Söyle Margos Nerelisen?: Diyarbakır Yahudilerinin Dünyasına Bir Pencere

1992’de yayınlanan Gavur Mahallesi adlı öykü kitabında Mıgırdiç Margosyan okuru Diyarbakır/Digranagerd/Amed şehrinin bir köşesine buyur ediyor. Ermenilerin yaşadığı, Gavur Mahallesi olarak bilinen Hançepek’te okuru renkli bir karakterler silsilesi ile tanıştırıyor. İsimlerden, mesleklerden, yemeklerden, dillerinden karışımdan doğan bir mahalle kültürünü Türkçe taşra edebiyatına kazandırıyor.

1995’te yayınladığı Söyle Margos Nerelisen? Adlı kitabında ise Cumhuriyet dönemi Diyarbakır’ındaki hayatın keskin gözlemcilerden olan Margosyan kendi mahallesinin sınırlarını aşıyor. Yine evini, onu doğurtan ebeyi, ailesini, komşularını okurla tanıştırıyor ama Söyle Margos Nerelisen?‘deki Diyarbakır aralarına kapak sokulmuş sefer taslarından oluşmuş bir şehir değil. Aksine gruplar arası çizgilerin ticaretten aşka her konuda silinip tekrar inşa edildiğini, yıkılmak istenen duvarların arasında kalan hayatları, çocukça çekişmeleri de konu alıyor. Bu edebi projesinde Margosyan belki de başka kimsenin yapmadığı bir şey daha yapıyor: Türkçe edebiyat okuruna Diyarbakır Yahudilerini anlatıyor. Bunu yaparken Margosyan ‘bakın bunlar da vardı, ne kadar ilginç’ demiyor. Anlatımında Yahudi komşularının normalliğini, orada varlıklarının ve öykülerinde yer almalarının sıradanlığını, tabiiliğini gösteriyor.

Margosyan Hançepek’te

Zazaca, Kürtçe, Ermenice ve Türkçe’nin yoğurulduğu çocukluk sokaklarını anlatan Margosyan’ın üslubu ‘Bozan’lara Gittik’ öyküsünde belirginleşiyor. Ailecek çıkılan bir akşam gezmesini anlatırken Margosyan şehrin sosyalleşme tarzından ve sınıfsal yapısından ipuçları veriyor ancak ustalığı bir evden diğerine olan yürüyüş boyunca bir komşunun isminden içine düşülen hikayecikler kuyusunda ayan oluyor. Bu uzun dolambaçlı yollara sitem etmesi muhtemel okuru duyan Margosyan hemen geri cevap veriyor: yürüyüş sırasında ‘Senem nenemin biraz dinlenmeleri için mola vermişken, Palancı Kaspar’lardan bir iki satır söz etmeyelim mi?’ (114) Bu girizgahla Kaspar’ın tüm ailesine, ona bakan eczacıya, onun karısına, herkesin gittiği mahalle kahvesine ve gibi gibi mezvulara kapı açıyor. Gece gezmesi sırasındaki bu fazladan gezintiyle Hançepek’le okulu iyice aşina ediyor.

Yahudilerin Diyarbakır’daki yeri ‘Kaltak’ öyküsünde iyice belirgin hale geliyor. İnsanın yaradılışından, Tanrı’ya yakarışından, çok genel bir bakışla başlayan öyküde Yahudiler ‘özi özlerine’ (67) yani dini sadece kendine olanlar olarak bahsedilirken Diyarbakır’da az bulunan dinlerde değil, Diyarbakır’ın dinlerinden biri olarak anlatılıyor. Herkesin birbirine taktığı lakapları, attığı lafları anlatırken Margosyan yine Yahudileri es geçmiyor, onların da şehrin yapısındaki yerini doğallıkla anlatıyor. Fılle, haço, gavur laflarının arasında Margosyan hala Türkiye toplumunda tam anlaşılamayan Yahudi-Musevi kullanımını da özetliyor: ‘Türkçe’de korkak Yahudi deniyordu ama korkak Musevi denmiyordu.’ (69) Bu kibar ismin üzerine bir de Kürtçe Cehü ekleniyor (korkak anlamında bazı bölgelerde hala kullanılan bir kelime) ve ‘Biz Hıristiyanlar ise Yahudilere ‘Moşe’ diyorduk.’ (69) Ermenilerin Gavur Mahallesi’nden hemen sonra Margosyan Yahudi mahallesini anlatmaya başlıyor ve Diyarbakır’ın etnik-dini coğrafyasını unutanlara detaylı olarak hatırlatıyor. Öyküsünde bunun amacı gruplar arası etkileşimin olağanlığını ortaya dökmek, öte yandan da bu etkileşim fazla ileriye gittiğinde, aşka uzandığında, çıkan yaygarayla karşı karşıya koymak. Kaltak başlığından da anlaşıldığı gibi bu fazla ileriye giden etkileşimlerde suçlu bulunan da kadınlar oluyor. Mahalle ile ilgili Margosyan’ı uzunca alıntılamakta fayda var:

‘Yahudiler bizim kapı komşumuzdu ve Yahudi Mahallesi’ni parsellemişlerdi. Moşelerin, Yahudilerin mahallesi şehrin doğusunda, Yeni Kapı surlarının dibindeydi. Başka bir deyişle Gavur Mahallesi, Gavur Meydanı ve Yeni Kapı surları arasında yaşıyorlardı. Mahallelerinde sırf kendileri oturuyorlardı. Aralarında Türk, Kürt, Ermeni falan yoktu. Hepsi ticaretle uğraşıyorlardı. Zaten bizim oralarda Moşe demek bir bakıma ticaret yapan adam demekti. Zengini de, fakiri de alış veriş işleriyle uğraşırlardı. En fakir Yahudi bile, bir dükkan açacak sermayesi olmayan dahi, ne yapar eder, kendince ticarete yönelirdi. Hiçbir şey yapamayan da sırtına bezden bir torba asar, bağıra bağıra sokakları dolaşır, eskicilik yaparak geçinmeye çalışırdı. (…) Moşeler akşamları genellikle Melik Ahmet Caddesi’ndeki attariye, züccaciye, nalburiye, (…) gibi şeyler sattıkları dükkanlarının tahta ‘daraba’larını (…) yani kepenklerini kapatıp üzerine de sayısız asma kilitlerini vurduktan sonra, günlük kazançlarının heyecanıyla evlerinin yolunu tutarlardı.’ (70-71)

Yahudi Mahallesi’nin sınır olan surlardaki Yeni Kapı

            Bu bölümden Yahudi toplumunun kapalılığını, şehirdeki yerini, ne tür işlerle uğraştıklarını görüyoruz. Margosyan ‘en fakiri bile’ diyerek altını çizdiği bölümde Diyarbakır Yahudilerini ‘zengin tüccar’ diye karikatürize etmeden, oldukları gibi, kendi hayatında gördüğü gibi anlatıyor. Moşe’nin ticaret yapan adam anlamına gelmesi ise kapalı olan Yahudi toplumunun dışa bakan yüzünün erkekler olduğu, Yahudi kadınların diğer gruplarla olan ilişkilerinin iş hayatındaki erkeklere nazaran daha sınırlı olduğunu düşündürüyor. Tüm Yahudileri adlandırmak için bir erkek ismi kullanılması da bu fikri doğrular nitelikte.

Diyarbakır’ın Gavur Mahallesi

Bu pasajın hemen ardından Margosyan antisemitizme de değiniyor. Yerini tarif ettiği dükkanlardan kendi mahallelerine dönen Yahudilerin Gavur Mahallesi’nden geçerek döndüklerini belirten anlatıcı

‘Ama mevsim yaz ise, sokaklar karpuz ve kavun kabuklarından geçilmiyorsa, Diyarbakır’da Yahudi olmak her babayiğidin harcı olmadığına göre, çoluk çocuğun fırlattığı karpuz kabuklarına hedef olmamak için bazen yollarını uzatırlar, kahve önlerinde onların dönüşünü sabırsızlıkla bekleyen ‘pic’leri atlarak arka sokaklardan evlerine giderlerdi.’ (71-72)

diyerek Yahudilerin günlük yaşamındaki sıkıntıları da ortaya koyuyor. Ermenilerin mahallesindeki antisemitizmini Margosyan saklamadan, küçültmeden anlatıyor. Çok kültürlü Anadolu manzarası çizen birçok eserin aksine Söyle Margos Nerelisen? çekememezliklere, nefrete, sürtüşmelere de yer veriyor. Özellikle başlık öyküsünde soykırımın izlerini açıkça anlatan Margosyan belki de kendi gözleriyle gerçeği gördüğü için çok kültürü barışçıl Anadolu mitini eserinde bir daha sahnelemiyor. Daha gerçek, daha karmaşık, daha ikircikli bir resim sunuyor.

Kitabın sonlarına doğru yer alan ‘Bozan’lara Gittik’ öyküsünde Margosyan tekrar antisemitizm konusuna değiniyor ve bu sefer anlatıcı Yahudilere olan nefretin anlamını/anlamsızlığını, durmadan dayak yiyen bu sayıca hep az grubun halini ve sonunda çekip gidişlerini bir çocuğun gözünden sorguluyor. Önce yine kavun karpuzlu çocuk kavgalarından başlıyor anlatıcı, sonra içinde taş olan kar toplarına eriyor kavgalar (120-121). Burada da anlatıcı yine kendi grubunun, Ermenilerin nefretteki rolünü gizlemiyor:

‘Biz Gavur Mahallesi’nde sayıları az da olsa bizlerle yaşayan Müslüman arkadaşlarımızla birleşip, kuvvetlerimizi daha da güçlendirerek neden hep Moşelere, Cehülere savaş ilan ederdik? Neden onları kendi sokaklarında, kendi mahallelerinde taşa tutarak evlerine girinceye kadar kovalardık? (…) Biz hep kazanmalı ve onlara ders vermeliydik! Çünkü onlar kötü insanlardı! Çünkü iğneli fıçıları vardı! Çünkü onlar çocukları yakalayıp evlerindeki iğneli fıçılara atıp sallıyorlardı! Böylece öldürdükleri bu çocukların kanlarını lıkır lıkır içiyorlardı! Onun için çocuklar analarının sözlerini dinlemeli, taa uzaklardaki Yahudi Mahallesi’ne gitmemeliydiler.’ (121-122)

Bu pasajda anlatıcı kendini ikna ediyor, şiddeti kendi aklında gerekçelendiriyor. Müslüman ve Hıristiyanların bir olup daha az olanı, daha az sevileni ezişini anlatıyor. Hala sona ermeyen iğneli fıçı yalanıyla kan iftirasını, Yahudilerin çocuk katili olduğu yalanını anlatırken bu yalanın küçük Diyarbakırlı çocuklara analarından geldiğini, nesiller arası bir nefret eğitimi olduğunu gösteriyor. Bu hikayeyle Osmanlı tarihinin Rodos’tan Şam’a tüm kan iftirası olaylarının (genellikle Rum) Hıristiyanlar tarafından başlatılıp Müslümanların galeyana getirilmesiyle büyüdüğü acı gerçeğini de Cumhuriyet bir bağlamına yerleştiriyor, 1923’te bu fikirlerin ansızın yok olmadığını, Yahudilerin birden eşit Türk oluvermediğini gösteriyor. Hemen ardından anlatıcı bu kez de nefretten bıkanların göçüne değiniyor:

‘Sonra Moşeler, sınıf arkadaşlarımız, günün birinde iğneli fıçılarını dahi toparlayamadan apar topar kalkıp göç eylediler. Moşelerin mahallesi tümüyle boşaldı. Ama onların iğneli fıçıları bu kez de biz gavurlar, biz Fıllelere miras kalmıştı. Bu kez Cehü olan bizlerdik. Hem Cehü, hem gavur!’ (122)

Buradaki gizemli ani göç 1945’le 1955 arasında Diyarbakır’daki Yahudi nüfusun neredeyse 500’den 50 kişinin altına, bir kaynağa göre olası bir cinayet sonrasında (Şanlı, Jews of Turkey, 2019), düşüşünün hatırası olabilir. Hemen öncesinde nefreti kendine açıklayan anlatıcı burada kendini sorguluyor, Yahudilere olan nefretin aslında Yahudilerin bir zaafından dolayı olmadığını, onlar gidince namlunun ucunun bir sonraki öteki olan kendine döndüğünü fark ediyor.

Taşra hayatının birçok yönüne değinen kitabında Margosyan sadece azınlıklara veya sadece Diyarbakırlılara konuşmuyor. Memleket hasretinden aile sevgisine, Türkiye’nin ‘bir yerli olma’ takıntısına kadar birçok evrensel ve ülke çapında temayı işlerken okura belki de bilmediği, uzaktaki, artık var olmayan bir hayatı anlatıyor.

Kaynakça

Margosyan, Mıgırdiç. Söyle Margos Nerelisen? İstanbul: Aras Yayınları, 2018.

Şanlı, Süleyman. Jews of Turkey: Migration, Culture and Memory. London: Routledge, 2019.

*Avlaremoz’un resmi bir görüşü yoktur. Yayımlanan yazılar, yazı sahibinin kendi görüşleridir. Çok sesli bir platform olma amacı taşıyan Avlaremoz’da, nefret söylemi içermedikçe, farklı düşünceler kendisine yer bulmaktadır.

Bunları da beğenebilirsiniz...