Afedersin Antisemit Göze Çarpanlar

Rum, Yahudi Ve Ermenileri hedef gösteren yayına tepki: Her tansiyon yükseldiğinde ilk feda edilen azınlık toplumları oluyor

Kaynak: Independent Türkçe, Melike Çapan

Albayrak Medya Grubu’na ait Gerçek Hayat dergisi, hazırladığı Fethullah Gülen özel sayısında Rum, Ermeni ve Yahudi toplumlarının temsilcilerini hedef gösterdi.

Geçen cumartesi günü sosyal medya hesabından özel sayısının bayilerde olacağını duyuran dergi, yine sosyal medya hesabından “FETÖ’nün kurucu üyeleri” başlığı altında bir şema paylaştı.

Şemada, İstanbul Rum Patriği I. Bartholomeos, eski Ermeni Patriği I. Şnorhk, Hahambaşı İshak Haleva ve Yahudi toplumundan bazı iş adamları yer aldı.

Dergi hazırladığı şemada bu isimlere “FETÖ’nün kurucu üyesi” olarak yer verirken Fethullah Gülen’in Türkiye’deki Yahudi ve Hristiyan toplumlar tarafından desteklendiğini ve ”FETÖ’nün bu şekilde geliştiğini” iddia etti.

Bu iddiaların üzerine Türkiye Yahudi Toplumu, İstanbul Rum Patrikhanesi ve Türkiye Ermenileri Patrikliği’nden art arda açıklamalar geldi.

Açıklamalarda öne çıkan ortak satırlar, muhtemel ırkçı saldırılara karşı duyulan endişe ve hükûmetin gerekli önlemleri alması olarak görüldü.


“Medya ve siyasette servise hazır emtia muamelesi görüyoruz”

Konu ile ilgili görüşlerini aldığımız Yeniköy Rum Vakfı Başkanı Laki Vingas, Gerçek Hayat dergisine ait duyuruyu ilk olarak sosyal medyada gördüğünü söyledi.

Vingas, ağır bir ithama maruz kaldıklarını belirterek, ülken gündeminin daha farklı konular meşgul olması gerektiğini dile getirdi. 

Vingas, “Ülkenin sosyolojisini de bildiğimiz için son derece tehlikeli ve etkili bir yaklaşım karşımıza çıkan. Zaten ülkemizin algısında yıllardır değişmeyen bir anlayış var. Yani devamlı medyada veya siyasette servise hazır emtialar gibi duruyoruz. Arada sırada ortaya çıkarılıyoruz. Bazen bu şekilde bazen de pozitif anlamda” dedi. 

Pozitif haberlerde de bir şükran ve minnet beklentisi içinde yer verildiğine dikkat çeken Vingas, büyük adım gibi gösterilen olayların arkasında yıllarca süren bir mücadele olduğunu vurguladı. 

Vingas, geniş toplumun azınlık toplumları hakkında yeterli bilgisinin bulunmamasının oluşan algıda etkili olduğuna dikkat çekti:

Tanık olduğum bir durum var. Bir polis arkadaşımla bir gün sohbet ederken sordum, ‘Kaç Rum var Türkiye sınırları içerisinde’ diye sordum. ‘500 bin varsınız’ dedi. Bu bizi bilen, en azından yakından tanıdığı düşündüğümüz bir arkadaşımızın algısı. Bir taraftan bir gayrimüslim arkadaşımızın çalışanı imam efendiye ‘Ben bir gayrimüslimin yanında çalışıyorum. Bu caiz midir?’ diye soruyor. 

Bir tanesi seni 300-500 bin zannediyor, bir tanesi gayrimüslim yanında çalışmak caiz mi diye endişe ediyor. Ne yazık ki toplumumuzun algısı bu. Medya ve siyasetin de bu konuda bunları bilmesi gerekiyor. Bizim gibi demografik yapımızın son derece kötü olduğu büyük değişimler de bile geleceğimizi nasıl garanti altına alabiliriz, ana dilimizi koruyabilecek miyiz endişe içerisinde yarınlarımızı kurtarmak mücadelesi verirken devamlı servis edilen emtialar gibi görünmek bizi düşündürüyor. Bazen kendimizi çaresiz hissediyoruz.

Yeniköy Rum Vakfı Başkanı Laki Vingas / Fotoğraf: Nikos Manginas

“Vatandaşlığı sürekli sorgulanan nitelikte toplumlar olduğumuz zaman bunu üstesinden gelemeyiz” diyen Vingas, bununla mücadelenin zor olduğunu ifade etti: 

Siz kendi okullarınızı, örgütlenme şekillerinizi, hastanelerinizi, derneklerinizi, ana lisanınızı tüm bunları yaşatmanın kaygılarını yaşarken bir yandan da bunlarla mücadele etmek, devamlı kendi vatandaşlığınızın tescil edilmesi için mücadele vermek pek de mümkün olmuyor artık.


“Hâlâ bir asır önce hakim olan realiteyle karşı karşıya olmak korkutuyor”

Medyada ve siyasette yer alan Ermeni, Rum ve Yahudi toplumlarına ilişkin söylemlerin üzüntüden çok endişe yarattığının altını çizen Vingas, “Bizler ve babalarımız eşit vatandaşlık konusunda mücadeleler verdik. Ancak hâlâ bir asır önceki anlayışın hakim olduğu bir realiteyle karşı karşıya olmamız korkutuyor. Kendi adıma fiziki olarak bir korkum söz konusu değil ama ortak çaba içinde olduğumuz gelişmeleri geciktireceğinden korkuyorum. Günümüzün demografik yapısı daha fazla gecikmek demek bu toplumların sıfırlanması demek” diye anlattı. 

Nefret söylemiyle ilgili herhangi bir suç duyurusunda bulunmayacağını söyleyen Vingas, bunun kontrolünün bizzat devlet tarafından sağlanması gerektiğini söyledi:

Suç duyurusuyla engellemek yerine empatiyle bunu aşabileceğimiz ve devletimizin ancak bizleri koruyacağını düşünüyorum. Buradan bir suç varsa devlet mekanizmasının bunun kontrollünü sağlaması gerekiyor. Devletin savcıları burada bir suç buluyorsa gerekeni yapmaları lazım.

Vingas, dosyada yer verilen FETÖ’nün gelişmesinde Hristiyan ve Yahudi toplumlarının desteği iddiasına ilişkin olaraksa, “Gülen hareketin varoluş sebebi bizim toplumlarımız değil. Sanıyorum böyle bir mesuliyeti suçlayıcı bir unsur olarak kullanmaları büyük bir haksızlıktır. Gülen hareketinin on yıllarca var olması ve devlet işinin içinde yer almasının müsebbibi olarak bizim toplumları göstermeleri çok abartılı ve insanın aklını aşan bir hayal” dedi. 


“Dergi kılığındaki tetikçi borozan”

Yayıncı Rober Koptaş ise, gayrimüslimlere yönelik düşmanlığın her zaman alıcısı olduğu görüşünde.

Koptaş, “Hakikat-sonrası denen zamanlardayız. Yalanın gerçek gibi sunulması ikiyüzlülüğü politik ve stratejik bir taktik olarak siyasi mücadelenin bir enstrümanı haline getirildi, maalesef bizde ve her yerde. Aşağılık, sefil, rezil bir tutum; bunları yapanlar da aşağılık, sefil ve reziller. Şu anda bu soruları soruyor olmanız, benim bunları cevaplıyor olmam bile bu bataklıktan beslenenlerin ekmeğine yağ sürüyor” diye konuştu.

Devlet ve din uğruna birçok kişinin çok defa şiddete meyil ettiğini hatırlatan Koptaş, şöyle devam etti:

Bu dergi kılığındaki tetikçi borazanında kâğıt ve mürekkep israfıyla yaratılan kurgu, sadece Ermeni, Rum, Yahudi toplumlarını değil, bugün makam mevki sahibi olanların devirlerini sürdürmek için kendilerine düşman olarak yarattıkları türlü kişi, grup ve kesime kara çalıyor. Tabii, gayrimüslim topluluklara yönelik düşmanlığın alıcısı her zaman çok olduğu için, onlar sözü edilen şer odağıyla iş birliği içinde gösterilerek, sözde kurguya ve bir topyekûn yok etme mücadelesine taraftar kazanılması amaçlanıyor. Bu sayede de beka daim kılınacak, parsa sahipleri biraz daha semirecek.

Bizim büyük meselelerimizden biri zaten, Türk, İslam ve Sünni olmayanların dahil edildiği bu türden planlara inanacak ve bununla galeyana gelecek kuşaklar yetiştirilmiş olması. Böyle bir kalabalık her zaman var olduğu ve bu saçmalıklara inanıp devlet ve din uğruna insan boğazlayacak çok insan olduğu için bu grupların hedef haline getirilmesi daima vahim sonuçlar doğurmaya daima gebe.

Rober Koptaş / Fotoğraf: Mihran Manukyan

Dergide, 1965 yılında Kırklareli vaizi olan Fethullah Gülen’in, dönemin Ermeni patriği Şnorhk Kalustyan 1915 nedeniyle bir taziye mektubu gönderdiği iddia ediliyor. 

İddia edilen mektupta 1915 olayları “büyük soykırım” olarak ifade edilirken, dergide Patrik Şnorhk ait olduğu iddia edilen bir cevabi mektuba da yer veriliyor.

Patrik Şnorhk Kalustyan ile Gülen arasında geçtiği iddia edilen 1965 tarihli mektup 2015’ten beri birçok kez gündeme getirildi.

Dosyada da bu mektuba çokça atıf yapılırken, taraflardan bu zamana kadar bu mektubu reddeden ya da kabul eden bir açıklama gelmedi. 

Ermeni toplumunda önemli bir yer edinen ve ‘halkın babası’ olarak bilenen Patrik Şnorhk’a ait olduğu iddia edilen mektup için Koptaş’ın yorumu “Photoshop’tan ibaret” oldu:

Yayımlanan mektup müsveddelerine bakan, biraz olsun açık gözle bakan bir kişi, bu mektupların uydurulmuş olduğunu, kötünün kötüsü bir Photoshop hilesi olduğunu anlar. Biraz olsun gerçeklik duygusu vermek için bile uğraşmamışlar. Sözde mektupların üzerindeki sözde izler, sarılı turunculu lekeler, bu işlerden Paint kullanacak düzeyde anlayan birinin üreteceği kadar sıradan.

Onu geçelim, bu insanlar akıl bakımından da Paint’in ötesine geçememişler. 1950’lerde kurulduğunu söyledikleri FETÖ’nun kurucuları arasında saydıkları Patrik Kalustyan, demek ki 1965’teki bu mektup bozuntusu aracılığıyla tanışmış Gülen’le. Örgütün kurucusu, ama örgütün başındaki zatı on sene sonra kendisine gönderdiği bir mektup sayesinde tanıyor! Diyecek çok şey var ama tam da bu yüzden diyecek bir şey yok.


“Dink cinayetinde sadece FETÖ yoktu”

Gerçek Hayat dergisinin bahsedilen yayınında Hrant Dink‘in katledilmesine de yer verilirken cinayetin salt sorumlusu olarak FETÖ gösteriliyor ve bu bağlamda, Ermeni toplumunun da FETÖ ile iş birliği içerisinde olduğunu iddia ediliyor. 

Koptaş ise Dink cinayetinde istihbarattan askere, ve polise, medyadan üniversiteye kadar birçok unsurun cinayette sorumlu olduğuna dikkati çekti: 

Hrant Dink cinayetinin çok geniş bir devlet koalisyonu tarafından işlendiğini biliyorum, biliyoruz. Ancak dün Fethullahçılar, bugün onlardan öğrendikleri sefil taktikleri uygulayanlar Hrant Dink’in hatırasını da, kendisini de kullanmaktan çekinmiyorlar. İstihbarat, asker, polis, bürokrasi, üniversite, medya ve paramiliter güçlerin hepsinin Hrant Dink’in ölümünde rolü, payı ve sorumluluğu var.

Ermeniler içinden kim Fethullahçılarla nasıl bir iş birliğine gitmiş! Söyledikleri şey, Agos’un Hrant Dink’ten sonraki genel yayın yönetmeni Etyen Mahçupyan’ın Zaman Gazetesi’nde yazması. Allah aşkına, eğer bu kriter o çevreyle zamanında kol kola yürüyen herkese uygulanacaksa ortada AKP mi kalır?

17-25 Aralık’tan sonra bile Zaman’ın İngilizce versiyonunda yazmaya devam eden milletvekilleri var bugün o partinin. Fethullahçılar gerçekten korkunç şeyler yaptılar bu memlekete, ama onlarla mücadele edermiş gibi görünüp kendi çıkarlarına ters gördükleri herkesi hedef haline getiren, devirlerini daim kılmak için her yolu mubah gören iktidar ve onun beslemeleri de onlardan az zarar vermiyorlar.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın 4 Mayıs’ta Cumhurbaşkanlığı kabine toplantısı sonrası yaptığı açıklamada kullandığı ‘kılıç artığı’ ifadesinin nefret söylemlerin rolü olup olmayacağı sorusuna Koptaş, “Kılıç artığıyla kalmadı, daha biz bunları konuşurken bir de ‘Ermeni ve Rum lobileri’ çıkışı geldi en yüksek makamdan. ‘Kılıç artığı’, bu ülkede soykırımcı iradenin suça ve kendi suçluluğuna dair en içten gelen itirafıdır. ‘Kılıç artığı’, dün yaptık, bugün de istersek ve uygun ortamı bulursak yaparız demektir. Dolayısıyla yalnız nefret söylemlerinin oluşmasında bir rolü yok, bizzat onu inşa ediyor, ona yol veriyor, ondan doğuyor ve ona dönüyor” şeklinde yanıt verdi.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın 11 Mayıs Cumhurbaşkanlığı Kabinesi toplantısı sonrası açıklamasındaki “Rum ve Ermeni lobileri” ifadesini değerlendiren Koptaş, şunları söyledi:

‘Ermeni ve Rum lobileri’ lafı, bu ifadenin ve iradenin biraz diplomasi ve siyaset kılıfına büründürülmüş hali. Bütün krizleri, bütün bozuk işleri örtmek için kullanılan bir nağme. Arkasında insanların hemen toplandığı. Tıpkı bu ‘dergi’nin yaptığı gibi. Hepsi aynın aklın ürünü.


“Geçmiş geçmişte kalmadı, bugün de aynı şiddet kol geziyor”

Art arda gelen nefret söylem ve eylemleri Ermeni, Rum ve Yahudi toplumlarında tedirginlik yaratırken Koptaş bunun yeni bir şey olmadığını ve üstesinden gelinmesinin de zor olduğunu anlattı: 

Memlekette baskı, şiddet, hukuksuzluk oldukça bu tedirginlik ortadan kalkmaz, aksine daha da derinleşir. Tarihsel kökleri olan bir korku bu; ortadan kalkması, üstesinden gelinmesi kolay değil. Ancak ülkede demokrasi, insan hakları, adalet hâkim olursa yavaş yavaş hafifleyebilir. 2013’ten, Gezi’de yaşananlardan, çözüm sürecinden vazgeçilmesinden sonra bu ülkede iktidarın ve onun yandaşlarının girdiği yola, kimlerle iş tuttuğuna, kaç masum insanın ne tür muamelelerle karşı karşıya kaldığına bakarsak bu süreçte o korkunun daha da büyüdüğünü anlarız. Geçmişe dayandığını söylediğimiz korkunun bugün devam etmesine neden olan, geçmişin geçmişte kalmadığını, bugün de aynı şiddetin kol gezdiğini hatırlatan zamanlardan geçiyoruz.

Koptaş, “Kısacası, demokrasi ve insan hakları yoksa korku hep olacak. Bu süreçte yaşananların etkisinin en azından o korkuyu en azından bir kuşak, bir yirmi, yirmi beş yıl daha kökleştirdiğini düşünüyorum, etkilerini ortadan kaldırmak kolay olmayacak. Kimse çocuğunun böyle bir ortamda büyümesini, hayatını bu şartlar altında kurmasını istemez. Bu yüzden doğduğu topraklardan gitmek zorunda kalan ve gitmek isteyen çok arkadaşımız var” diye konuştu.

Koptaş, şöyle devam etti: 

Gayrimüslim toplumların, halk tabanı değil ama yöneticileri bazında, ülkede Kürdün, Alevi’nin, kadının, çocuğun, işçinin, muhalifin hakları gasp edilirken, şehirler ve doğa talan edilirken kendilerine sadaka babında lütfedilen bazı hakların, diyelim ki bazı mülklerin iadesinin –ki zaten yapılması gerekendir– onları kurtarmaya yetmeyeceğini, sorunun memlekette demokrasinin düzeyiyle ilgili olduğunu anlaması gerekiyor. Orada bir ferahlama olmadıkça, şimdi olduğu gibi, tansiyon her yükseldiğinde ilk feda edilecekler gene daimi düşman, iç düşman, içimizdeki öteki olan azınlık toplumları olacak. Dün 1915’te öldürülenler için taziye dileyenlerin bugün hiç sektirmeden “kılıç artıkları” gibi bir ifade kullanabilmesi ne kadar çok şey söylüyor anlayana.


“Nefret dilinin bu coğrafyada hep alıcısı oldu”

Türkiye Ermenileri Patriği II. Sahak ise konuya ilişkin olarak yönelttiğimiz sorulara yanıt verdi. 

Patrik II. Sahak, azınlık toplumlarının FETÖ ile ilişkilendirilmesinin bir yalandan ibaret olduğunu vurgulayarak, “Yalanınıza büyük isimleri ilave ederseniz, tezinize daha çok alıcı bulabilirsiniz. Burada gayrimüslim dini liderleri -çoğu çoktan vefat etmiş- iddianıza dahil ettiğinizde politik rakibinizi “şeytanlaştırma” girişiminin başarıyla taçlanmasını garanti etmiş olursunuz” dedi. 

Fotoğraf: Indepedent Türkçe

Gayrimüslimlere karşı nefret söylemlerinin bu coğrafyada her zaman alıcısı olduğuna dikkat çeken Patrik Sahak, şöyle konuştu: 

Türkiye’nin politik bilinçaltı, sağcısıyla solcusuyla yüzde doksan, azınlıkların her daim ‘hainlik’ yapmaya hazır olduğuna inandırılmıştır. Genel nüfusa oranı binde bire inmiş gayrimüslimlerin bu devasa önyargıya karşı yapabileceği -ara sıra can havliyle yaptıkları cılız itirazların dışında- pek bir şey yok maalesef.

Bu nefret dilini politikacılar, gazeteciler ve kendine ikbal arayan herkes hoyratça kullanıyor. Çünkü tecrübeyle sabittir ki bunun hiçbir menfi müeyyidesi yok. İstediğinizi söyleyebilirsiniz onlar hakkında. Hiçbir kanıta da ihtiyacınız yok. Tarla zaten hazır. Öyle ki ‘gavur’a yöneltilecek her türlü iftiranın bol ürünle size döneceğini biliyorsunuz.

Ben şahsen bunun bilinçli olarak Türkiye’de yaşayan gayrimüslimleri hedef aldığını düşünmüyorum. Ama Ermeni, Rum, Yahudi, Süryani, Hristiyan sözcükleri yurt dışı bağlantılarıyla kötülendiğinde burada yaşayan bizleri, özellikle genç nesillerimizi ürkütüyor ve göçe teşvik ediyor. En büyük tehdit bu ülkede, olayları doğru değerlendirmeleri engellenmiş bir kesimin yaşıyor olması.

“Arşivlerimizde öyle bir mektup yok” 

Patrik Sahak, önceki patrik Şnorhk’a ait olduğu iddia edilen mektubun birçok kez servis edildiğini ancak arşivlerinde böyle bir mektubun olmadığını söyledi: 

55 yıllık olduğu iddia edilen bir mektup son beş yılda gündeme getirilmiş. Fakat bizim patrikhane arşivlerimizde böyle bir mektuba rastlamadık. Var olduğu iddia edilen belgenin gerçekliğini ispatlamak, gündeme getirenlerin görevidir. Türk siyasi tarihinde neredeyse şaşmaz bir ‘politik linç’ geleneği vardır. Siyasi rakiplerinizi alt etmek istiyorsanız onları etnik kökenleriyle, atalarının geçmişiyle aşağılarsınız.

Siyasal rakibiniz için, Ermeni, Rum, Yahudi, Sebataist derseniz onu halkın gözünden düşürebilirsiniz. Çünkü bu onu doğrudan vatan hainlerinin sınıfına sokar ve bu ülkeye karşı çalışan “Beşinci Kolun” gizli bir üyesi haline getirir. Bu bir ‘mit’dir, söylencedir ama maalesef güçlü bir mitdir. Bazen de bundan beslenmeye kalkanların başına bela olur. Çünkü kadim Anadolu gen havuzundan ne sürprizlerin çıkabileceğini kimse tahmin edemez.


Yahudi toplumundan kınama 

Türk Yahudi Toplumu ise sosyal medyadan konuya ilişkin olarak bir kınama yaptı.

Yahudi toplumundan yapılan açıklamada, “Hahambaşı’mızı gerçek dışı ithamlarla kullanan yayınların yarattığı ayrımcılığı ve provokasyonu kınıyoruz. Bu nefret yayınlarının, ayrılmaz bir parçası olduğumuz Türkiye’mize de verdiği zararların eğitim ve hukuk yolu ile gecikmeden çözümünü bekliyoruz” ifadeleri yer aldı. 

*Avlaremoz’un resmi bir görüşü yoktur. Yayımlanan yazılar, yazı sahibinin kendi görüşleridir. Çok sesli bir platform olma amacı taşıyan Avlaremoz’da, nefret söylemi içermedikçe, farklı düşünceler kendisine yer bulmaktadır.