Avlaremoz’un, 10. yılı münasebetiyle “Türkiye’de Azınlık Yayıncılığı ve Medyası: Aras, istos ve Avlaremoz’un Tanıklığı” başlığıyla düzenlediği etkinlik, 6 Haziran 2026 Cumartesi günü istos ofis’te gerçekleşti.
Etkinlikte Avlaremoz’u temsilen yer alan akademisyen Süheyla Yıldız, platformun hikâyesini, yayın çizgisinin dönüşümünü ve Türkiye’de antisemitizmle mücadelede oynadığı rolü; Aras Yayıncılık Genel Yayın Yönetmeni Betül Bakırcı, yayınevinin kuruluş hikâyesini, yayıncılık anlayışını ve Ermenice edebiyatın Türkiye’deki görünürlüğüne katkılarını; istos yayın editörü Seçkin Erdi ise “azınlık yayıncılığı” kavramına yönelik eleştirilerini ve istos’un yayıncılık anlayışını aktardı.
Süheyla Yıldız: “Avlaremoz, geçmiş kuşakların sessizliğine karşı, konuşma iddiasıyla ortaya çıktı”
Yıldız, Avlaremoz’un kendi açısından yalnızca bir yayın platformu olmadığını, aynı zamanda antisemitizmle kurduğu ilişkiyi değiştiren ve dönüştüren önemli bir deneyim olduğunu söyledi.
Avlaremoz’un kuruluşunda, geçmiş kuşakların sessizliğini sorgulama ve görünürlük yaratma isteğinin etkili olduğunu ifade eden Yıldız, genç azınlık hareketlerinin birbirleriyle temas hâlinde olduğunu vurguladı. Kürt, Ermeni ve Yahudi hareketlerinin birbirini beslediğini; özellikle 1990’lı yıllardan itibaren, asimilasyon ve görünmez kalma yerine kendi kimliğiyle toplumsal alanda yer alma arayışının bu dönemin belirleyici özelliklerinden biri olduğunun altını çizdi. Bu süreçte, Nor Zartonk gibi Ermeni gençlik hareketlerinin Avlaremoz’a ilham verdiğini belirtti.
Yıldız ayrıca Avlaremoz’un, ilk dönemlerinde daha çok Yahudi kimliği ve topluluğunun sorunlarına odaklandığını ama zamanla yayın perspektifinin genişlediğini söyledi. Bu dönüşümün editoryal tercihlere de yansıdığını belirten Yıldız, Avlaremoz’un yalnızca Yahudi toplumunu ilgilendiren meselelerle sınırlı kalmayıp farklı toplumsal ve siyasal sorunlar ile Türkiye’deki farklı azınlıkların meselelerini de daha kapsamlı biçimde ele almaya başladığını aktardı.
Süheyla Yıldız: “Yahudilik ile İsrail’i özdeşleştiren yaklaşım antisemitik”
Konuşmanın önemli başlıklarından biri de, İsrail’in Gazze’de sürdürdüğü soykırım üzerinden gelişen iki farklı bakış açısının Avlaremoz’un yayın çizgisi üzerindeki önemli etkisi oldu. Yahudi olmak ile İsrail devletinin politikalarını desteklemek arasında doğrudan bir bağ kuran anlayışı eleştiren Yıldız, İsrail’in eylemlerinden tüm Yahudileri sorumlu tutan ve “Yahudi” kimliğini bir hakaret ya da küfür olarak kullanan söylemlerin antisemitik olduğunu ve Türkiye’de zaman zaman dolaşıma giren komplo teorilerinin bu önyargıları beslediğini vurguladı.
Öte yandan, İsrail’i eleştirmenin de çoğu zaman antisemitizmle eş tutulduğunu söyleyen Yıldız, Avlaremoz’un son dönemde en çok bu mesele etrafındaki tartışmaların odağına yerleştiğini belirtti. Avlaremoz’un, İsrail’in politikalarına yönelik eleştirel bir yayın çizgisi benimsediğini ve platformun bu nedenle cemaat içinden de çeşitli tepkiler aldığını aktardı.
Süheyla Yıldız, azınlık medyasının yalnızca topluluk hafızasını koruyan bir araç olmadığını; aynı zamanda eleştirel düşünceyi, dayanışmayı ve farklı kimlik mücadeleleri arasındaki diyalogu güçlendiren bir alan olduğunu vurgulayarak konuşmasını tamamladı.
Betül Bakırcı: “Aras, Ermenice edebiyatın görünmez bırakılmış alanlarını görünür kılmak için kuruldu”
Konuşmasına Zaven Biberyan’ın Paris’te yaşayan bir yazar dostuna hitaben kaleme aldığı özyaşam öyküsünde geçen “Ermenice yazmaya başladığım için pişmanım.” cümlesine değinerek başlayan Betül Bakırcı, 1915 ile birlikte Ermeni kültürel üretimine yönelik iki baskın yaklaşımın ortaya çıktığını söyledi. Bunlardan birinin “Bir zamanlar Osmanlı’da Ermeniler vardı, artık yoklar” şeklindeki nostaljik bakış olduğunu, diğerinin ise 1915 sonrasında üretilen Ermenice edebiyatı ve düşünsel mirası görmezden geldiğini belirtti.
Bakırcı, 1993 yılında Mıgırdiç Margosyan, Yetvart Tomasyan, Ardaşes Margosyan ve Hrant Dink tarafından kurulan Aras Yayıncılık’ın bu görünmezliği aşmak ve “Ermenice edebiyata açılan bir pencere” yaratmak amacıyla ortaya çıktığını aktardı.
Yayınevinin ilk yayınlarından birinin Mıgırdiç Margosyan’ın Gâvur Mahallesi kitabı olduğunu belirten Bakırcı, kitabın bugün hâlâ en çok okunan eserler arasında yer aldığını söyledi. Ancak, bu ilginin yalnızca edebi değerlerle açıklanamayacağını vurgulayarak okurların çoğu zaman kaybolmuş bir İstanbul’a ya da Diyarbakır’a duyulan nostaljiyle bu metinlere yöneldiğini ifade etti. Aras’ın ise, nostaljinin ötesine geçerek Ermenice edebiyatın göz ardı edilmiş yazarlarını görünür kılmaya çalıştığını belirtti. Bu çerçevede, Zaven Biberyan ve Zabel Yesayan’ın yeniden keşfedilmesinde yayınevinin önemli rol oynadığını söyledi.
Betül Bakırcı: “Ermenice edebiyat kanonunda bir yarık açtık”
Bakırcı’ya göre, Aras’ın temel katkılarından biri, Türkiye’deki hâkim edebiyat kanonunun dışında bırakılan Ermenice edebiyatı görünür hâle getirmesi oldu. Çift dilli yayıncılık anlayışının da bu yaklaşımın bir parçası olduğunu belirten Bakırcı, yayınevinin son yıllarda İstanbullu Ermeni Kadınlar Dizisi ve Ermeni Harfli Türkçe Dizisi gibi yeni yayın dizileriyle çalışmalarını genişlettiğini anlattı.
Batı Ermenicesinin karşı karşıya olduğu toplumsal ve dilsel gerilemeye de dikkat çeken Bakırcı, özellikle çocuk yayınlarına büyük önem verdiklerini söyledi. Ermeni okullarından gelen geri bildirimlerde çocukların gündelik hayatlarında Ermenice kaynaklara erişmekte zorlandıklarının görüldüğünü belirten Bakırcı, bu nedenle 3-4 ve 6-7 yaş gruplarına yönelik yayınlara ağırlık vermeyi planladıklarını ifade etti.
Bağımsız bir yayınevi olarak elbette ekonomik zorluklarla da karşı karşıya olduklarını söyleyen Bakırcı, Aras’ın hiçbir zaman yalnızca ticari bir kurum olmadığını vurguladı. “Aras başlı başına bir ekol” diyerek, kendi deneyiminden hareketle, yayınevinin çalışanlarına ve genç editörlere dilsel ve kültürel bir öğrenme alanı da sunduğunu belirtti.
Konuşmasının sonunda “azınlık” kavramına da değinen Bakırcı, bir yayın dosyasında karşılaştığı “azınlık mutfağı” ifadesini eleştirdi. İstanbul’un çokkültürlü tarihini hatırlatan Bakırcı, “Bu insanlar aslında azınlık değil. Bu şehrin, bu coğrafyanın parçasıydılar.” dedi. Ona göre mesele, kaybolmuş ya da unutulmuş kültürel mirasları egzotikleştirmek değil; bu toplumların Türkiye tarihinin asli unsurları olduğunu hatırlamak.
Seçkin Erdi: “Azınlık yayıncılığı tanımını reddediyorum”
Seçkin Erdi konuşmasına, Betül Bakırcı’nın bıraktığı yerden, “Azınlık yayıncılığı tanımını reddediyorum.” diyerek başladı. “Irksal kapitalist bir sistem içinde yaşıyoruz. Bizim birtakım ırklara ihtiyacımız var, ki onları mülksüzleştirelim, emeklerini daha ucuza kullanalım, yeri geldiğinde de bir arada durmak için bahane olsun. Pozitif ayrımcılık anlamında bu azınlık terimini kullandığımızda da bu sonradan inşa edilmiş ırksallaştırmanın yeniden üretiminin bir parçası olabiliyoruz.” dedi. Erdi, bu kavramın yayıncılık dünyasında hiyerarşik bir ayrım da yarattığını söyledi. Bir tarafta “gerçek yayıncılar”, diğer tarafta ise “azınlık yayıncıları” varmış gibi bir algı oluştuğunu belirten Erdi, bu kurumların dışarıdan desteklenerek varlığını sürdürdüğü yönündeki önyargılara da dikkat çekti.
istos’un kendisini bu çerçevenin dışında konumlandırdığını ifade eden Erdi, yayıncılık faaliyetlerinin temelinde, piyasa koşulları ve yayın politikaları nedeniyle görünürlük kazanamayan eserleri okurla buluşturma fikrinin bulunduğunu söyledi. “Başka durumlarda kendine yer bulamayacak kitapları yayımlıyoruz.” dedi.
Seçkin Erdi: “Bu toplumlar geçmişe ait birer renk değil”
Aras, istos ve Avlaremoz’un Türkiye kültürel ikliminde çok önemli bir yeri olduğunu söyleyen Erdi, Türkiye’de Ermeni, Rum, Yahudi ve benzeri toplulukların sıklıkla nostaljik bir çerçevede ele alınmasına değinerek “bizim renklerimiz” söylemini eleştirdi. Bu yaklaşımın, söz konusu toplulukları yaşayan ve üretmeye devam eden özneler olarak değil, geçmişe ait kültürel unsurlar olarak gördüğünü belirtti.
Erdi, “kültürel olarak çölleştirilmiş, katledilmiş, sürgün edilmiş, marjinalleştirilmiş toplulukların bugün de yaşamaya, üretmeye ve kültürlerini sürdürmeye çalıştıklarını” vurgulayarak bu mirasın yalnızca korunacak bir geçmiş değil, yaşayan bir üretim alanı olduğunu söyledi.
“Nostalji değil, sürmekte olan üretim”
istos’un yayın politikasını anlatırken nostaljiye dayalı bu anlatılardan uzak durduklarını belirten Erdi, amaçlarının İstanbul’un ya da Anadolu’nun kaybolmuş hikâyelerini romantize etmek değil, bugün de devam eden kültürel üretimi görünür kılmak olduğunu ifade etti: “Bu toplumlar üretim gelenekleri, zanaatları, dilleri ve kültürleri ile yaşamaya devam ediyor.”
Erdi ayrıca istos’un yalnızca kendi topluluklarına değil, geniş topluma seslenmeyi de hedeflediğini söyledi. Amaçlarının yalnızca kitap yayımlamak değil, farklı kültürlerin üretimlerini bugünde yaşatabilecek ortak alanlar yaratmak olduğunu belirtti. Erdi’nin aktardığına göre, istos’un faaliyet alanı artık yalnızca kitap yayıncılığı ile sınırlı değil. Atölyeler, korolar, dans çalışmaları, Yunanca dersleri ve çeşitli kültürel etkinliklerle birlikte yeni dayanışma ve bir arada olma biçimleri de üretiliyor.
Konuşmasında yayınevinin kuruluş sürecine de değinen Seçkin Erdi, istos’un ortaya çıkışında Hrant Dink cinayetinin önemli bir kırılma noktası olduğunu belirtti. Bununla birlikte, Aras Yayıncılık’ın daha önce açtığı yolun da belirleyici olduğunu vurgulayarak, “Aras yapabildiği için istos vardır.” dedi. Erdi, “Aynı şekilde, eğer Avlaremoz da kayades yeminini bozup bir tartışma alanı açmasaydı, Türkiye’de her zaman var olan ve ara ara artışa geçen antisemitizme ve bununla birlikte apartheid rejimine ve soykırıma ayakları yere basan bir yanıt veremeyecekti. Bugünle beslenen hafıza, işte bu gibi anlarda refleks geliştiriyor.” diyerek sözlerini tamamladı.

“Biz Var Olduğumuz Sürece Devam Edecek”
Konuşmaların ardından dinleyicilerin katkılarıyla gerçekleşen soru-cevap bölümünde ise, kolektif hafıza çalışmalarının ve yayıncılığın sürdürülebilirliği tartışıldı.
Betül Bakırcı, sürdürülebilirlik konusunda kesin bir cevabının olmadığını ancak üretimin devamlılık sağladığını vurguladı. “Üretenler ve bunu takip edenler olarak bugün burada olduğumuza göre, bir şekilde sürdüreceğiz. Biz olmadığımızda, bir gün mutlaka bir başkası olacak. Bu alan, üreterek var olacak.” dedi ve dayanışma temelli üretim pratiklerinin önemine işaret etti.
Yayıncılığın ekonomik boyutuna değinen Seçkin Erdi, yayınevlerinin genel ekonomik koşullardan ve okuma/okumama alışkanlıklarından bağımsız düşünülemeyeceğini ifade etti. Bununla beraber, sürdürülebilirliği sürekli ve aynı tempoda üretim yapmak olarak görmediklerini ve temel meselenin, yapının devamlılığını korumak olduğunu belirterek, “Sürdürülebilirlik, hiç durmadan aynı sayıda üretim yapmak değil, dükkânı açık tutmaktır.” değerlendirmesinde bulundu.
Bu bölümde Avlaremoz’un sürdürülebilirliği üzerine yapılan değerlendirmelerde ise katılımcılar, hareketin kurucularının bir kısmının farklı nedenlerle hem platformdan hem ülkeden ayrıldığını ancak platformun eski ve yeni katılımcılara her zaman açık olduğunu ve bu sayede dinamizmini koruduğunu belirtti. Dinleyiciler arasında yer alan akademisyen Hakan Yücel, nüfusun azalmasının birçok kültürel üretim alanını zorlaştırdığını ancak Avlaremoz’un bir “cemaat yapısı” olarak değil, daha açık ve çoğulcu bir alan olarak varlığını sürdürdüğünü ifade etti.
Etkinlikte sık sık “Durursak düşeriz, o yüzden durmayacağız” ifadesi vurgulanırken, örneğin Ermeni okur sayısındaki düşüşe rağmen Aras Yayıncılık’ın devam etmesi gibi somut örnekler unutulmadan, yayınevlerinin ve platformların motivasyonlarını korumasının önemine dikkat çekildi.