklarla yaklaşık 90 dakika (bazı kayıtlarda 80 dakika) kocasıyla görüştü. Gece yarısına doğru kısa bir 15 dakikalık veda görüşmesi daha oldu. Görüşmeler sırasında İsrail hapishane görevlileri eşlik etti. Ve gelişinden 14 saat sonra 1 Mayıs 1962 günü Zürih'e döndü. Vera’nın ziyareti ayrıldıktan sonra kamuoyuyla paylaşıldı. Bu Vera'nın kocasını son kez görüşü olacaktı.

İdam cezasının infazı
29 Mayıs 1962’de İsrail Yüksek Mahkemesi temyizi oybirliğiyle reddetti ve alt mahkemenin kararını (mahkûmiyet ve ölüm cezası) her açıdan onadı. Bunun üzerine Eichmann, İsrail Cumhurbaşkanı Yitzhak Ben-Zvi’ye el yazısıyla af veya cezanın hafifletilmesi dilekçesi verdi. Burada açıkça “Ben sorumlu bir lider değildim, bu yüzden kendimi suçlu hissetmiyorum”, “Sadece liderlerin emriyle araç olarak kullanıldım” mealinde ifadeler kullandı. Aynı gün (31 Mayıs’ta) bu talebi de reddedilince cezanın infazının önünde hukuki bir engel kalmadı.
Eichmann 31 Mayıs 1962 yılında Ramla Hapishanesi’nde gece yarısından hemen önce idam edildi. İddiaya göre önerilen son yemeğini yemeyi reddetti ve onun yerine Carmel Şaraphanesi tarafından üretilen yarım şişe İsrail kırmızı şarabını içmeyi tercih etti. İdam için geleneksel siyah kaput giymeyi de reddetti. Eichmann, özel olarak yapılmış bir darağacında, boynuna ilmek geçirildikten sonra kapak açılarak boşluğa düşürüldü. Celladının adı Shalom Nagar idi. Ölüm anında boynu kırıldı ve doktorlar ölümün ani olduğunu belirtti.
Önde gelen Holokost tarihçisi ve Londra Üniversitesi Tarih Araştırmaları Profesörü David Cesarani’ye göre, Eichmann'ın son sözleri şöyle olmuştu: Almanya uzun yaşa. Arjantin uzun yaşa. Avusturya uzun yaşa. Bunlar benim en bağlı olduğum üç ülke. Eşimi, ailemi ve arkadaşlarımı selamlıyorum. Ben hazırım. Tüm erkeklerin kaderi olduğu gibi biz, yakında tekrar buluşacağız. Tanrı'ya inanarak ölüyorum.”
İnfaz edilmesinden sonra Eichmann'ın cesedi özel olarak tasarlanmış bir fırında yakıldı ve ertesi sabah, 1 Haziran 1962’de sabaha karşı saat 04.00'da külleri bir İsrail Deniz Kuvvetleri devriye botu tarafından İsrail'in karasularının ötesinde, Akdeniz’e dağıtıldı. Böylece İsrail hem Holokost’u kendi vatandaşları arasında tabu olmaktan çıkardı, hem de halkını büyük bir travmadan kurtararak ulusal duygularla birleştirmeyi başardı.
Hannah Arendt’in değerlendirmesi
Davanın en ünlü tanığı “Eichmann’ı etten kemikten görmek” için, The New Yorker dergisi için muhabiri olarak Nisan 1961 başında Kudüs’e ulaşan düşünür Hannah Arendt sadece ilk birkaç haftayı (yaklaşık 6 hafta civarı) yerinde izlemiş, 10 Mayıs 1961’de Kudüs’ten ayrılmıştı. Dolayısıyla tanık ifadeleri ve savcılığın Eichmann’ı çapraz sorgusu gibi önemli kısımları kaçırmıştı. Büyük ölçüde duruşma kayıtları, transkriptler ve ses kayıtları üzerinden tamamladığı ve 1963 yılında önce The New Yorker’da makale olarak yayımladığı yazılarını Eichmann in Jerusalem/Eichmann Kudüs’te adlı eserinde toplayan Arendt “Eichmann’ın sorunu tam da onun gibi çok sayıda insanın olmasıydı ve birçoğu da… ne sapık ne de sadistti, korkunç ve dehşet verici derecede normaldiler ve hala da öyleler… bu normallik, tüm vahşetlerin toplamından çok daha korkunçtu… devasa ölçekte işlenen ve hiçbir kötü niyete bağlanamayan kötü eylemler olgusu… kötülüğün sıradanlığı” demiş ancak davayı İsrail devletinin ve Yahudi kimliğinin inşası için bir “show trial” (gösteri davası) olarak görmüştü. Savcılığın Eichmann’ı aşırı dramatize ettiğini, asıl odaklanılması gerekenin kişisel sorumluluk ve totaliter sistemin işleyişi olduğunu savunan Arendt, yine de Eichmann’ın idamını haklı bulmuştu. (Arendt’le ilgili bir yazım: https://www.avlaremoz.com/50-olum-yildonumunde-serbest-cagrisimla-hannah-arendt-ayse-hur/)
Almanya ile İsrail’in anlaştığı iddiası
Tarihçi Daniel Marwecki’ye göre dava sırasında Batı Almanya ile İsrail arasında resmi olmayan, perde arkası temaslar ve diplomatik koordinasyonlar gerçekleşmişti. Bu, doğrudan bir "anlaşma" metniyle belgelenmemiş olsa da zımni bir mutabakatı ima eden kanıtlar bolca vardı. Örneğin Fritz Bauer'in Mossad'a bilgi sızdırması ve Adenauer'ın diplomatik kanalları kullanması, davanın İsrail'in adalet ihtiyacını karşılayacak, Almanya'nın ise "yeni başlangıç" imajını koruyan bir şekilde yönetilmesine yol açacaktı.
Bilindiği üzere 13 Ağustos 1961 tarihinde Doğu Almanya hükümetinin kararıyla Berlin Duvarı inşa edilmeye başlamıştı. 46 km uzunluğunda Berlin Duvarı ile fiziki olarak da görünür olan Soğuk Savaş özellikle Batı Almanya’da hükümeti ve Şansölye Adenauer’i çok endişelendirmişti. Eichmann Davası’nın, kimi gizli ve üzeri örtülmüş bilgileri ortaya çıkarmasından ve ülkenin hâlâ Nazilere ev sahipliği yaptığının ortaya çıkmasının, Soğuk Savaş esnasında Batı dünyasının Federal Almanya’ya vereceği destekte sıkıntı yaratacağından korkuluyordu. Dikkat çekmesinden en çok korkulan bilgilerden biri hem İkinci Reich döneminde (1871-1918) hem Weimar Cumhuriyeti döneminde (1918-1933) hem Nazi döneminde (1933-1945) hem de erken dönem Batı Almanya hükümetinde merkezi rol oynayan yüksek rütbeli bir Alman devlet memuru ve avukat olan Hans Joseph Maria Globke’nin rolüydü.

Globke sıkıntısı
Kendisi Nazi Partisi’nin üyesi olmamasına rağmen (başvurusu reddedilmişti), rejimin en etkili devlet memurlarından biri olan Globke, Nazilerin ünlü Nürnberg (Irk) Yasaları’nın hazırlanmasında yer aldığı halde (ayrıntılı bilgi için: https://www.avlaremoz.com/9-kasim-1923-munih-birahane-darbesinden-9-kasim-1938-kristal-geceye-ayse-hur/) savaş sonrasında yargılanmadığı gibi 28 Ekim 1953'ten 15 Ekim 1963'e kadar Şansölye Adenauer döneminde Devlet Müsteşarı ve Genelkurmay Başkanı olarak görev yapmıştı. Şansölye’nin Nazi dönemiyle kendi dönemi arasındaki elitler düzeyindeki sürekliliğin böylesine aşikâr olmasından rahatsız olması gayet anlaşılırdı. Marwecki’ye göre bu tavır Adenauer’un Vergangenheitspolitik'i ("geçmişle başa çıkma politikası") ile uyumluydu. Adenauer böylece Almanya'nın resmi pozisyonunun İsrail tarafından tanınmasını sağlamayı amaçlıyordu. Bu, İsrail'in Nazi dönemi etrafında inşa edilen "sessizlik duvarını" eleştirmemesini ve eski Nazilerin siyasi makamlara entegrasyonunu da içeriyordu.
Öte yandan 1960-1961 yılları, İsrail için de ekonomik ve askeri yardıma ihtiyacı olduğu zor senelerdi. Dolayısıyla İsrail’in yöneticilerine, Almanya ile çatışmak yerine, onu rahatlatacak bazı adımlar atarak gelecekteki dostluğunu ve ekonomik desteğini (tazminatlar ve silah alımlarını) garanti etmek daha mantıklı görünmüş olmalıydı. Yani “karşılıklı çıkarların uyuşması” durumu söz konusuydu. Nitekim savcı Gideon Hausner, Eichmann'ın “Yahudi deportasyonlarının mimarı” rolünü detaylıca ele aldı ve soykırımı kamuoyuna tanıttı, ancak Nazi hiyerarşisinin geniş ağına (örneğin, diğer Alman yetkililere) derinlemesine inmeyerek ve "olağanüstü önlemler" alarak Globke gibi isimlerin adını kamuoyundan gizlemeyi başardı. Holokost mağdurlarını merkeze koydu ve Eichmann'ı "emirleri uygulayan bir bürokrat" olarak izole etti. Sonuç o kadar başarılıydı ki, Eichmann'ın idamından kısa bir hafta sonra Adenauer, İsrail’in Savunma Bakan Yardımcısı Şimon Peres ile görüştüğünde davanın yürütülüşü ve sonuca ulaştırılması bağlamında, hayranlığının Ben Gurion’a iletilmesini rica etmişti: “Olağanüstüydü, hiçbir zaman bunu unutmayacağım.”
Holokost Kefareti: Samimi mi sahte mi?
Hakikaten de unutmadı. Ağustos 1962’de Batı Almanya hükümeti, İsrail'e 240 milyon Alman Mark’ı değerinde bir askeri yardım paketi onayladı. Bu, ağır toplar, uçaklar, helikopterler, botlar ve denizaltılar gibi ekipmanları kapsıyordu ve o dönem için İsrail'in savunma gücünü artıran kritik bir destekti. Alman dışişleri arşivlerine göre, bu yardım Soğuk Savaş döneminde Almanya’nın “Holokost Kefareti” politikasının parçası olarak 1952 Luxembourg Anlaşması uyarınca İsrail’e tazminat ödenmesi ve 1957'de başlayan gizli Alman-İsrail silah iş birliğinin (Şimon Peres-Fritz Josef Strauss görüşmelerinin) bir uzantısıydı. 12 Mayıs 1965’te Adenauer’in halefi Ludwig Erhard döneminde İsrail’le resmen diplomatik ilişki kuruldu. Bu, Arap devletleriyle diplomatik krize yol açtı, çoğu Arap ülkesi Bonn’la ilişkilerini kesti. Tepkileri yumuşatmak için Almanya tank satışından çekilse de ABD bu görevi devralacaktı. Buna rağmen Erhard’ın halefi Kurt Georg Kiesinger döneminde askeri yardımlar arttırıldı, öyle ki 1967’deki Altı Gün Savaşı’ndaki başarıda bunun büyük payı olduğu iddia edildi.
Marwecki, iki ülke arasındaki diplomasiyi, Almanya’nın Holokost’u “aklaması” karşılığında İsrail’i askeri ve ekonomik açıdan desteklemesini, politik açıdan rasyonel ancak ahlaki açıdan nihilist olarak niteliyor. Marwecki, Almanya'nın kendi egemen çıkarları doğrultusunda hareket ettiğini ve "hiçbir zaman tövbe eden rolünü üstlenmediğini" söylüyor. Bunun kanıtı olarak da 1952 tazminat anlaşmasını tanımlamak için İsrail’in “ödenmiş ama affedilmemiş bir borç” anlamına gelen Shilumim derken, Almanya “telafi etmek” anlamına gelen Wiedergutmachungsabkommen terimini kullandığına dikkat çekiyor. Bazı akademisyenler “realist politika” argümanının tek başına Adenauer'in 1960'larda İsrail'e askeri ve mali destek sağlamak için aldığı olağanüstü kararları açıklayamayacağını söylüyorlar. Onlara göre Adenauer’in politikalarını “nihilist” olarak nitelemek doğru değil. Hatta Adenauer’i 1920’lerden beri Yahudilikle yakından ilgilenen “Rhenli Katolik Siyonist” olarak niteleyenler bile var.
Hangi taraf haklı olursa olsun, bu iddialar, tarihsel olarak izini sürebileceğimiz "karşılıklı fayda" dinamiğini doğruluyor: Dava, İsrail'e adalet duygusu, onarılmış ulusal gurur ve Holokost farkındalığı getirirken Almanya Nazi mirasının yeni döneme etkisini sınırlı tutarken uluslararası camiadaki kötü imajını düzeltmeye başladı. İki taraf da sonuçtan memnundu…
Kaynakça:
Neal Bascomb, Hunting Eichmann: How a Band of Survivors and a Young Spy Agency Chased Down the World's Most Notorious Nazi, Houghthon Mifflin Hartcourt Company, 2010;
Daniel Marwecki, Germany and Israel: Whitewashing and the Invented State of Israel, Oxford University Press, 2020;
Bettina Stangneth, Eichmann Before Jerusalem: The Unexamined Life of a Mass Murderer, Alfred A. Knopf, 2014;
Bichael Borchard, An Unlikely Friendship: David Ben-Gurion and Konrad Adenauer, Penguin Verlag, 2024.