“ne zaman tahta bir masa üzerinde yaz akşamı oturup da şarap içseniz, Archibiades’in kılıç şakırdatarak Sokrates’e ‘peki Sokrates, öyle olsun, senin dediğin gibi olsun, ama benim anlamadığım işin şurası: niçin insanoğlu bu kadar ölmeyecekmiş gibi doğup büyüyor, senin gibi seksenini geçiyor da büsbütün akıllı, mantıklı, fikirli kesiliyor da, bütün sırları ayan edecek hale geliyor da, tam mutlu zamanında göçüp gidiyor’ dediğini duyarsınız.”
Bu alıntı, 2005 yılında Nedim Hazar’ın çektiği, eski adıyla Antigoni, şimdiki adıyla Burgazada’da geçen sıcak bir dostluk hikâyesini konu alan Yakın Ada Uzak Ada Burgazada belgeselinden alınmıştır. Belgesel, adalı kültürün temel unsurlarından biri olan uzun sofralarla, tahta masaların etrafında uzayan sohbetlerle ve Cüneyt Türel’in eşsiz anlatım tonuyla açılıyor. Türel masanın başında, bir şehrin ve bir adanın bütün hafızasını omuzlarında taşır gibi konuşurken, aynı zamanda Burgazada’nın eski adı olan Antigoni’nin taşıdığı tarihsel katmanları da hatırlatıyor. “Antigoni” (Bizans dönemine kadar uzanan bir isim) adaya yalnızca coğrafi bir kimlik değil, aynı zamanda yüzyıllar boyunca Rumların, Ermenilerin, Yahudilerin ve Türklerin bir arada yaşadığı bir kültür adacığı olma vasfını da kazandırmıştı. Adanın adı değişmiş olsa bile, belgesel bu eski ismin hâlâ havada gezindiğini, insanların hikâyelerinde dolaştığını hissettiriyor.
Belgesel, bir yandan eski Burgazadalı Rum Emilios Yorgos Eden ile Cüneyt Türel’in Londra’daki ilginç tanışma hikâyesini aktarırken, diğer yandan adanın göründüğünden daha zengin bir kültürel birliktelik barındırdığını seyirciye sezdiriyor. Adanın spor kulübünde çalışan Kürt asıllı bir çalışanın, kendi çocuğunun Musevi, Rum ve Ermeni çocuklarla aynı havuza girdiğini anlatması, bugün hayal etmekte zorlandığımız bir toplumsal uyumun, çok da uzak olmayan geçmişte aslında sıradan bir gerçek olduğunu gösteriyor. Tam da bu nedenle, Burgazada’nın kültürel mozaiğini bu kadar sıcak, samimi ve dürüst bir dille anlatan Yakın Ada Uzak Ada Burgazada belgeselini herkesin mutlaka izlemesini öneriyorum çünkü belgesel yalnızca adayı değil, birlikte yaşamanın inceliğini de hatırlatıyor.

1960’larda adada yaz akşamları açık havada film izleme geleneğinin olması, Yorgos’un sinema sırasında yanlarında oturan hanımlara omuzlarını değdirecek kadar masum bir heyecan yaşadıklarını anlatması, Burgazada’nın dış dünyadan gelen sertliklere rağmen bir duygusal korunak oluşturduğunu düşündürüyor. Çocukların akşamüstü iskelede bir araya gelip, Beyoğlu’ndaki işyerlerinden dönen babalarını karşılaması ise insanın içini ısıtan bir başka hatıra olarak belgeselde yerini alıyor.
Tam da bu sahneleri izlerken, adadan kalkıp 6-7 Eylül 1955 günü Beyoğlu’na bir adımla geçiyor olmanın yarattığı sarsıcı tezat insanın yüzüne çarpıyor. O günlerde İstanbul’un çeşitli yerlerinden toplanmış kalabalıklar, ellerinde baltalar, demir çubuklar ve kazmalarla Rumlara ait 4.214 konutu, 1.000 iş yerini, 73 kilise ve 26 okulu tahrip etmişti. Helsinki Watch’ın raporlarına göre en az 15 kişi yaşamını yitirdi. Belgeselde kokoreççi Erdal’ın “benim babam adadaki Rumların yanında yetişmiş” derken anlattığı sıcak komşuluklar, “kıyamet gibi” dediği Rum nüfusunun büyük bölümünün bu olaylardan sonra ülkeyi terk etmek zorunda kaldığını bilince daha da acı bir anlam taşıyor.
Belgeselin izleyiciye verdiği en büyük armağanlardan biri de Sait Faik Abasıyanık’la kurulan bağ. Belgeseli izlerken, öykünün baş karakterlerinden Yorgos’un babasıyla Sait Faik’in dost olduğunu ve sık sık birlikte balığa çıktıklarını öğrenmek, insanı Burgazada’daki müze-evinin dar odalarına götürüyor. Sait Faik’in yalnızlığını, insan sevgisini, balıkçıların dünyasına duyduğu içten ilgiyi bildikçe, belgeseldeki bu küçük detay adanın hafızasında yeni bir kapı açıyor. Sait Faik’in masasına, halısına, daktilosuna bakarken insanın zihninde belgeseldeki Yorgos’un babasıyla yaptığı balık yolculukları canlanıyor.
Sait Faik’in hikâyelerinde geçen balıkçıların çoğu Rum’du; Dimitri’ler, Yorgi’ler, Kalfa Yorgo’lar… Onun Burgazada’da dolaşıp dertleşmek için yanına aldığı insanlar da bu adanın çokkültürlü dokusunun doğal parçalarıydı. Bu yüzden belgeselde geçen tek bir anı bile Sait Faik’in edebi dünyasını bugün hâlâ yaşatan bir sıcaklığa dönüşüyor. Burgazada, hâlâ dertleşmek için çok güzel yerler barındıran bir ada; sıra sıra meyhanelerin olduğu sahile inince rakı-balık kokusunun denizle karışması, martı seslerinin insanın derdini öğüten bir değirmene dönüşmesi bundandır.

Robert Schild’in belgeselde söylediği gibi, Burgazada’da yirmiye yakın farklı etnik grubun yıllarca bir arada uyumla yaşaması Türkiye için önemli bir sosyolojik örnek oluşturuyor. Kokoreççi Erdal’ın Rumların her yıl düzenlediği haç çıkarma törenine katılıp onlarla birlikte denize atlaması ve “onlar benim arkadaşım, hepsini seviyorum” demesi, Schild’in sözlerini adeta somutlaştırıyor. Hemen ardından söz alan Rum vatandaş Minaoğlu’nun “adada herkes bir aile gibiydi” sözleri ise belgeselin duygusal merkezine dönüşüyor. Onun “umarım Erdal’lar çoğalır bu ülkede” temennisi, yalnızca bir adaya değil, bu coğrafyanın bütününe yönelik bir umut olarak yankılanıyor.
Belgeseli izlemek için tıklayınız: Yakın Ada Uzak Ada Burgazada