Independent Türkçe’de Türkiye Yahudilerinin Tarihi ile İlgili Talihsiz Bir Yazı


Aslan’ın makalesinde kullanılan görsellerden biri: Türkiye Cumhuriyeti yönetimi ile yakın ilişkileri ile ön plana çıkan; Türkiye Yahudilerinden Hahambaşı Nahum Efendinin yer aldığı Lozan Türk Heyetinden bir kare

27 Temmuz 2019 Cumartesi günü Independent Türkçe’de yayımlanan ve Doç. Dr. Zehra Aslan tarafından kaleme alınmış Örnek azınlık mı? Şüphe duyulan bir topluluk mu? Cumhuriyet’in ilk 40 yılında Türkiye Yahudileri (1) başlıklı yazısı içerisinde yer alan ifadeler, yazının üslubu ve kimi kısımlarının kaynak gösterilmeden anlatılması sebebiyle ilgimizi çekti. Editörlerimizden Nesi Altaras ve Betsy Penso bahsedilen yazıya ilişkin görüşlerini ve yorumlarını okuyucularımızla paylaştılar. Başlıktan anladığımız kadarıyla yazı dizisinin devamı gelecek, umarız yazar yorumlarımızı göz önünde bulundurarak yazının devamını halihazırdaki gibi devlet politikası koruyucu tavrından vazgeçerek, Türkiye’deki antisemitizmi ve azınlıkların temel problemlerini azımsamadan ve yoruma dayanan açıklamalardan kaçınarak kaleme alabilir.

Belirtmek isteriz ki, editörlerimiz bu yazıda Aslan’ın şahsından ziyade Türkiye’deki Yahudi kurumlarının birçoğu tarafından da desteklenen tarih yazımını sorunsallaştırmak istemektedirler.

Lozan Barış Antlaşması’nda Osmanlı Devleti’nde var olan Müslim-gayrimüslim ayrımı ile belirlenen azınlık statüsü korunmuştu. Fakat özellikle laiklik ilkesi doğrultusunda azınlık cemaatleri, yönetim şekillerinde düzenlemeye gitmek zorunda kaldılar. Bu çerçevede Hahambaşının cemaat işleriyle ilgili yetkileri valilere devredildi. Hahambaşılığın merkezi teşkilatını parçalayan bu düzenlemeden sonra Yahudi cemaati, 80 üyeden oluşan bir Meclis-i Umumi seçerek bu kurumla temsil edildi. Hahambaşı, varlığını sürdürmekle birlikte yetkileri gittikçe kısıtlandı. 
Hilafetin ilgasından sonra Patrikhanelerle birlikte Hahambaşılığın da lağvedilmesi gündeme geldi. Sonunda 15 Eylül 1925 tarihinde Yahudi cemaati, Lozan Antlaşması’nın 42. maddesiyle kendilerine verilen haklardan feragat etmeye karar verdi. Bu, Hahambaşılığın kendisini sadece ruhani konularla kısıtlaması anlamını taşımaktaydı. Böylece 1931 yılında vefat eden Hahambaşı Kaymakamı Haim Becerano’nun yerine yeni bir Hahambaşı seçilemedi. Yahudi toplumu, uzun yıllar tüccar, sanayici ve hukukçu gibi çeşitli mesleklere mensup toplumun önde gelenleri tarafından yönetilmek durumunda kaldı.

Örnek azınlık mı? Şüphe duyulan bir topluluk mu? Cumhuriyet’in ilk 40 yılında Türkiye Yahudileri (1), Doç. Dr. Zehra Aslan, Independent Türkçe

Hahambaşılığın kendini ruhani konularla sınırlama kararını Aslan nedensel bir şekilde yeni bir hahambaşı seçilmemesiyle ilişkilendirmiş. Hahambaşının salt dini bir liderlik pozisyonu olması neden Becerano’dan sonrası yeni bir hahambaşı seçilmesine engel teşkil etsin? Aslan’ın söylemediği aradaki bağlantı Türkiye Cumhuriyeti’nin azınlıkların kendi haklarını temsil için örgütlenmelerini önlemek istemesi. Bu nedenle hahambaşılık ruhani konulara sınırlandı ve yine bu sebeple devlet hahambaşı seçilmesine engel oldu. Meslek erbabı önde gelenlerin Yahudi toplumunu temsili devletle zaten ilişki halinde olanların lider olarak ortaya çıkışını daha da destekledi ve böylece muhalif görüşlü Yahudiler her türlü temsilden uzaklaştırılmış oldu.

Diğer yandan belirtilmesi gereken bir diğer önemli konu ise Yahudi toplumunun bir kısmının aldığı siyasi bir kararla Lozan Anlaşması’ndan feragat etmiş olmalarının hukuki düzende aslında bir anlam ifade etmediğidir. Lozan Anlaşması’ndaki düzenlemeler Yahudi bireylerin hepsini tamamen korurken, bir kısım insan başkaları adına nasıl sözleşme haklarından feragat edebilir? Türkiye Yahudi toplumu yetkilileri tarafı olmadıkları bir sözleşmeden nasıl feragat edebilirler? Pek muhtemel ki dönemin Yahudi toplumu temsilcileri bu feragati yeni kurulmuş devletten bir dostluk madalyası almak amacıyla yapmış, ve tahmin edilebileceği gibi herkes tarafından o denli hoş karşılanmışlar ki, kimse ‘feragatiniz geçersiz’ dememiş, bu feragatten neredeyse 100 sene sonra bile hala ‘makalelerde’ bu feragate dayanılabilmiş.

Bir dizi kısıtlamalara tabi olsalar da çıkartılan yasalar Yahudilere, Rum ve Ermenilere göre kısmen daha az sertlikte uygulanıyordu. Öncelikle yeni rejimde Yahudiler, “örnek azınlık” olarak görülmüştü. Hem İsmet Paşa’nın Lozan görüşmeleri esnasında Yahudilerin sadakatini vurgulaması, hem de Mustafa Kemal Paşa’nın İzmir İktisat Kongresi’nde İsmet Paşa’yla aynı noktaya temas eden sözleri bu doğrultuda değerlendirilebilir. 

Örnek azınlık mı? Şüphe duyulan bir topluluk mu? Cumhuriyet’in ilk 40 yılında Türkiye Yahudileri (1), Doç. Dr. Zehra Aslan, Independent Türkçe

Soykırım kurbanı ve mübadelede zorla göç ettirilen toplumların bu yazıda kıyaslanması gayet yersizdir. Evet, Rum ve Ermenilere kıyasla Yahudilere olan kısıtlamalar ‘az sertliktedir’! Ama bu fark pratikte ne kadar belirgindir? Böylesi bir açıklama ile ne söylenmek isteniyor? Eğer söylenmek istenen Atatürk ve silah arkadaşlarının Yahudileri sevdiği ise çok anlamsız ve kaynaksız bir sav olduğu belirtilmelidir.

Milli Mücadele’ye kurdukları örgütlerle destek veren Türkiye Yahudileri, Cumhuriyetle birlikte de yeni yönetimin yanında yer almışlardı. 1924 Anayasa’sının getirdiği eşitlik ilkesi doğrultusunda bir Türk vatandaşı olarak kanun önünde her yönden eşit statüye kavuştular. 1926 yılında kabul edilen Medeni Kanun’un da çeşitli din ve mezhep mensuplarını bir millet halinde eşit haklarla kaynaştırmakta önemli bir rolü oldu. 

Örnek azınlık mı? Şüphe duyulan bir topluluk mu? Cumhuriyet’in ilk 40 yılında Türkiye Yahudileri (1), Doç. Dr. Zehra Aslan, Independent Türkçe

Yazıda herhangi bir kaynak göstermeyen Aslan’ın Milli Mücadele’ye destek veren Yahudi örgütler derken hangi kurumlardan bahsettiği açık değildir. Acaba bu kurumlar hangileridir? Böyle kurumların varlığını ve faaliyetlerini gösteren belgeler var mıdır?

Tüm azınlık topluluklarıyla birlikte bugün Yahudi toplumunun da hala eşit vatandaşlık talebi mevcuttur. Diğer bir söylemle 1924 Anayasası’nın hukuk alanında eşitlik yarattığı söylense de pratikte eşit vatandaşlık hala tam anlamıyla elde edilememiştir. Örneğin kanunen herhangi bir engel olmasa dahi bugün Türkiye’de hala Yahudi bir hakim veya savcı yoktur, polis memuru yoktur, katip yoktur… Yahudileri konu alan bir makalede bu detayın es geçilmiş olması bizi düşündürmektedir.

Yahudilerin sosyal hayatlarını en çok olumsuz etkileyen gelişme ise antisemit hareketlerin görülmesiydi. Yahudi düşmanlığı, dünyada yayılırken, kısmi olmakla birlikte, 1927 yılından itibaren Türkiye’ye de sıçramakta gecikmemişti. Önce Elya Niyego adlı Yahudi bir genç kızın öldürülmesiyle bu dalga başladı. Sonra 1934 yılının ortalarında Trakya Olayları ile büyüdü. Hükümet, Trakya olayları karşısında bir takım tedbirler almıştı ama bu, sonuca yeterince etki etmedi. Nihayetinde Trakya’daki Yahudi aileler, her şeylerini bırakıp İstanbul’a kaçmak durumunda kaldılar. Aslında başlangıçtan itibaren Tevhid-i Efkâr, Akbaba, Paşeli gibi yayın organlarında Yahudiler aleyhinde yazılara rastlandığını da belirtelim.

Örnek azınlık mı? Şüphe duyulan bir topluluk mu? Cumhuriyet’in ilk 40 yılında Türkiye Yahudileri (1), Doç. Dr. Zehra Aslan, Independent Türkçe

Yazıda belki de en açık sorumluluk reddi burada gerçekleşmektedir. Aslan Yahudi düşmanlığının Türkiye’ye 1927’de ‘sıçradığını’ iddia ediyor ve sanki daha önce bu topraklarda Yahudilere karşı saldırılar, eşitsiz uygulamalar olmamış gibi davranıyor. Osmanlı dönemi boyunca Rodos’tan Şam’a kan iftiraları yaşanmış, Halep’te pogrom gerçekleşmiş, ve birey seviyesinde binlerce Yahudi nefreti olayı görülmüştür. Türkçe’de Yahudilere karşı küfür olarak ‘çıfıt’ lafının ortaya çıkması ve hatta Balat’taki çarşıya ‘Çıfıt Çarşısı’ isminin verilmesi, ‘Kayserili Yahudi’den beter olur’ gibi atasözlerinin dillerde, yazılarda ve sözlüklerde yer alması tabii ki 1927’de başlamamıştır. Mutlaka özellikle 1930’larda Türkiye’nin ırk-bilimci, kafatası ölçücü Türkologları Nazi fikirlerinden etkilenmişlerdir ancak sanki Yahudi nefreti Türkiye’ye Avrupa’dan ithal edilmiş gibi davranmak maalesef gerçeklerin reddinden başka bir şey değildir.

Diğer yandan Elza Niyego‘nun isminin yanlış yazılmış olması da bizi derinden yaralamıştır. Yahudi bir genç kızın öldürülmüş olması sebebiyle nasıl antisemitizm başlamış olabilir? Aslan burada meseleye ya çok farklı bir açıdan yaklaşıyor ve bu sonuca nasıl ulaştığını bize söylemiyor ya da olayı hiç anlamamış.

Son olarak, Nihal Atsız, Cevat Rıfat Atilhan gibi Nazizmi benimsemiş kişilerin yazdıkları yazılardan ve bu yazıların halkı nasıl kışkırttığını, devletin Trakya Pogromu‘na engel olmak istemeyişinden neredeyse hiç bahsetmemesi de yazarın ne kadar taraflı olduğuna delalet ediyor.

Antisemit birtakım hareketlerin görülmüş olması, kendileri için güvenli olmadığı yönünde bir düşünceyi Yahudilerde uyandırmamış olacaktı ki, Nazi baskısından kaçanların en önemli duraklarından birisi Türkiye oldu. Bunun arkasında şüphesiz Türk hükümetinin, Nazi baskısına maruz kalanlara, bilim adamlarına kucak açması ve Yahudileri küçük düşürücü yayınları kararnamelerle yasaklaması gibi birtakım uygulamalarının etkisi vardı. 
Nazi baskısından kaçanlara kucak açıldığı gibi Atatürk’ün ölümünden sonra da Almanya’dan, Çekoslovakya’dan Türkiye’ye Yahudi göçü olmuştur. Özellikle Almanya’dan gelen Yahudilere, Devlet Konservatuarı’nda, Cumhurbaşkanlığı Filarmoni Orkestrası’nda, Etibank gibi kurumlarla ve fabrikalarda üst düzey görevler verilmişti.

Örnek azınlık mı? Şüphe duyulan bir topluluk mu? Cumhuriyet’in ilk 40 yılında Türkiye Yahudileri (1), Doç. Dr. Zehra Aslan, Independent Türkçe

Avrupa’dan kaçan Yahudi bilim adamlarına ‘üst düzey görevler’ verilmesini Aslan yazısında bir lütufmuş gibi anlatıyor. Aslında bu kişilerin Türkiye’ye kabul edilme şartı olarak üniversitelerde ve devlet kurumlarında mesleklerini icra etmeleri gerekiyordu. Yani Türkiye’ye sığınıp sonra meslek edinmediler. Zaten Türkiye’ye ‘yararlı oldukları ve olacakları’ için kabul edildiler. Belirtmek gerekir ki Türkiye’nin ‘kucak açtığı’ Yahudilerin sayısı aslında çok da fazla değildir. Bundandır ki ‘yararsız’ addedilen binlerce Doğu Avrupa Yahudisi Nazi kıyımından kaçarken Türkiye’nin sınırlarından geri çevrilmişti. Gemilerden karaya ayak basmalarına izin verilmemişti. Bu nedenle Struma gemisinin neredeyse 800 kişilik yolcusunun Karadeniz’de boğulması uygun bulunmuştu.

II. Dünya Savaşı yıllarında Türkiye’nin, dış politikadaki hamlelerine bağlantılı olarak, Yahudilere yönelik tutumunda değişiklikler oldu. Savaşın ilk yıllarında (ki bu dönemde Almanya ilerleyişi vardı), Yahudi aleyhtarlığı gittikçe yaygınlaştı. Bu durum Türkiye’nin Yahudi göçmenlere yönelik tutumuna da yansıdı. Yahudi göçünü ve göçmen kafilelerinin geçici bir süreliğine de olsa topraklarında kalmasını sakıncalı gören Türkiye, yabancı Yahudilere yönelik tedbirlerin alınmasını içeren 30 Ocak 1941 tarihli bir kararı uygulamaya koydu

Örnek azınlık mı? Şüphe duyulan bir topluluk mu? Cumhuriyet’in ilk 40 yılında Türkiye Yahudileri (1), Doç. Dr. Zehra Aslan, Independent Türkçe

Yazar 1924 Anayasası ile Yahudilerin eşit vatandaşlık kazandığını iddia etmişse de, Türkiye dışında gelişen bir savaş sebebiyle Türkiye vatandaşı Yahudilere farklı muamele gösterildiğinin farkında. Ancak bunu eleştirmediği gibi, olağan bir durum olarak okuyucuya sunuyor.

Bir taraftan göçmen kafilelerin topraklarına girişini engellemeye yönelik kararlar alan Türkiye, diğer taraftan Nazilerin Yahudileri ölüm kamplarına sürme isteklerine karşı çıktı. Fakat Yunanistan gibi Alman istilasına uğramamak için de baskıları bir dereceye kadar tatmin etmeye çalıştı. Bu çerçevede askeri okullara Yahudilerin girmesi yasaklanmış, askere alınan Yahudiler arasında ayrım yapılarak normal askeri birlikler yerine kendilerinden çalışma taburları oluşturulmuştu. 1941 yılında sadece yol inşaatlarında çalıştırılan yirmi sınıf gayrimüslim askere alındılar. Onlara silah ve üniforma verilmedi. 14 ay süren bu uygulamanın etkisi, Yahudi cemaatinde uzun yıllar silinmeyecekti. 

Örnek azınlık mı? Şüphe duyulan bir topluluk mu? Cumhuriyet’in ilk 40 yılında Türkiye Yahudileri (1), Doç. Dr. Zehra Aslan, Independent Türkçe

Aslan Türkiye’nin Nazilerin ölüm kampı politikalarına ‘karşı çıktığını’ iddia ediyor. Türkiye bunu hangi kanallarla, nasıl, ne zaman yapmış bu konuda bir bilgi vermiyor. Eğer burada amacı Türkiye’nin kendi vatandaşı olan Yahudileri Nazilere vermediğinden bahsetmek ise sadece insaf diyoruz. 

Aslında ‘eşit vatandaş’ olan Yahudilerin yirmi kura askerlik gibi bir uygulamaya tabi tutulmasını ve silahsız askerlik yaptırılan potansiyel ajanlar olarak görülmelerini de uluslararası siyaset altında normalleştirmesine ise ancak teessüf edebiliriz.

Kanun’un ilk maddesinde bir defaya mahsus olmak üzere servet ve kazanç sahiplerinden fevkalade kazançları üzerinden vergi alınacağı hükmü vardı. Yani vatandaşlar arasında herhangi bir ayrım yoktu. Fakat uygulamada, verginin miktarının komisyonların takdirine bırakılması, sürenin kısalığı ve itiraz mekanizmasının kapalı olması gibi birçok olumsuz durum bir aradaydı. Şüphesiz en çok tartışılan yanı da Aşkale’de kurulan çalışma kamplarıydı.

Örnek azınlık mı? Şüphe duyulan bir topluluk mu? Cumhuriyet’in ilk 40 yılında Türkiye Yahudileri (1), Doç. Dr. Zehra Aslan, Independent Türkçe

Aslan yazısında Varlık Vergisi yasasının aslında merkezi kararla azınlıkları hedef almadığını, yalnız uygulama yerel komisyonlara verildiği için ‘olumsuz bir durum’ olduğunu söylüyor. Bunu söylerken herhalde dönemin Başbakanı Şükrü Saracoğlu’nun yasanın amacıyla ilgili söylediği ‘Bu Kanun sayesinde piyasaya egemen olan azınlık tüccar sınıfı ortadan kaldırılarak Türk piyasasını Türklerin eline vereceğiz’ sözlerini unutuyor ve dönemin İstanbul defterdarı Faik Ökte‘nin yasayı anlatışını es geçiyor.

İnsanların evinden alınıp zorla taş kırmaya yollandığı Aşkale çalışma kampı için de sadece ‘tartışmalı’ demekle yetinip bu kampın kurulmuş olmasının asıl amacı ele verdiğine değinmemesi de ilginçtir. Eğer amaç vergi toplamaksa, neden böyle bir kampa ihtiyaç olsun? Ancak istenen verginin ödenemeyecek bir meblağ olduğu bilinmesi ve amacın Türk burjuvazisi yaratmak ve gayrimüslimleri cezalandırmak olduğu aşikar olduğundan böylesine bir kamp kurulmuştu.

Öte yandan, Varlık Vergisi benzeri uygulamaların, II. Dünya Savaşı yıllarında sadece Türkiye’ye has olmadığını Amerika, Fransa, Yunanistan ve Macaristan gibi ülkelerde de benzer yükümlülüklerin getirildiğini hatırlatalım.

Örnek azınlık mı? Şüphe duyulan bir topluluk mu? Cumhuriyet’in ilk 40 yılında Türkiye Yahudileri (1), Doç. Dr. Zehra Aslan, Independent Türkçe

Aslan’ın Avrupa ülkelerinden örneklerle ‘onlarda da varlık vergisi gibi şeyler vardı’ demesi en hafif olarak samimiyetsiz, evirip çevirmeden söylersek de acımasız bir yorumdur. Bu ülkelerde de millileştirme projeleri şüphesiz ki olmuştur. Ama Türkiye’nin vatandaşı olan azınlıklara yaptığı eziyeti makul kılmak, Türkiye’yi aklamak için yapılan böyle bir benzetme son derece yersiz ve saygısızcadır.

Vergi nedeniyle Yahudi toplumunun zor günler yaşadığını ve birçoğunun göç etmeye karar verdiğini hatıralarında belirten Bensiyon Pinto, büyük çoğunluğunun fakir semtlerde yaşamasına rağmen 3-5 tüccar yüzünden cemaatlerinin adının zengine çıktığını söylemektedir. Yine Pinto’nun verdiği bilgiye göre cemaatin büyük bölümü, Varlık Vergisini ödeyebilmek için her şeylerini yok pahasına satmak durumunda kalmıştır.

Örnek azınlık mı? Şüphe duyulan bir topluluk mu? Cumhuriyet’in ilk 40 yılında Türkiye Yahudileri (1), Doç. Dr. Zehra Aslan, Independent Türkçe

Aslan, Bensiyon Pinto’nun Varlık Vergisi anılarına yer verirken kullandığı üslup sebebiyle samimiyetsizliğini tekrar gözler önüne seriyor. Ona göre Varlık Vergisi’nde yaşananlar sadece anlatılarla sınırlı ve gerçek olmama ihtimali söz konusu..

Yahudilerin yeni umudu, Demokrat Parti olmuştur. Yine de Yahudi cemaati, Osmanlı devrinden itibaren benimsediği, “yönetimle çatışmama” anlayışını sürdürmeye özen gösterdi. İktidarı karşılarına alacak bir tutumdan her zaman uzak durdu.

Örnek azınlık mı? Şüphe duyulan bir topluluk mu? Cumhuriyet’in ilk 40 yılında Türkiye Yahudileri (1), Doç. Dr. Zehra Aslan, Independent Türkçe

Ne bugün ne de bir başka zaman Yahudilerin herhangi bir partiye gönül veya destek verdiği veya ‘umut duyduğu’ genellemesi yapmak hata olur. Bir takım Yahudinin Demokrat Parti’ye destek vermesi, onu umut olarak görmesini tüm Yahudilere mal etmek basit bir genelleme ve hatalı bir tespittir.

1947 yılında Filistin’in taksim kararı, Yahudilerin Türkiye’deki hayatlarını etkiledi. Bu yılın son aylarından itibaren Türkiye Yahudileri, Şalom, Aktikva, Şabat, Or Yeuda gibi haftalık gazete veya dergilerden oluşan basın sayesinde Siyonizm’i savunmaya başladılar. İsrail Devleti’nin kurulması ile birlikte Türkiye’den bu ülkeye kitlesel göçler başladı ve 1949’a kadar da sürdü. Bu göçler sonucunda Türkiye’den yaklaşık 30 bin Yahudi, İsrail’e yerleşmiştir. Göçlerin yoğunluğu, doğal olarak hükümette şüphe uyandırdı ve bunun sonucunda da Yahudilere ait kurumlarda daha sıkı kontroller yapıldı

Örnek azınlık mı? Şüphe duyulan bir topluluk mu? Cumhuriyet’in ilk 40 yılında Türkiye Yahudileri (1), Doç. Dr. Zehra Aslan, Independent Türkçe

Aslan’ın Yahudi basınında Siyonizm hakkında yazılar yazıldığı iddiası gerçeğin sadece bir bölümüdür. Tabii ki Siyonizm Türkiye Yahudi basınında 1947’den çok önce tartışılmaya ve konuşulmaya başlamıştır. Bunların içinde hem Siyonist olanlar hem de Siyonizmi desteklemeyenler olmuştur. Aslan’ın ‘Siyonizm’i savunmaya başladılar’ iddiası sanki Yahudi basın Türkiye’nin tüm vatandaşlarına Siyonizm reklamı yapıyormuş gibi duyuluyor ama hatırlamak gerek ki bu yayınlar öncelikli olarak cemaat içidir: Yani birincil okuyucular Yahudi olduğu için aslında geniş topluma Siyonizm savunulmuyor, Yahudi toplumu içerisinde tartışmalar gerçekleşiyor. Diğer yandan Siyonizmden yazısında zararlı bir ideolojiymişçesine bahseden Aslan, ana akım medyadan farksız yorumlarda bulunuyor.

İsrail devletinin kurulmasıyla yoğunlaşan göçlerin ‘hükümette şüphe uyandırması’ Aslan’a göre ‘doğal’ ancak eğer Yahudiler eşit ve seyahat özgürlüğüne sahip Türkiye vatandaşlarıysa neden istedikleri yerde yaşamaya başlamasınlar? Bu tip göçler neden Yahudilere ait kurumlarda daha sıkı kontroller yapılmasına sebebiyet veriyor? İlliyet bağı nedir? Bundan bahsetmiyor… 1960’larda Batı Avrupa’ya olan toplu göçler ‘doğal olarak’ şüphe uyandırmazken neden Yahudilerinki uyandırıyor acaba?  Hem de buna karşılık Türkiye’de yaşamaya devam eden Yahudilerin sivil toplum hayatının kısıtlanması ve denetlenmesi normal karşılanıyor.

CHP döneminde Yahudileri de ilgilendiren son gelişme, Türkiye’nin 9 Aralık 1948 tarihinde Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nda oy birliği ile kabul edilen “Soykırım Suçunun Önlenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesi”ni ilk imzalayan ülkelerden birisi olmasıydı. 12 Ocak 1951 tarihinde yürürlüğe gire sözleşme, 23 Mart 1950 tarihinde TBMM’de kabul edilmiştir.

Örnek azınlık mı? Şüphe duyulan bir topluluk mu? Cumhuriyet’in ilk 40 yılında Türkiye Yahudileri (1), Doç. Dr. Zehra Aslan, Independent Türkçe

Doğruyu söylemek gerekirse Türkiye sözleşmeyi imzalayan ilk ülkelerden biri değildir. Sözleşmenin yürürlüğe girmesi için yeterli ülke sayısı olan 10 ülke imzacı olduktan ve sözleşme imzaya açıldıktan bir buçuk sene sonra imzacı olmuştur. Aslan’ın Türkiye’nin bu sözleşmeye taraf olmasını yine bir lütuf olarak göstermesi dikkatimizi çekmiştir.


Aslan’ın makalesinde kullandığı görsellerden bir tanesi: Şalom, 6 Temmuz 1950

DP döneminin başlangıcında Varlık Vergisi tartışmaları, yeniden gündeme gelmiştir. Fakat bu beklentiler, basında neşredilen birkaç makaleden ileriye gitmedi. Kısa zamanda olayın unutulması gerektiği şeklindeki görüşler ağırlık kazandı ve sonuçta bu vergi iade edilmedi. DP döneminde refah yıllarını yaşamaya başlayan Türk Yahudi toplumu da bu konuda fazla ısrarcı olmadı. Vergiden dolayı sıkıntı yaşayanların çoğunun 1948-49 yıllarında İsrail’e göç etmiş olmaları da bu tutumda etkili oldu. 

Örnek azınlık mı? Şüphe duyulan bir topluluk mu? Cumhuriyet’in ilk 40 yılında Türkiye Yahudileri (1), Doç. Dr. Zehra Aslan, Independent Türkçe

Varlık Vergisi Yahudiler için büyük bir çöküntü olmuştur. Kazandıkları paradan fazlasını vergi olarak ödemek zorunda kalan, vergiyi ödeyip Aşkale’ye gitmemek için evlerini satanlar, veya buna rağmen vergiyi ödeyemeyip Aşkale’ye yollananlar… Tüm bunlar gayrimüslimlerin göç etmesine sebebiyet vermişti. Kimisi artık parası kalmadığı için zorunluluktan gitmişti, kimisi ise Türkiye’den umudu kesmişti. Tüm bu problemlerden yazarın ‘sıkıntı’ olarak bahsedilmesi, her şeylerini kaybedenlerin hali için fazlasıyla hafif olmuş. Laf buraya gelmişken, İsrail’e göç eden pek çok kişinin daha sonra Türkiye vatandaşlığından çıkarıldığını da hatırlatmakta yarar var.

Her şey yolunda giderken, 1955 yılının 6-7 Eylül günlerinde yaşanan olaylar, Yahudilerin huzurunun yeniden bozulmasına neden olacaktı.  

Örnek azınlık mı? Şüphe duyulan bir topluluk mu? Cumhuriyet’in ilk 40 yılında Türkiye Yahudileri (1), Doç. Dr. Zehra Aslan, Independent Türkçe

Kıbrıs meselesi üzerinden Türkiyeli Rumlara gösterilen korkunç tutum, bilerek ve istenerek söylenen bir yalan sonucunda toplumsal bir lince sebebiyet vermiştir. Başta Rumlar olmak üzere Ermeni ve Yahudilerin de evlerinin ve işyerlerinin saldırıya uğraması, ibadet yerlerinin yağmalanması, kadınların tecavüze uğraması ve vatandaşların ölmesi aslında her şey yolunda giderken olmamış, bu yerlerin yağmalanması için şehir dışından insan getirilmiş ve saldırıda kullanılması için malzeme sağlanmıştı. Tüm bu gerçekler göz önünde bulundurulduğunda ‘huzurun bozulması’ 6-7 Eylül İstanbul Pogromu için fazlasıyla azımsayıcı bir betimleme olmuştur.

Cumhuriyet döneminde Yahudilerin durumu ve yaşadıkları sıkıntıları ele alan bir yazının BM Soykırım Anlaşması’na deyinirken azınlık okullarıyla ilgili mevzuattan hiç bahsetmeyişi de ilginçtir. Dileriz dizinin sonrasında gelecek yazılarında Aslan, Türkiye’deki antisemitizmi ve azınlıkların temel problemlerini azımsamadan ve yoruma dayanan açıklamalardan kaçınarak kaleme alabilir.

*Avlaremoz’un resmi bir görüşü yoktur. Yayımlanan yazılar, yazı sahibinin kendi görüşleridir. Çok sesli bir platform olma amacı taşıyan Avlaremoz’da, nefret söylemi içermedikçe, farklı düşünceler kendisine yer bulmaktadır.

Bunları da beğenebilirsiniz...