Ada

Burası da benim köyüm: Kınalıada – Narod Avcı

“Ermenilerin yaşadığı bir ada mı var?”  

Geçtiğimiz hafta bir telefon aldım. Konuştuğum kişi yurt dışında yaşayan Ermeni bir öğretmendi. Batı Ermenicesi içerik üretilen, “Aghvor Paner” sayfasında gezerken benimle yapılan söyleşiye denk geldiğinden bahsetti. O an, “Acaba ne söyledim de bir telefon alıyorum” diye düşündüm. Birkaç dakika sonra bana aklındaki soruyu biraz heyecanlı biraz da meraklı bir ses tonuyla ve sanırım biraz da şaşkınlıkla sordu: “Ermenilerin yaşadığı bir ada mı var?” Böyle bir soru beklemediğimden ilk anda şaşırdım ve kısaca “Evet, var” dedim. Daha sonraysa diaspora Ermenilerine; Türkiyeli Ermeniler hakkında ne kadar az şey anlatıldığını, buradaki kültürel hayattan, hayatımızdan ne kadar az bahsedildiğini düşündüm. Biraz da bu hissin verdiği sorumlulukla başladım keyifle adayı anlatmaya. Kınalıada’dan Büyükada’ya varana kadar anlatabildiğim kadar adayı anlattım. O anlattıklarıma şaşırdı, bense gerçekten ne kadar zayıf bir bağımız olduğuna şaşırdım. Kısa ama ikimiz için de çok keyifli geçen bir sohbetten sonra neşeyle kapattık telefonları. 

Dün ada  

Kınalıada, ana kara parçasına en yakın ada olduğu için Bizans Dönemi’nde “Proti” yani “İlk” ismini almıştı. Osmanlı Dönemi’nde ise, toprağının kına renginden dolayı adaya “Kınalı” ismi verilmişti. Bazı kitaplarda denk geldiğim kadarıyla zaman zaman, Kınalıada ve Proti isimlerinin yanında “Ermeni adası” olarak da tanımlanmakta.  

Kınalıada, Bizans’tan günümüze Ermeni toplumu için önemini koruyan bir yerdi. 19. yüzyılda adadaki Ermeni nüfusunun artmasıyla beraber Nersesyan Ermeni Okulu açıldı, Atamyan Tiyatrosu kuruldu, Surp Krikor Lusavoriç Ermeni Kilisesi açıldı. Kurumsal binaların yanısıra, benim için en heyecan verici kısmı; insanların kamusal alanda kültürlerini İstanbul’da olmayan bir özgürlükte devam ettirdiklerini okumaktı. Nitekim, Kınalıada’da Batı Ermeni kültürü ve Ermeni toplumu hâlâ İstanbul’a kıyasla daha görünür  fakat bugün çok daha kısıtlı kültürel olanaklar var. Günümüzde sayfiye mekânı olarak kullanılan Kınalıada’da, bir zamanlar insanların yaz-kış yaşadığını ve çocukların Ermeni okuluna gittiklerini düşünmek oldukça uzak bir ihtimal gibi. 

Bugün faal bir okulumuz olmasa da, Kınalıada, şu dünyada kendimi evimde hissettiğim tek yer. Doğduğum yılın yaz aylarından beri Kınalıada’ya sezonluk geliyoruz. Yaş aldıkça adada kaldığımız ayların süresi biraz uzadı, ama hâlâ adanın yazlıkçılarındanız. “Neden önemli bu ada? Neden ev gibi? Şehirden farkı ne buranın?” Uzun süredir bu sorular ve hislerim üzerine düşünüyorum. 

Kınalıada üzerine birçok farklı dönemde hem çalışma hem düşünme imkânım oldu; Hrant Dink Vakfı’nın çıkardığı KarDes Çokkültürlü Hafıza Turları Rehberi uygulaması için, “Sessizliğin Sesi Kınalıadalı Ermeniler Konuşuyor” kitabı için, tezim için… Sanırım hepsinden öte, burada büyüdüğüm için. Her yaptığım okumada veya görüşmede, geçtiğim sokakları düşündüm, kimler yaşamıştı buralarda. Okudukça kendimi daha da ait hissettim adaya; bugün yaşadığın evin sokağından bir zamanlar Gomidas’ın yürüdüğünü bilmek, Sibil / Zabel Asadur’un bugün yıkılmış evinin önünden geçmek, Gazturman Gayan’ın kuruluşunu okumak, Hagop Baronyan’ın ada hakkındaki yazdıklarını okumak, bir zamanlar burada sahnelenen Ermenice tiyatroları düşünmek, Hrant Dink’in burada yaşadığını bilmek, Hrant Dink Çocuk Parkı’ndan yükselen çocuk seslerini duymak, buraya daha da bağlanmama vesile oldu. Buraya ait hissetmek, açıkçası benim için özgürlük hissinin kapılarını araladı. 

Bugün ada 

Bugünün adası, benim için sokakta, “Bu hangi dil, nerelisin, nereden geldin, ne zaman geldin?” sorularını duymadan ve bu soruları en güvenli şekilde nasıl cevaplayacağımı düşünmeden yaşayabildiğim; evlere, kiliselere, okullara sıkışıp kalan kültürel hayatımızın, biraz olsun sokağa taşıp temsil edilebildiği bir yer. Nuh Tufanı’nı andığımız Vartavar Yortusu’nda, sokaklarda, düşünmeden birbirimize su serpebildiğimiz; Asdvadzadzin Bayramı’nda/Üzüm Bayramı’nda, elimizde üzüm dolu kutularla sokakta yürüyüp bayramlaştığımız; yüksek sesli Ermenice şarkılarla dans edebildiğimiz bir yer. Ermenice konuşmanın, sokakta Ermenice duymanın günlük hayatın doğal bir parçası olduğu bir yer. Ayrıca, Kınalıada benim “sıradan” olduğum bir yer, adımın nereden geldiğinin, nereli olduğumun, kim olduğumun kimsenin ilk sorusu olmadığı bir yer. Yaşasın, hiç olmak! 

Çocukken adada olmanın farklı özgürlükleri vardı. Hatta sadece adada özgürdü çocuklar. Şehirdeyken, sokağa çıkmadan önce, evde aldığım sayısız uyarılardan kaynaklı kimliğimin ‘tehlikeli’ bir tarafının olduğunu bilsem de, bu uyarıların ve ailemin endişelerinin neyden kaynaklandığını anlayabilecek bir deneyimim veya bilgim yoktu. Ancak şehirdeki tüm endişeler ve kaygılar sanki o bir saat süren vapur yolculuğunda azalır ve iskeleye ayak bastığımız anda bu uyarıların hepsi yok olurdu. Ne benim adımın önemi ve farklılığı konu olurdu ne de Mert’in, Ceren’in. 

Ada, benim için olduğu kadar başkaları için de bir konfor alanı; dinin, dilin, mezhebin, inancın ve inançsızlığın pek de öneminin olmadığı bir yer. Kendi deneyimimden ve hislerimden yola çıkarak söyleyebilirim ki; benim için kadın olmanın, örneğin ışıksız bir sokakta yürümenin, şehre kıyasla daha az korkunç olduğu bir yer. Adada yaşayan insanlarla, benzer sosyoekonomik çevrelerden gelmemiz ve küçük burjuva kaygılarımızın ortaklığı, hepimizi ortak bir “adalı” kimliği etrafında bir araya getiriyor. Yaş aldıkça farkına vardım ki, bu ortak “adalı” kimliği sadece adanın yazlıkçılarını kapsıyor. Sınıfsal ayrımlardan kaynaklı adanın yerlileri ile bu ortak paydada pek de buluşulmuyor. Çocukluk yıllarımda, farklı isimlerimizin ve anadillerimizin olmasının hiç önemi olmadan sokaklarda oynadığımız arkadaşlarımızla sınıfsal bir ortaklık sonucunda kendi çevremizi oluşturuyor ve farklı bir “öteki” yaratıyorduk. Bu öteki, zaman zaman adanın yerlilerini, yani yaz-kış adada yaşayanları ve çoğu zaman da günübirlik adaya gelenleri kapsıyordu. Neredeyse her yaz, günübirlik adaya gelen kişilerle ilgili bir söylenti duyarız. Bu söylentiler genellikle adalı bir kişinin maruz kaldığı nefret söylemini içeren bir anlatı olur. Benim de benzer bir tecrübem oldu ama yine de bu nefretin ardındaki sınıfsal çatışmayı, Ermeni / Gayrimüslim düşmanlığını, medyayı, ayrımcı devlet politikalarını düşünmeden edemiyorum ve anlamaya çalışıyorum. Hoş, herkesi anlamak zorunda mıyız onu da bilmiyorum. 

Üniversite yıllarımda, sınıf arkadaşlarım okulların yaz tatiline girmesiyle beraber köylerini ziyarete giderdi. Bu ziyaretlere çok özenirdim, çünkü adını bildiğim ama gidemediğim bir köyüm vardı. Artık ailemin; suyunu, toprağını, insanını bilmediği bir köyüm. Kökleri Anadolu’ya dayanan biri olarak hiç gidemediğim köyümün yerine koyuyorum burayı. Burası da benim köyüm: Kınalıada.