Bu yazının konusu Türkçe’ye İşgal (La Rafle) olarak çevrilmiş 2010 yapımı Fransız filmine ilham veren Joseph Weismann’ın hikâyesi olsun.
Joseph Weismann, yoksul bir ailenin çocuğuydu ama sevgiyle, kaygıdan görece uzak bir çocukluk geçirmişti. Henüz on yaşındayken, 1940 yılının sonbaharında Paris’in mahallelerinden birinde yaşarken, her gün, çevresindeki insanların ve ailesinin, günlük ihtiyaçlarını karşılayabilmek için nasıl koşturduğuna tanık oluyordu.
Joseph biraz yaramazdı. Anne babasının kurallara sıkı sıkıya bağlı yaşamına ayak uydurmakta zorlanıyor, yine de onları kırmamak için çaba gösteriyordu. Babası sakin, az konuşan bir adamdı; Polonya’dan Fransa’ya göç etmiş, aradan yirmi yıl geçmiş olmasına rağmen kendini bu ülkenin içinde değil, kıyısında hissediyordu. Annesi ise inancını gündelik hayatın parçası olarak yaşayan bir kadındı. Joseph, bu bağlılığın neye karşılık geldiğini henüz bilmiyordu; “Yahudi olmak” onun için tanımlanmış bir kimlikten çok, adını koyamadığı bir hâldi.
1942’nin Mayıs ayından itibaren Yahudi olan herkesin giysilerinin üzerine sarı Davud Yıldızı takması zorunlu hale geldi. Joseph’in anne babası bu kurala karşı çıkmadı; annesi, sahip oldukları birkaç gömleğin koluna yıldızı tek tek dikmeye başladı. Joseph bu uygulamanın nedenini tam olarak kavrayamıyordu ama içinden, onları iyi günlerin beklemediğini seziyordu.
O günlerde Yahudiler hakkında antisemit söylemler hızla yayılıyordu. Joseph sokakta yürürken, kendileri için “kirli”, “tehlikeli”, “zararlı böcekler” gibi sözler edildiğini duymaya başlamıştı. Daha düne kadar birlikte oynadığı çocuklar artık ondan uzak duruyordu. Oysa Joseph etrafına baktığında Yahudileri başkalarından ayıracak belirgin bir özellik görmüyordu. Yıldız olmasa kim kimdi, belli değildi. Tam da bu yüzden yıldız, onun gözünde utanılacak bir işarete dönüştü. Bunu kimseye söylemedi ama içinden, Yahudi olmasaydı her şeyin daha kolay olacağını geçirdi.
16 Temmuz 1942 günü öğleye doğru Weismann ailesinin kapısı çalındı. Aileye neler olduğu açıklanmadan apar topar evlerinden alındılar. Joseph, anne babasıyla birlikte Paris’teki Vélodrome d’Hiver’e götürüldü. Orada yalnız değillerdi, çünkü mahalleden pek çok Yahudi aile de aynı yere toplanmıştı. Stadyum kısa sürede binlerce insanla doldu ve kalabalık arttıkça zaman da ağırlaştı. Saatler, ardından günler geçti ama kimseye ne olacağı söylenmedi. Hava giderek ağırlaştı ve belirsizlik konuşmaların, bakışların ve sessizliğin arasına yerleşti.
İki gün sonra, aileleri gruplar halinde çıkarmak üzere otobüsler geldi. Nereye götürüldüklerine dair en ufak bir fikirleri yoktu. Birbirlerine soruyor, bakışlarla bir anlam arıyorlardı ama ne yazık ki kimseden bir cevap çıkmıyordu. Kesin olan tek bir şey vardı: bir daha evlerine dönemeyeceklerdi.

Stadyumdakiler hayvan taşımak için kullanılan vagonlara doldurularak Beaune-la-Rolande kampına götürüldüler. Burada ağır işler yapmak üzere sabah sulu bir çorba ile güne başlıyor, öğlen biraz ekmek ve akşam ne olduğu belli olmayan berbat bir içecekle günü tamamlıyorlardı. Joseph burada ailesinin ve diğerlerinin Fransız gardiyanlar tarafından oldukça aşağılandığını gördü. Annesiyle babasının yüzlerinden umudun yavaş yavaş çekildiğini ve her geçen gün biraz daha zayıfladıklarını fark etti.
Bir süre sonra kampa Almanlar geldi. O anda her şey altüst oldu, çünkü çocukların ailelerinden ayrılacağı anlaşıldı ve kampta bir kaos başladı. Joseph, annesinin elinden koparıldı. Gece olduğunda kampta yalnızca çocuklar kalmıştı. Joseph, o an ailesinin artık yalnızca bir hatıra olduğunu anladı.
Beaune-la-Rolande’da neredeyse iki hafta geçtikten sonra Joseph oradan kaçmaya karar verdi. Çoğu çocuk hâlâ anne babalarının geri döneceğine nafile inanıyordu. Joseph ise bunun olmayacağını adı gibi biliyordu. Bu sırada Joe Kogan adında bir çocukla arkadaş oldu. Bir gece, karanlıktan faydalanarak dikenli tellerin altını kazıp kaçtılar. Tellerin öte tarafına geçtiklerinde kan içindeydiler ama hayattaydılar.
Joseph ve Joe günlerce yürüdüler, kapı kapı dolaşıp sığınacak bir yer aradılar. Sonunda bir kadın onları içeri aldı ama polise orada olduklarını haber verdi. Polisler, çocukların hiç beklemediği bir şekilde onlara yardımcı oldu ve ertesi gün Paris’e giden otobüse bindirdi. Paris’e vardıklarında iki çocuğun yolları ayrıldı. Joe’nun yanında kalabileceği akrabaları vardı. Joseph’in ise döneceği ev artık sadece bir adresten ibaretti.
Joseph Paris sokaklarında dolaştı. Eski evine gitti ama içeri girmedi. Annesinin kapı pervazına koyduğu mezuzaya dokundu ve geri döndü. Sonrası yetimhaneler, geçici evler, kısa süreli sığınaklar oldu. Gittiği her yerde, açık ya da örtük biçimde antisemitizmle karşılaştı ve sürekli ya kendisini ya da kimliğini saklamak zorunda kaldı.
1944’te biri Joseph’i Méhoncourt Şatosu’na götürdü. Burada OSE adlı Yahudi yardım örgütü, çocukların hayatta kalan akrabalarını bulmaya çalışıyordu. Herkes ailesine kavuşma umuduyla yaşıyordu. Joseph bu sırada Odette Margel adlı bir kadınla tanıştı; zamanla yakınlaştılar. Haftada bir kez birlikte dışarı çıkıyorlardı. Aralarında güçlü bir bağ oluştu ve Joseph sonunda Margel ailesinin yanında yaşamaya başladı.

Ancak bir süre sonra ağır hastalandı ve bir yıl boyunca sanatoryuma gönderildi. Orada bile “çekil yanımdan, hasta pis Yahudi” gibi sözler duydu. İyileşip geri döndüğünde savaş bitmişti ama antisemitizm bitmemişti; Yahudi karşıtlığı her yerde, her gün kendini göstermeye devam ediyordu.
1946’da Fransız kimliği almaya çalıştığında, inanılmaz biçimde doğum belgesi yerine bir ölüm belgesiyle karşılaştı. Devlet kayıtlarında Auschwitz’te ölü görünüyordu. Bunun üzerine Joseph için uzun bir hukuk mücadelesi başladı. Gidip askerliğini yaptı ama orada da “Yahudi” olduğu için sorgulandı.
Askerlikten sonra teyzesini ziyaret etmek için İsrail’e gitti. Teyzesi Joseph’in kalmasını istedi ama Joseph kendini hep Fransız olarak görüyordu. Bu yüzden memleketi Fransa’ya döndü. 1947’de, ailesinin Auschwitz’te öldürüldüğünü kesin olarak öğrendi.
Yıllar sonra evlendi ve çocukları oldu. Uzun süre yaşadıklarını kimseye anlatmadı. Ta ki Simone Veil’le tanışana kadar. Veil ona, “Tanıklık etmek senin görevin,” dedi. Bu söz Joseph’te iz bıraktı. Anılarını yazdı, okullarda konuşmaya başladı, sözlü tarih görüşmeleri verdi.
2010’da La Rafle filmi çekildi. Film, Joseph’in hikâyesinden yola çıkıyordu. Filmden sonra ona hep aynı soru soruldu: “Peki sonra ne oldu?” Joseph bu soruya hep aynı yerden cevap verdi. Bu hikâyenin amacı tek bir şeydi: böyle bir şeyin bir daha asla yaşanmaması.
Vel d’Hiv baskını, Vichy rejiminin işbirliğini anlamak açısından bir dönüm noktasıydı. Uzun yıllar boyunca bu suç “Almanlara” atıldı. Oysa yaklaşık 13 bin Fransız Yahudisinin tutuklanması, Fransız devleti tarafından yürütülmüştü. Bu gerçeğin kabul edilmesinde, Joseph Weismann gibi tanıklıkların payı büyüktü. Fransız devlet adamları, yıllar sonra bu suçta devletin sorumluluğunu kabul etti ve özür diledi.
Bu kabulleniş geç geldi. Ama Joseph’in hikâyesi sayesinde, olan biten nihayet olduğu adıyla konuşulabilir hale geldi.