Almanya’da İkinci Dünya Savaşı ve Holokost’un yarattığı tarihsel yıkım, ülkenin kolektif bilincinde hâlâ canlı bir yer işgal ediyor. Bu nedenle Almanya’da sahneye çıkan her faşizan jest, ister kusurlu bir taklit, ister abartılı bir teatral çıkış olsun, başka ülkelerde görülebilecek benzer sahnelerden çok daha güçlü ve tehlikeli bir yankı uyandırabiliyor. Almanya’nın tarihsel suçluluk, travma ve yüzleşme ekseninde kurduğu kırılgan ilişki, otoriter sembollerin veya geçmişi hatırlatabilecek herhangi bir olayın yeniden dolaşıma girmesini yalnızca rahatsız edici değil, aynı zamanda geleceğe dair ciddi bir uyarı niteliği taşıyan toplumsal bir kırılma anına dönüştürüyor. Gießen’de Alexander Eichwald’ın sahnelediği performansın geniş yankı bulmasının nedeni tam da bu; Almanya’nın karanlık mirasının kolayca nasıl tetiklenebilir olduğunu hatırlatması.
Kasım sonunda Almanya’nın Gießen kentinde ilginç bir politik tiyatro yaşandı. Almanya’daki kamuyou araştırmalarında şu anda birinci parti konumunda olan Almanya için Alternatif Partisi’nin (AfD), yeni gençlik örgütü Generation Deutschland (GD)’ın kuruluş toplantısı yapıldı. Toplantının yapıldığı binanın dışında binlerce kişi protesto için toplanırken, içeride ise partinin genç nesli kendine bağlama hamleleri duyuruluyordu. Protestocular yolları kapatır, trenleri durdururken, polis biber gazı ve su sıkarak kalabalığı dağıtmaya çalıştı.
Bu gergin atmosfer içinde sahneye çıkan genç bir adam, Alexander Eichwald, kongrede konuşulanları ve kongrenin gündemini gölgede bıraktı. GD yönetimine adaylığını açıklayan Eichwald’ın konuşması yalnızca ırkçı bir içerik taşımıyor; aynı zamanda tuhaf biçimde Hitler’i andıran tonlama ve mimikler sergiliyordu. Bu benzerlik Hitler’in tonlamasını ve jestlerini taklit etmeye çalışan bir oyuncunun kötü provası gibi duruyordu.

AfD’nin neden yeni bir gençlik örgütü kurduğu kısaca şöyle özetlenebilir: Eski gençlik örgütü “Junge Alternative”, parti için kontrolsüz ve riskli bir yapı hâline gelmişti; GD ise daha disiplinli ve doğrudan partiye bağlı bir gençlik vitrini olarak tasarlandı. Fakat bu stratejik hamle, Almanya’da aşırı sağa karşı toplumsal refleksleri daha da kışkırttı. Gießen’deki protestolar bunun açık bir göstergesiydi.
Eichwald’ın konuşması ise bu politik bağlama ek olarak, estetik ve sembolik bir gerilimi de beraberinde getirdi. Eichwald’ın R harfini yuvarlayarak ve sert bir şekilde telaffuz etmesi, “Alman kültürünün dışardan gelen tehditlere maruz kalmasından” dolayı duyduğu öfkesi, kasılmış omuzları ve Hitler’in hitabet ritmini andıran vurguları hemen medyanın ilgisini çekerek Almanya’nın geneline kısa sürede yayıldı ve toplumsal hafızayı harekete geçirdi. Victor Klemperer’in “tonlama dahi ideolojik bir işarettir” tespiti burada neredeyse birebir doğrulanıyordu. Eichwald’ın tonlaması, dilsel bir işaret taşıyordu, fakat bu işaret tökezliyordu. Bu sahne sinemada ve edebiyatta çok tanıdık bir figürü çağrıştırıyor:
Güçlü olmak isteyen ama gücün ağırlığını taşıyamayan erkek.
Chaplin’in The Great Dictator’ındaki Hynkel, gücün grotesk bir karikatürüdür; bağırır, jestleri büyüktür, fakat hepsinin içi boştur. Eichwald’ın konuşması bu groteskliği hatırlatıyordu.
Bu nedenle Eichwald sahnede “lider” gibi görünmüyor; liderlik pozunu taklit etmeye çalışan komik bir karakteredönüşüyordu.
Ancak siyasetin sahneye, sahnenin taklide, taklidin komikliğe dönüştüğü bir ortam tehlikesiz değildi tam tersine Umberto Eco’nun “Ur-Faşizm” kavramını açıklarken kullandığı basit, içeriksiz ve talk-show vari bir performans olması nedeniyle “yenisöylem” biçimlerinden birisi olmaya adaydı. Bu haliyle Eichwald’ın konuşmasının rahatsız edici yanı sadece Hitler’e benzemesi değil; bu absürdlüğün 2. Dünya Savaşı sonrasında faşizmin tekrar farklı bir yöntemle dolaşıma girmesi ve bunun normalleşmesiydi.
Tam da burada Cannetti’nin Kitle ve İktidar kitabındaki “Taklit ve Simülasyon” başlığı hatırlanabilir (Elias Canetti, Kitle ve İktidar, İstanbul: Ayrıntı, 1998, s.372-375). Eichwald, Hitler’i taklit ederek, onun simulasyonunu kendi bedeni üzerinden sahnelemiş oldu. Bu bağlamda Alman toplumunun bir kesiminde henüz geçerliliğini yitirmemiş olan kitlenin büyüme, dil ve etnik köken temelinde yükselen bir aidiyet duygusu ve bu aidiyet duygusuna sahip olmayan “yabancı” ortak düşmana karşı birleşme gibi temel psikolojik dinamiklerine hitap edilmiş oldu. Bu tür bir simülasyon, kitlenin içinde var olan korku, öfke ve sızıları tetikleyebilir ve onları yeniden organize ederek saldırgan kitle hareketlerine zemin hazırlayabilir.
Sonuç olarak, Eichwald’ın Gießen’deki performansını yalnızca politik bir gaf, estetik bir talihsizlik ya da kötü sahnelenmiş bir taklit olarak görmek indirgemeci olur. Almanya, 2. Dünya Savaşı’nın açtığı derin yarayı, Holokost’un benzersiz felaketini ve faşizmin toplumsal biçimlerini yalnızca tarihte kalmış olaylar olarak değil, kolektif bilincin ve bilinçdışının katmanlarında hâlâ dolaşan bir miras olarak taşıyor. Bu nedenle, bugün Almanya’da ortaya çıkan her türlü faşizan simülasyon ister kusurlu bir taklit, ister teatral bir deneme olsun, başka bir ülkeye kıyasla daha ağır bir yankı uyandırabilme ihtimalini barındırıyor.
Travmanın kalıntıları, toplumsal hafızanın kırılganlığı ve hâlâ tam olarak soğumamış olan tarihsel suçluluk duygusu, Almanya’da faşizme ait imgelerin yeniden dolaşıma girmesini hem daha hassas hem de daha tehlikeli kılıyor. Eichwald’ın bedeninde sahnelenen bu “simülasyon”, her ne kadar sakil görünse de Almanya’nın bazı kesimlerinde hâlâ canlılığını koruyan homojenlik, dış düşman fikri ve kitlesel güç gibi faşizan kolektif arzulara dokunabilme potansiyeline sahip. Bu nedenle bu tür performanslar yalnızca gülünç değil; aynı zamanda, tarihin büyük felaketlerinden öğrenilmiş derslerin unutulma hızına dair de ciddi bir uyarı niteliği taşıyor.
Başka bir ülkede benzer bir grotesk sahne sadece tuhaf bir politik hadise olarak kalabilir ve geçici bir şaşkınlık yaratabilir. Ancak Almanya’da aynı sahne, geçmişle kurulan kırılgan barışı sarsabilir, tarihsel travmaların yüzeye çıkmasına neden olabilir ve faşizmin yeniden sıradanlaşması için zemin hazırlayabilir. Gießen’deki olay bu nedenle komik bir taklidin ötesindedir. Almanya’nın karanlık tarihsel mirasının nasıl hâlâ tetiklenebilir olduğunu gösteren kırılma anlarından birisidir. Ve tam da bu yüzden, Eichwald’ın konuşması yalnızca eleştirilmesi gereken bir performans değil; aynı zamanda demokratik toplumun sürekli uyanık kalması gerektiğini hatırlatan sembolik bir alarmdır.