Trakya Olaylarının Zemini; İskan Kanunu – Işıl Demirel

 

KırklareliYahudiCemaati-800x500

Fotoğraf: Trakya Gezi

1930’lu yıllar, Türkiye’de milliyetçiliğin etnik ve dinsel temeller üzerinden oturtulmaya çalışıldığı bir dönem olarak ele alınmalıdır. 1923 yılında Cumhuriyet’in kurulmasından sonra daha yeni rejim ilk on yılını tamamlamadan, köklü değişimlerden geçen kültür, ekonomi, siyaset ve gündelik hayat ile Türk ulusunun yeni yaşam biçimi şekillendiriliyordu.

20’li yıllarda rejim değişikliği ve halifeliğin kaldırılması siyasi hayatın önemli değişikleri olarak gerçekleşirken bir yandan iktisadi devrimler ile yeni bir ekonomik düzen oluşturulmakta, bir yandan da kılık kıyafet kanunu, batı takviminin kabulü ve Latin alfabesine geçiş gibi yeniliklerle gündelik ve kültürel yaşam kökten değişimlerle yeni bir forma kavuşmaktaydı. “1931’de Batı ağırlık ve uzunluk ölçütlerinin kabulü”, yine aynı yıl “dil reformu sürerken, “1935 yılında Güneş dil Teorisi’ne girişilmesi”, “nüfus kaydı açısından ileriye doğru büyük bir adım” olarak görülen Soyadı Kanunun 1934 yılında kabulü ve yine aynı yılın 5 Aralık günü kadınların “seçme ve seçilme hakkına sahip olmaları” ise 1930’lu yılların devrimleri/önemli gelişmeleriydi. Kadınlara seçme ve seçilme hakkının tanınması gibi demokratik ve çağdaş uygulama adım atıldığı 1934 yılında aynı zamanda antidemokratik uygulamalarda yer alacak, azınlıkları ve en çok da Yahudileri derinden etkileyecek ve zaman içinde üzerinde konuşul-a-mayan bir tabuya dönüşecek olan Trakya Olayları gerçekleşecekti. Trakya Olayları’nın resmi dayanağını oluşturan İskan Kanunu ise yine 1934 yılında olaylardan kısa bir süre evvel ilan edilecekti. Trakya bölgesindeki yerleşim dağılımı kanun aracılığı ile Yahudilerden arındırmayı hedefleyen İskan Kanunu’nu ele almadan evvel ise kanunun ilanından yaklaşık iki ay önce kurulmasına karar verilen Trakya Umumi Müfettişliği’nin ve bu Müfettişliğin işlevinin açıklanması yerinde olacaktır.

19 Şubat 1934 tarih ve 2/150 sayılı kararname ile “Edirne, Kırklareli, Tekirdağ ve Çanakkale mıntıkalarında nafıa ve iskan işlerinin esaslı bir surette tanzim ve idaresi için 1164 nolu kanunun hükmüne göre meskur mıntıkada Trakya Umumi Müfettişliği namı ile ikinci bir Umumi Müfettişlik teşkili ve bu Umumi Müfettişliğe ait ilişik kadro” nun onaylanması ile söz konusu Müfettişliğe İbrahim Tali Bey atanır. Umumi Müfettişliğin ana vazifesi, İtalya ile girilecek olası bir savaş ihtimaline karşı bölgenin imar ve iskanının düzenlenmesi ve bölgede Türk hakimiyetinin oluşmasının tertibidir. İtalya’nın faşist lideri Benito Mussolini’nin 18 Mart 1934’te yaptığı konuşmada, Asya ve Afrika’yı İtalya’nın genişleme alanları olarak tanımlaması ve Akdeniz’i ‘bizim deniz’ (mare nostrum) olarak nitelemesi ardından Ankara hükümeti bunu açık bir tehdit olarak algılayarak “en hassas mıntıka” olarak belirledikleri Trakya’nın olası bir savaş halinde düşmanla iş birliği yapmayacak Türklerce iskan edilmesini uygun görmüş ve iskanı düzenlemek üzere de müfettişlik kadrosu oluşturarak İbrahim Tali Bey’i bu vazifeye atamıştır. Trakya’da yoğun olarak yaşayan göçmen ve gayri Türklerin nizami olarak yerleşimi, bölgedeki nüfus gruplarının, yerleşim alanlarının, iş kollarının, ekonominin kimlerin elinde olduğunun tespiti İbrahim Tali Bey’in Trakya bölgesi ile ilgili ödevleri arasındadır. Tali, 22 Nisan 1934 tarihinde görevine Edirne’de başlar. Yaklaşık iki ay süren gezileri sonrasında Trakya’da, Türkçe yerine anadilleri olarak İspanyolca konuşan, Trakya’nın iktisadi hayatında önemli yer tutan Yahudilerin bölgedeki durumunu teftiş etmiş, araştırmaları sonucu bölgede yoğun olarak yerleşmiş bulunan bu ‘yabancı’ unsurların iktisadi hayatta önemli yer tuttukları tespit ettiklerinden ivedilikle bölgeden tasfiye edilmelerini yahut Türkleştirilmelerini Ankara hükümetine önermiştir. Onun görevine başlamasından iki ay sonra ise tuttuğu raporların ışığında hazırlanan kanun metni ile 14 Haziran 1934 tarihinde İskan Kanunu kabul edilir.

İlan edilen kanuna göre, kendilerini Türk kültürüne bağlı hissetmeyen azınlıklar, asimilasyonun sağlanabilmesi için iskana tabii tutulacaklardır. Türkiye’de dil devrimi sırasında yaşanan etnisiteye dayalı ayrımcılık uygulamalarının bir benzeri olarak uygulanan kanuna göre: 1 numaralı mıntıkalar; Türk kültürlü nüfusunun tekasüfü [yoğunlaşması] istenilen yerlerdir. Hemen bundan sonra bir numaralı mıntıka olarak işaretlenen bölgelerde Türk nüfusunun arttırılması için göçmen kabulüne başlanmış ve Türk soylu göçmen kabulü ve bunların iskanı yoluyla Türk ırkının güçlendirilmesi, kanunun gerekçesinde özellikle vurgulanan noktalar olarak öne çıkarılmıştır. 2 numaralı mıntıkalar; Türk kültürüne temsili istenilen nüfusun nakli ve iskanına ayrılan yerlerdir. Bu madde ile anadili Türkçe olmayanların yerleştirilecekleri bölge tespit edilmiş olur. Türk ırkından olmayanların “serpiştirme” suretiyle bu bölgeye dağıtılmalarının amacı Türk kültürünü benimsemiş insanların içinde kendi kültürlerinin unutulmalarının istenmesidir. 3 numaralı mıntıkalar; Yer, sıhhat, iktisat, kültür, siyaset, askerlik ve inzibat sebepleri ile boşaltılması istenilen ve iskan ve ikamet yasak edilen yerlerdir.

Amaçları arasında Gayri Türk unsurların dağıtılmasının açıkça belirtildiği İskan Kanunu ile aynı zamanda bu kişilerin toplu olarak yaşamaları engellenmiştir. Bunu sağlamak için de, 11. maddede belirtildiği üzere, ana dili Türkçe olmayanlardan toplu olmak üzere yeniden köy ve mahalle, işçi ve sanatçı kümesi kurulması veya bir sanatı kendi soydaşlarına inhisar ettirmeleri yasaklanmıştır. Hissiyatın devlet tarafından belirlenmesine ve devletin toprak bütünlüğüne karşı tehdit olarak gördüğü azınlıkları asimile etmesine ve göç ettirmesine meşru bir zemin hazırlayan bu kanunun açık amacı, bölgeyi baskın Yahudi nüfusundan arındırarak Türkleştirmektir. Kanun ile ilgili verdiği beyanda Dahiliye Vekili Şükrü Kaya, kanunun ülkeyi ‘tek dille konuşan, bir düşünen, aynı hissi taşıyan bir memleket’ yapacağını belirtmiştir. İskan kanunun asıl hedefi sınırlara yakın yaşayan gayrimüslimlerin, savaş durumunda dış mihraklarla lobi halinde çalışarak vatan aleyhinde çalışmalarından duyulan endişe bahane edilerek toplu halde bu bölgelerden göç etmelerini sağlamak olduğu kadar Türkleşmelerini, Türk kültürü içinde asimile olmalarını da sağlamaktır. Kanun içeriğinde bulunan, gayrimüslimlerin kendilerini Türk hissetmediklerine dair yargı da hem bu hedefin hem de devletin gözünde gayrimüslimlerin, Gayri-Türk olarak algılandıklarının kanıtıdır.

1934 yılında gerçekleşen Trakya Olayları’nın da, Yahudilerin buradan sürülmesinin de yasal meşruiyetini kuşkusuz İskan Kanunu hazırlamıştır. Devlet tarafından koyulan, açık tehdit niteliğindeki bu kanun sonrasında, Trakya’da halk tarafından Yahudilere yönelik şiddet, baskı ve gaspa dayalı eylemler yapılmaya başlanır. İskan Kanunu’nun çıkartıldığı 21 Haziran 1934’ten iki hafta sonra Edirne, Çanakkale, Uzunköprü, Kırklareli ve Babaeski gibi önemli Yahudi yerleşim birimlerinde, ilçe ve köyleri de dahil olmak üzere olaylar yaşanmaya başlanır. Yahudi yerleşimlerine saldırılar gerçekleştirilir, kadınlara tecavüz edilir, evler yağmalanır, Yahudilere taş ve sopalı saldırılarda bulunulur. Saldırılarda bir onbaşı öldürülür. Yahudilerden yaralananlar olur.

Yaşanan saldırılar sonucunda bölgede yaşayan 13 bin Yahudi’den 10 bini İstanbul’a kaçmaya çalışır. Böylece olaylardan haberdar olan İstanbul basının ardından güvenlik güçleri de geç kalarak olaya müdahale etmeye karar verirler. Olaylar bu şekilde bastırılır. Yahudilerin büyük bir kısmı evlerine geri döndülerse de önemli bir kısmı bölgeyi geri dönmemek üzere bölgeyi terk ederler. Geri dönenlerin zararları tazmin edilmezken pek çok Yahudi ise geride bıraktıkları malları kaybeder. Gerek Trakya Umumi Müfettişi Tali’nin tuttuğu raporlar, gerekse İskan Kanunu’nun açıkça hedeflerini ortaya koyan maddeleri göstermektedir ki, Trakya Olayları ülke yönetiminin bilgisi ve dahi yönlendirmesi sonucu gerçekleşmiştir. Tali’nin tuttuğu raporlar ışığında hazırlanan İskan Kanunu ile bölgede baskın olan Yahudi nüfusunu azaltmanın bir yolu olarak tehdit, boykot ve saldırılar ile Yahudiler korkutulacak, böylece söz konusu yerleşim yerlerini kendi inisiyatifleriyle terk etmeleri sağlanacaktır.

1934 Olayları ister devletin planlı bir eylemi, ister Nazi yanlıların kışkırtmaları sonucu gerçekleşen bir olay olsun, sonucunda hedeflenen amaca uzun bir süreçte de olsa ulaşılmıştır. Atsız’ın önerdiği gibi Yahudiler korkutulmuş, Atilhan’ın tehdit olarak gördüğü Yahudi Trakya’nın iktisadi hayatından uzaklaştırılmış, Türkler arasında yaşayarak Türkleşmesi ve asimile olması arzu edilenYahudiler bugün anadillerinden vazgeçerek, başlarına gelen olumsuz olaylarını konuşmayarak, çoğu zaman Türkçe isim ve hatta soy isimleri ile devletin onlara layık gördüğü hayatı, memleket olarak gördükleri bu coğrafyayı terk etmemek için kabul etmişlerdir.

Özet Kaynakça

Aktar, Ayhan, “1934 Trakya Olayları ve Türk Milliyetçiliği”, Tarih ve Toplum, Kasım 1996, S.155, s. 45-56; Bali, Rıfat N., 1934 Trakya Olayları, Kitabevi, 2008; Güven, Dilek, Cumhuriyet Dönemi Azınlık Politikaları ve Stratejileri Bağlamında 6-7 Eylül1955 Olayları, İletişim Yayınları, 2009; Levi, Avner, “1934 Trakya Yahudileri Olayı: Alınmayan Ders”, Tarih ve Toplum, Temmuz 1996, S. 151, s.10-17; Okutan, Çağatay, Tek Parti Döneminde Azınlık Politikaları, Bilgi Üniversitesi Yayınları, 2009; Toprak, Zafer, “Trakya Olaylarında hükümetin ve CHF’nin sorumluluğu”, Toplumsal Tarih, Ekim 1996, S. 34, s. 19-25; Yıldız, Ahmet, Ne Mutlu Türküm Diyebilene, Türk Ulusal Kimliğinin Etno-Seküler Sınırları, İletişim Yayınları, 2007; Zürcher, Erik Jan, Modernleşen Türkiye’nin Tarihi, İletişim Yayınları, 2009.

Bunları da beğenebilirsiniz...