Avlaremoz’u on yıl sonra dönüp baktığımda sadece bir internet platformu olarak değil, Türkiye Yahudiliğinin farklı görünümleri üzerine düşünmenin ve konuşmanın sınırlarını değiştiren bir kırılma noktası olarak görüyorum. Bu kırılma, hem yeni bilginin üretimi için bir alan açılmasında hem de bilginin nasıl ve hangi sınırlarla dolaşıma girebildiğine dair yerleşik kabullerin sarsılmasında yatıyor.
Kurulduğu günden beri Avlaremoz’u takip ediyorum. Zaman zaman yazdım, çoğu zaman okudum. Kendimi “Avlaremozcu” olarak tanımlamadım; editoryal bir pozisyonum da olmadı. Ama açılan alanın nasıl genişlediğine, nerelerde daraldığına, hangi tartışmaların mümkün hâle geldiğine yakından tanıklık ettim. Bu tanıklık, Kayades’i yalnızca kişisel okumalarım ya da doktora çalışmam için yaptığım görüşmeler üzerinden değil, Avlaremoz’un mümkün kıldığı kamusal tartışma zemini üzerinden de düşünmemi sağladı.
Kayades tekil, sabit ya da doğal bir sessizlik biçimi değil; köklü, çok katmanlı ve büyük ölçüde tepeden inme bir yapı. Ne zaman, ne kadar konuşulacağına, neyin söylenip neyin saklı tutulacağına dair örtük bir bilgi rejimi. Avlaremoz bu yapıyı ortadan kaldır(a)madı ancak Kayades’in bazı yönlerinin aşınmasına imkân tanıyan bir anahtar işlevi gördü. Özellikle antisemitizme verilen tepkilerin kamusal alanda dile getirilebilmesi ve resmî tarihin dışında kalan bilgi, deneyim ve tanıklıkların görünürlük kazanması bu aşınmanın en belirgin eksenleri oldu. Ayrıca Türkiye Yahudilerinin homojen bir topluluk olmadığı gerçeğinin görünür kılınması ve tabulaşmış konuların tartışmaya açılması Avlaremoz’u sıradan bir yayın mecrası olmaktan çıkardı.
Diğer taraftan Avlaremoz’u önemli kılan yalnızca hangi konuların ele alındığı değil, nasıl bir alan açıldığıdır da. Avlaremoz başından itibaren tek bir görüşü temsil etmeyen, editoryal olarak sınırları olan ama politik olarak yekpare olmayan bir platform olarak işledi. Antisemit, ırkçı ya da cinsiyetçi olmadığı sürece farklı pozisyonlardan gelen yazıların yayımlanması, Avlaremoz’u konforlu bir uzlaşma alanı olmaktan çıkardı. Bu karakter kaçınılmaz olarak gerilim üretti; ancak bu gerilim, bastırılması gereken bir sorun değil, alanın kendisini canlı tutan bir unsur hâline geldi.
Bu konforsuz ve gerilimli alan, Avlaremoz’da yayımlanan yazıların sosyal medyadaki dolaşımıyla görünür hale geldi. Yazılara gelen yorumlarda sıkça rastlanan rahatsızlık, öfke ve kırgınlık, yalnızca içeriğe duyulan tepkiyi değil, alışılmış temsil biçimlerinin sarsılmasını da dışa vuruyordu. Bu tepkiler, Kayades’in tepeden inen kural setiyle, gündelik hayatta varolan ama temsil edilmeyen “farklı sesler” arasındaki gerilimi açığa çıkarıyordu. Avlaremoz, bu anlamda yalnızca farklı fikirlerin yayımlandığı bir mecra değil; bu gerilimin görünür hale geldiği bir ara yüz işlevi gördü.
“Farklı sesler” ifadesi de bu bağlamda soyut bir çoğulluk idealinden çok, siyasal pozisyonlar, toplumsal cinsiyet ve cinsel yönelim tartışmaları; sınıfsal ve mekânsal asimetriler; İstanbul merkezli bir bakışla Türkiye dışındaki Yahudi deneyimleri, özellikle de Türkiye/İsrail hattındaki farklılıklar gibi somut kırılma hatlarına işaret ediyor. Bu eksenler yan yana geldiğinde ortaya çıkan şey, romantik bir çeşitlilik tablosu değil; aynı anda hem çatışmalı hem üretken bir manzara. Konforsuzluk tam da burada beliriyor, tepeden inme bir sessizlik rejimiyle aşağıdan gelen rahatsız edici gerçekliklerin aynı kadrajda görünür olması. Avlaremoz’un on yıl sonra geriye dönüp baktığımda benim için anlamı, belki de en çok bu kadrajın kendisinde saklı.
Son 10 yılın Avlaremoz tecrübesi ile çakışan önemli bir Türkiye gerçekliği ise göç. Türkiye’deki Yahudi nüfusun önemli bir kısmı bugün İsrail’e, Avrupa’ya ve ABD’ye göç etmiş durumda; Türkiye’de kalan cemaat nüfusu ise gidere yaşlanıyor ve küçülüyor. Buna karşılık, Türkiye’deki Yahudi hayatı üzerine düşünen, yazan, tartışanların hatırı sayılır bir bölümü artık fiilen Türkiye’de yaşamıyor. Bu yalnızca Yahudilere özgü değil; genç, eğitimli orta sınıfların geniş kesimleri yurtdışına taşınırken Türkiye gündemini takip etmeyi, Türkiye hakkında yazmayı sürdürüyor. “Yurtdışında yaşayıp Türkiye üzerine atıp tutmak” norm haline gelmiş durumda.
Bu bağlamda Avlaremoz’un transnasyonal bir platforma dönüşmesi tesadüf değil, tam da bu yeni gerçekliğin sonucu. Yazıların, yazarların ve okurların hakkında yazdıkları, düşündükleri coğrafya ile bulundukları coğrafya arasındaki mesafe artıyor. Bu mesafe, bir yandan “dışarıdan konuşma”ya dair alışılmış şüpheleri diri tutarken, diğer yandan Türkiye’ye içeriden bakma tekelini de sorguluyor. Türkiye Yahudiliğini yalnızca “ülke içi bir azınlık” olarak değil, Türkiye’den taşmış ama Türkiye ile bağını koparmamış daha geniş bir alanın parçası olarak düşünmeye zorluyor. Böylece Avlaremoz, sadece Kayades’i aşındıran bir mecra değil; içeriden/dışarıdan, burada/orada gibi ayrımları da muğlaklaştıran da bir alan haline geliyor.
Bütün bu tablo içinde Avlaremoz’un kendisi de resmin dışında, güvenli bir yerde durmuyor. Platformun devamlılığı, büyük ölçüde maddi koşulların kırılganlığına ve çok az sayıda insanın emek ve zamanına bağlı. Konu çeşitliliğinin artması da bir “zenginlik” meselesi olmaktan çok, varlığını sürdürebilmesinin şartlarından birisi, aynı konuların, aynı hikâyelerin tekrarına sıkışmamak, alanın gerçekten nefes almaya devam edebilmesi için gerekli. Buna Türkiye’deki genel iklimi eklemek gerekiyor, antisemitizmin ve linç kültürünün her an yeni bir hedef yaratabildiği, neyin ne olacağının öngörülemediği bir bağlamda, Avlaremoz’un varlığı da daima riskli bir yerde. Bu nedenle platformu yalnızca Kayades’i aşındıran bir kırılma noktası değil, kendi devamlılığı her an yeniden müzakere edilen, maddi ve siyasal olarak her zaman tehdit altında olabilecek bir deneyim olarak düşünmek gerekiyor.
Onuncu yılı bu yüzden bir varış noktası olarak değil, soruların daha yüksek sesle sorulabildiği bir eşik olarak görüyorum. Avlaremoz, geride bıraktığı on yılda ne Kayades’i bütünüyle ortadan kaldırabildi ne de Türkiye Yahudiliğine dair tüm kör noktaları görünür kılabildi; ama konuşmanın sınırlarını zorlayan, temsil biçimlerini tartışmaya açan ve transnasyonal bir alanda hâlâ, her şeye rağmen söz üretmeye devam eden bir deneyim yarattı. Bugün kutlanacak bir şey varsa, benim açımdan bu deneyimin kendisi, yani Avlaremoz’un tüm kırılganlığına rağmen sürüyor oluşu.
Görsel: Kamondo Merdivenleri, Henri Cartier-Bresson (1964)