İçeriğe geç

Aynı Sokakta Yaşamak, Aynı Anda Öldürmek: Ruanda Örneği – Özlem Karakuş

Aynı Sokakta Yaşamak, Aynı Anda Öldürmek: Ruanda Örneği – Özlem Karakuş
Yayınlanma tarihi:

“Komşunu kendin gibi sev ama çitini indirme.”
Carl Sandburg

Bir gün, hayatın boyunca dilini, kahveni, düğününü, göç hikâyeni, bayramını paylaştığın kişiden kaçmak zorunda kalabileceğini düşünmek tüyler ürpertici geliyor. Ruanda’da olup biten tam olarak buydu. 19 Nisan 1994’e kadar görece sakin bir yaşam sürdüren Tutsi ve Hutu toplulukları, bir anda komşuluk hukuku içinde var olan güvenin ölümcül bir kırılma noktasına sürüklendi.

Ruanda, 19. yüzyıl sonundan itibaren Almanya’nın, I. Dünya Savaşı sonrasında ise Belçika’nın sömürgesi hâline geldi. Tutsi ve Hutu ayrımı, Ruanda tarihinin erken dönemlerinde katı bir etnik sınır değildi. Topluluklar aynı dili konuşur, aynı dini gelenekleri paylaşır, aynı köylerde birlikte yaşar ve aralarında evlilikler olurdu. “Tutsi”, çoğunlukla hayvancılıkla uğraşan, sığır sahibi olan yönetici sınıfı tanımlamak için kullanılırken; “Hutu”, tarımsal üretimle ilişkili köylü sınıfını ifade eden bir toplumsal tanımdı. Bu nedenle sömürge dönemi öncesinde kimlik belirleyicilikleri etnik değil, sosyal statüyle bağlantılıydı. Belçika manda yönetimiyle birlikte bu ayrım ilk kez idari kartlara ırksal kategori olarak işlendi ve böylece iki topluluk arasındaki fark, siyasi ve etnik çatışmanın ana eksenine dönüştü. Belçika yönetimi Tutsileri idari sınıfın üstünde konumlandırdı ve bu durum, sömürge sonrası dönemde derin bir toplumsal kırılma yarattı. 1959’dan itibaren siyasi güç Hutu’ların elindeydi. Fakat 1962’de Ruanda bağımsızlığını kazandığında Tutsi karşıtı söylem devlet ideolojisi hâline geldi. 1990’lara gelindiğinde ise Tutsilerin yoğunlukta olduğu Ruanda Yurtsever Cephesi (RPF) ülkeye silahlı dönüş yaptığında mevcut gerilim kırılma eşiğine taşındı.

6 Nisan 1994’te Devlet Başkanı Juvénal Habyarimana’nın uçağının düşürülmesi, soykırımın doğrudan başlangıç anı kabul edilir. Hemen ertesi gün Tutsi sivil nüfusa yönelik sistematik imha başladı. Yaklaşık 100 gün boyunca çoğu sivil olan yüz binlerce insan öldürüldü. Soykırım yalnızca devlet aygıtının belirli birimlerinin değil, yerel idari yapıların, komşuluk ağlarının, aile içi bağların ve mahalle düzeyinde örgütlenen grupların katılımıyla yürüdü.

Yeni devlet söylemi Hutu çoğunluğa Tutsileri yok etme çağrısı yaptığında, şiddet günlük hayatın içinden çıkan olağan bir hareket biçimine çoktan dönüşmüştü. Bu nedenle artık soru “Ruanda’da kim kimi öldürdü?” değil; doğrudan ve açık biçimde Hutu çoğunluk, Tutsi sivilleri sistematik biçimde öldürdü şeklindedir.

Birleşmiş Milletler’in Soykırımın Önlenmesi ve Cezalandırılmasına Dair Sözleşmesi’nin II. maddesinde tanımlanan “bir grubun tümüyle veya kısmen yok edilmesi niyeti”, Ruanda örneğinde hiçbir tartışmaya yer bırakmayacak kadar açık biçimde gerçekleşti. Yaklaşık 800 bin insan, çoğu yalnızca Tutsi olması nedeniyle yüz gün içinde öldürüldü. Tutsi nüfusunun üçte ikisi yok edildi; ayrıca onlara yardım eden binlerce Hutu da aynı şiddetin hedefi oldu.

Bu soykırımın en çarpıcı yönlerinden biri, öldürme yönteminin olağan ev içi araçlardan devşirilmiş olmasıydı. Pala, Ruanda köylerinde gündelik tarımsal işlerin doğal bir parçasıyken, bu kez komşunun kapısını çalma, içeri girme ve onu öldürme aracına dönüştü. Sinema uyarlamaları arasında soykırımın en bilinen temsilini sunan Hotel Rwanda, 1994’te Kigali’de bir oteli yüzlerce Tutsi için sığınak hâline getiren Paul Rusesabagina’nın gerçek hikâyesini odağa alır. Film yalnızca şiddetin yoğunluğunu değil, uluslararası kurumların etkisizliğini de gösterir. Fransa, Belçika, Amerika Birleşik Devletleri ve Birleşmiş Milletler, katliam hazırlığının farkında olmalarına rağmen müdahale etmeyip aksine Birleşmiş Milletler askerleri, sivil nüfusu korumak yerine bölgeden çekildiler.

Ruanda soykırımında kullanılan pala

Bu çalışmada kullanılan tavsiye edeceğim iki makale başlığı soykırıma katılımın yerellik üzerinden okunmasını sağlar: birincisi, Lee Ann Fujii’nin The Power of Local Ties: Popular Participation in the Rwandan Genocide adlı makalesi, ikincisi ise Omar Shahabudin McDoom’un Who Killed in Rwanda’s Genocide? başlıklı araştırması. Fujii nitel görüşmeler yoluyla fail konumundakilerin anlatılarına ulaşırken, McDoom Tare bölgesinde yaşayan 3.426 kişinin katılım ve katılmama durumlarını karşılaştırarak nicel analiz sunar. Her iki çalışma da soykırıma katılanların ideolojik olarak eğitilmiş profesyonel gruplar değil, sıradan siviller olduğunu ortaya koyar.

Fujii’nin görüştüğü faillerden Eugene’in ifadesi bu gerçeği açık biçimde gösterir:

“Görüşmeci: Birlikte hareket ettiğiniz grubunuz kaç kişi öldürdü? On kişiden fazla mı?
Eugene: Çok fazlaydı. On kişiden fazla. Bizim grubumuz neredeyse tüm Secteur’daki herkesi öldüren gruptu.
Görüşmeci: Peki saldıracağınız kurbanlarınızı nasıl seçtiniz?
Eugene: Zaten Tutsileri öldürecektik.
Görüşmeci: Grubunuz kurbanlarının hepsini tanıyor muydu?
Eugene: Evet, onlar bizim komşularımızdı. Çünkü Secteur etrafında herkes birbirini tanır.”

Bu konuşma, soykırımın başka bir ağır yüzünü ortaya koyar. Yani öldüren ile öldürülen birbirini yakından tanıyordu, bir zamanlar yan yana yürüyor, birbirlerine selam veriyor ve aynı mahallede yaşıyordu.

Jan Gross’un Komşular kitabındaki Jedwabne örneğinde de benzer bir hikaye bulunabilir. Kitapta kısaca söylersek, 1941 senesinde Jedwabne kasabasında iskan eden 1.600 Yahudi sakinin bir çiftlik ahırına doldurularak yakılmaları dışarıdan gelen bir gücün zorlamasıyla değil tam aksine aynı sokakta yaşadıkları komşuları tarafından gerçekleştirilmiştir.

Makalelere dönersek, Fujii ve McDoom’un yazılarında öne çıkan bir diğer unsur ise aile bağlarının katılım üzerindeki belirleyiciliğidir. Fujii’nin görüştüğü bir başka isim olan Jude, aile üyelerini öldürme gruplarına katılmaya zorladığını söylemekte ve hatta buna itaat etmeyenlerin ölümle tehdit edildiklerine tanıklık etmektedir. Tutsiler ve Hutuların ortak kültürel ve dini referanslara sahip oluşu, hatta aralarındaki evlilik bağları, şiddetin en yakından başlamasının ağırlığını artırır. Hannah Arendt’in ifade ettiği gibi, “tiranlık koşullarında düşünmektense hareket etmek daha kolaydır.”

Aynı sokakta yaşamak, aynı tarihi paylaşmak, birbirinin dilini ve gündelik hayatını bilmek güven hissiyle birlikte kırılganlık da üretir. Ruanda soykırımı, en büyük zararın en yakından geldiğinin başka bir örneği olmuştur. Tutsiler onları en iyi tanıyanlar, onlarla aynı evi, sokağı ve tarlayı paylaşan Hutular tarafından öldürülmüştür. Bu nedenle Ruanda, komşuluk bilgisinin bir güven ilişkisi olmaktan çıkarak ölüm düzenine dönüşebildiği bir eşiği göstermesi bakımından hâlâ önem taşır.

Bu kategoride daha fazla: Makaleler

Tümünü gör

Daha fazlası: Özlem Karakuş

Tümünü gör